Perşembe, Nisan 02, 2015
Karşılaşacağın yabancılara dikkat et
Perşembe, Temmuz 24, 2014
Hayal etmeye davet: Murat Başekim’den “Hayal Et Hikâyeleri”
Pazar, Mayıs 25, 2014
Umut
'Hakan Kosggglllu' dedi birisi, 'Hakan Köseoğlu' diye düzeltmemle 'Gel lan pezevenk' diye yakamdan tutup beni merdivenlerden aşağı sürükleyip bir vanın içine atıp bastılar, kapıyı kapatır kapatmaz da girişmeye başladılar.
Çarşamba, Temmuz 17, 2013
Hitit Güneşi Öyküleri Epizort 7! Uyurun'un Laneti!
Kayıt uzun zaman önce gerçekleşti aslında ama çeşitli hımbıl nedenlerle anca huzurlarınıza geldi :)
Gökçe'nin süper blogu Türkçe Bilimkurgu ve Fantastik'ini takip etmeyi unutmayın.
Perşembe, Mayıs 16, 2013
Fırıldak Halil ile Fayrap Ali’nin Galata Seyrüseferi
“Kaptan! Naptığını sanıyorsun? Mal taşımıyorsun. Adem evladıyız. Ayıptır, günahtır. Görmez misin nereye gittiğini?”
Halil içinden bir hasbinallah çekip söyleyeceklerini yuttu. Alttan almak lazımdı. Ne de olsa müşteri veli-nimetti.
Pazartesi, Mayıs 13, 2013
Öykü: Gelecekten Bir Adam
Çarşamba, Aralık 12, 2012
Hitit Güneşi Öyküleri Epizort 6! Cin Nişanlın Bekliyor Seni!
(Eralp Tezcan da introladı çünkü salak podcast editorunuz Çin Nişanlın diye tutturdu durdu kayıt üstüne kayıt!)
Cuma, Eylül 21, 2012
Hitit Güneşi Öyküleri Epizort 5! Fırsatları Ayarlama Enstitüsü!
Linkler zıpladıktan sonra!
Salı, Nisan 10, 2012
Vampir de olsa insan insandır!
Perşembe, Mart 22, 2012
Salı, Ocak 24, 2012
Lacivert Kadife Ceket
Salı, Aralık 20, 2011
Hitit Güneşi Öyküleri Epizort 4! Mehmet Kardaş ve Viyana Gökleri
Kendisi kusurumuza bakmasın, okuyan ve yazan Mehmet Kardaş olduğu halde aylar sürdü bunu yayınlamamız. Ancak umarım beklentiye değdiği konusunda hemfikir olacağız.
Linkler ayrımdan sonra.
Salı, Kasım 01, 2011
Hitit Güneşi Öyküleri #2! Tuzlu ve Kutulu!
İkinci hicri asırda Arabistan Yarımadasından, kimine göre meczup, kimine göre gayibin, Abdul Hazred ismi ile anılan âlim geçmiştir. Pek çok Batıni eser kaleme almış olsa da eserlerinin biri hariç hiçbiri kabul görmemiştir.
Okuyanların yüreklerine bin bir türlü korku illeti, zihinlerine ise cinnet tohumu salan, Divan-ı Azife ismiyle bilinen eser Batıni ilmi içün mihenk taşı olmuştur. Divanın ismi ve muhteviyatı hususunda münakaşalar devam etmektedir. Zira eserin bilinen sureti bulunmamakla beraber, nice batıni ilime merak sarmış âlim eserin tümüne veyahut bir kısmına sahip olduklarını iddia etmekte ve eserlerinde divandan bölümlere yer vermektedirler.
Garbdaki küffar illerinde de pek çok farklı isim ile bilinen bu divanın ehemmiyeti envai çeşit efsun ve sihirin yanı sıra âdemoğlundan önce arza hükmeden, kudema olarak adlandırılan mahlûkatı anlatmasıdır. Bu kudema taifesinin Ri’ye denilen okyanus suları altında kalmış şehirde yattıkları asırlık uykularından kalkarak kıyameti kendi elleri ile arza salacakları ve ahiretten önce âdemoğlunun sonu geleceği yönünde kehanetler bulunmaktadır. Mevzu bahis kehanetlerin hakikat ile en ufak bir münasebeti var ise soyumuzu büyük tehlikenin beklediği muhakkaktır.
Vak'a Nüvis Bekir Efendi
Müfredat-ı Batıni
Hicri 1075
Dipnot: 3. öykü hikayemizi 2'den önce yayınladık, evet, editör tembel olduğu kadar bi de salak!
Perşembe, Ekim 27, 2011
Son Asker
Son Asker düştüğü yerden bize korku ile baktı. "Yapmayın!" diye haykırdı. Bir adım öne atarak yerden boruyu aldım, ağırlığını hissederek bir sağa bir sola salladım. Asker yüzünden akan kanları elinin arkası ile silerek bana baktı. "Benden sonra sizleri koruyacak kim kalacak" diye sordu.
Yanımdaki yoldaşlardan birkaçı kahkahalarına engel olamadı. Birisi sanki birilerine açıklama gerekiyorcasına ders verir sesiyle konuşmaya başladı.
"Zavallı asker, sen sonuncusun. Senden sonra bir askere ihtiyacımız olmayacak. Kimden korunmaya ihtiyacımız var ki? İşçi sınıfı kendi kendini koruyacak bundan sonra! Ne bir şeyden, ne de kimseden korkumuz var!"
Kime cevap vereceğini bilemeden bir ona bir buna bakan askerin en son gördüğü elimdeki borunun suratına bütün ağırlığı ile yapışmasıydı. Kafası bir karpuz gibi patladı, etrafa kıpkırmızı saçıldı. Vahşetin heyecanı damarlarımda bir ateş gibi dolaşıyordu.
Sonra bütün yoldaşlar bacaklarının ufak ufak tekmeler atmasını izledik, daha sonra kan akışının duruşunu. Sonra hep beraber dönüp kraliçemize baktık. Yüce varlık bizlerden tümüyle habersiz yumurtalamaya devam ediyordu ancak her yaptığımızın onun için yapıldığını ve haklı olduğumuzun bilgisi ile inanılmaz bir mutluluk yaşıyorduk.
O an yumurtalardan birisi sallandı ve ufak ufak parçalar halinde çatladı. İçinden uzun ince bir adam çıktı, bir elindeki tarağıyla ıslak saçını tarayıp, diğer eliyle kravatını düzeltti, uzun ucunu pantalonunun içine soktu. Yüzüne bakmak için kafamızı kaldırmamız gerekiyordu. Yukarıdan bize dik dik baktıktan sonra "Bu cesedi burada bırakmak için izniniz var mı? Be Oniki-Aş formunu alıp Z3 gişesine gidin, ordan harcınızı ödeyip geri gelin, ondan sonra da geri dönüşüm için gerekli belgelerinizi getirin, bir bakalım" dedi.
Yoldaşlar olarak bombok kalakaldık. Birimizden tek bir ses çıkmaz derken bir fısıltı etrafta çınladı:
"Aha şimdi sıçtık, bürokratlar!"
Salı, Eylül 28, 2010
Alternatifler
"Tamam tamam Hikmet efendi, unutmam, artık 10 yaşında değilim."
Bu sözlerle konağın kapısını kapatıp yola koyuldu Elif. Çankaya yokuşundaki bahçeden çıkıp bir yukarılara, yüce liderin konağına gözü gitti, sonra aşağılara doğru yola koyulmaya başladı.
Karşısında bütün Ankara gizliydi, hiç bir şeyini göstermeden belli ediyordu varlığını. Çankaya üst tabakası ile Ulus tarafındaki alt tabaka arasına sıkışmış bir bulut tabakası, bu kış sabahında renkleri ayrıca bir soluklaştırmaktaydı. Yüzbinlerce canın ısınmak için yaktığı kömürlü ve odunlu sobaların dumanları daha erkenden şehri kaplamış, Çankaya'nın sırtından aşağı koyu bir bulut tabakasının üstünden daha yeni doğmuş güneş, gaz maskesinin camlarının arasından eski zamanların nefret dolu bir tanrısı gibi tebaasını tapınmaya çağırır gibiydi ama nerdeee....
Erkenden buluşma sözü verdiği için adımlarını hızlandırdı ve yokuştan aşağı inmeye başladı Elif hanım. Tam sisin arasına girmeden batı ufkunda sinek gibi bir sağa bir sola uçuşan, yana döndükçe kanatları parlayan uçakları gördü ve kalbi pır pır attı. Eski sınıfından Hızır her gün hayatını tehlikeye atanlardandı. Gönüllü cepheye gittiği günü andı, arkadaşının salaklığına diyecek birşeyi o gün de bulamamıştı. Öte yandan hain İngilizlerin Ankara'yı bombalamasını engelleyen tek şey Hızır gibilerin cesaretiydi.
Akif ile buluşacakları kahveye gelince dikkatlice çift kapıdan geçti, gaz maskesini çıkartıp omzuna astı. Saat daha erken olduğundan içeride henüz pek kimse olmadığından Akif Elif'i hemen farketti ve elini sallayarak yanına çağırdı.
"Elif hanım, hoşgeldiniz, umarım yürüyüşünüz keyifliydi. Oğlum, iki çay getir!"
"Akif bey, siz benden de erkencisiniz, çok mu merak ediyorsunuz yorumlarımı?"
"Pek tabii ki, ilk okuyan sizsiniz."
Elif masaya oturdu, kahvehanecinin çırağının getirdiği çaya şekerini atıp karıştırdı. Pek bir acelesi yoktu. Hızır ve arkadaşları cephede savaşmaya gideli beri konuşacak pek bir arkadaş edinememişti ve Akif ile sohbet etmek en büyük zevklerinizden birisi olmuştu.
"Akif bey, yazdıklarınız hakkında sert yorumlarım olacak, kusura bakmayın eğer ağır gelirse dediklerim."
"Yok haaşaa, olur mu? En sert laflarınızı esirgemeyin."
"Açıkçası bu güne kadar yazdığınız en büyük saçmalık. Yazdıklarınız hiç de olası değil. Nasıl bu kadar uydurursunuz inanamadım!"
"Ama Elif hanım??!!"
"Susun da dinleyin! Diyorsunuz ki Mustafa Kemal Paşa Sakarya meydan muhaberesinde ölmeseymiş herşey bir farklı olurmuş. Bir insanın tarihi bu kadar değiştirmesi mümkün değildir."
"Vallahi Elif hanım, Kemal Paşa o ana kadar milli mücadeleyi göturen adamdı, herşey onun başının altından çıktıydı."
"Külliyen yalan, palavra. Rauf efendi, Fevzi Çakmak efendi ve nicelerini nasıl unutursunuz? Yüce liderimiz değil miydi İnönü'nde gavurları durduran, arkasından Sakarya'da sipheleri kazdırıp hem İngilizleri hem yunanlıların ilerlemesinin önünü kesen, arkasından 14 yıl boyunca aynı yerde tutan?"
Akif bu saldırganlığı beklemiyordu. Elleri titreyerek cebinden bir sigara kutusu çıkarttı, kahvehaneci boşları toplamaya gelmişti ki hemen bir kibrit çakıverdi. Derin bir nefes çekip, bir gri duman arasında ne cevap vereceğini düşünmeye çalışırken Elif bu sessizliği kabullenme olarak görüp biraz acıdığındna tekrar lafa başladı.
"Tabii ki Mustafa Kemal Paşa'nın savaştaki katkıları hatırlanmaya değer ancak kendisi kendi ölümüne yol açtı. Dumlupınar'ın galibi Gelibolu'daki gibi eline bir nişancı tüfeği alıp Yunanlıları vurmaya kalkışmasaydı belki dedikleriniz olurdu. Belki Sakarya muhaberesi gerçekten 14. gününde biterdi, belki iki taraf toparlanmak için zaman bulurdu, belki bir sonraki yaz sonu büyük bir hücumla hem Yunanlıları hem İngilizleri dışarı atardık, ne Almanlardan ne de Ruslardan yardım almadan!"
"Elif hanım, bence biraz haksızlık yapıyorsunuz. Mustafa Kemal Paşa bir keskin nişancı tarafından vurulmasaydı burdaki savaş devam etmezdi, birkaç seneye biterdi bence. Kitabımda uzun uzun anlattım, kendisini tanıyanlar gerek Saltanat'a, gerek imam tayfasına nefretinden bahsederler. Eğer bu savaş hemen bitse İngilizlerle Ruslar arasındaki yüzyıllarca süren mücadele sona ererdi, Almanya yenik bir ülke olarak kalmaya devam ederdi, buradaki mücadelenin teknolojik yanı olmaz, bütün dünya yıllarca sürecek bir barışta mutlu mutlu yaşardı."
"Hiç zannetmiyorum Akif efendi. Dediğim gibi bence çok uçmuşsunuz. Nasıl Alman imparatorluğunun hemen pes edeceğini düşünmüşsünüz anlamıyorum. Sağolsunlar, bizim hala emperyalistlerle mücadelemizi görüp hemen kendilerini toparladılar, bize destek çıktılar. Uçak ve silah fabrikalarını Sivas yöresinde kurdular, bilim adamlarını gönderdiler. Rus yoldaşlar da cabası. Hep beraber savaşıyoruz İngilizlere ve hain Yunanlılara karşı 14 yıldır. 14 günde bitecek bir savaş değildi Sakarya."
Akif diyecek birşey bulamadı. Elif de dostuna biraz sert çıktığını farkettiğinden bakışlarını masaya çevirdi ve susakaldı. Kahvehaneci elinde iki taze tavşan kanıyla geldi ve "Akif bey, Elif hanım, buyrunuz, ateşli ateşli tartışıyorsunuz yine, gören de iki aşık kavga ediyor zanneder!" dedi.
Akif kahvehanecinin tepsisinden bardağı hışımla kaptı. Elif ise kızarmış yüzünü nasıl saklayacağını dert ederken kahvehaneci devam etti.
"Kusura bakmayın, kulak kabarttım. Siz gençler bilmezsiniz. Kemal Paşa bizi nasıl etkilemişti. Ben hem Gelibolundaydım hemde Sakarya'daydım. 13. gün akşamı iki taraf da mahvolmuştu. Paşalar hep beraber cepheye gelmişlerdi, zirvelerin ötesine bakıyordu. Ben de hemen orada yanlarındaydım bir şans. Aralarında ordunun ne kadar yorgun olduğunu, Yunanlı pes etmezse kaybedeceğimizi konuşuyorlardı ki Kemal Paşa sinirlendi, eline bir tüfek kapıp zirvenin tepesine kadar çıktı. Etraftan vızır vızır mermiler uçuşuyordu. Kemal Paşa ölümsüzlüğüne inanıyordu. Gelibolu'da gavurlarla mücacelemizde de aynısını yapardı, hepimizin yüregine güç katardı. Ancak şans işte. Elindeki tüfekle tek tek nişan alırken birden bir mermi kafasının yarısını uçurdu ve zirvenin üstüne öylece düştü. Bütün ordunun gücü o an gitti. Hepimiz olduğumuz yerde kaldık. Yavaş yavaş haber cephe boyunca yayıldı. Anafartalar'ın galibi Mustafa Kemal Paşa gitmişti."
Saşkın kalan Arif ağzı açık kahvehaneciye bakıyordu. Kahvehaneci nerde olduğunu bilmez gibi elini uzatıp Arif'in elindeki sigarayı aldı ve derin bir nefes çekti.
"Orda, o an bir millet öldü çocuklar. Hayallerimiz, ümitlerimiz, hepsi Kemal Paşa ile o zirvede kaldı. İsmet Paşa iyi bir asker olsa da Kemal Paşa gibi bir lider değildir, resmi tarihe inanmayın. Tek bir cephe savaşını bile kazanamıştır. İnönü'de Yunan pes etmeseydi biz bitmiştik. O zamandır ne yaptık? Hain Padişah hala İstanbul'da, gavurlar ülkenin yarısını işgal etmiş. 14 yıldır biz de her gün Yunanlıyla savaşıyoruz, İngiliz uçakları bizi zehirleyecek diye korkuyoruz. Yaktı bizi İsmet Paşa..."
Kendini ilk toparlayan Elif oldu.
"Hain! Alçak! Nasıl Milli Şef hakkında böyle konuşursun?"
Kahvehaneci de utandı, yüzünü yere dönüp "Umarım bir gün mücadelemizde başarılı oluruz, gençler, bunlar sizin tasanız artık" diyerek ocağının yanına gitti, omuzları çökük bir şekilde.
Akif ve Elif bir süre seslerini çıkartmadan oturdular, yaşadıkları günleri ve alternatifleri düşünerek. Aniden dışarıdaki bulutlar açıldı ve kahvehanenin içi güneş ışıklarıyla doldu.
Akif, Elif'e dönerek "Biraz yürümek ister misiniz Elif hanım?" diye sordu. Elif başını sallayınca ayağa kalkıp dışarı çıktılar.
Ağaçların arasından sokaklarda manasızca dolaşırken üstlerinden bir grup jet büyük bir patırtı ile geçti. Akif, Elif'e dönerek konuşmaya başladı.
"Belki haklısınız Elif hanım. Sakarya 1921 yazındaydı. Aradan sadece 14 yıl geçti. 1935 yılındayız. Belki ben fazla attım yazarken. Benim hayalimdeki dünyada 1935 yılında Mustafa Kemal hala başımızda. Jet uçakmış neymiş, hiç bir şey yok."
Aniden bir gümbürtü duydular, başları doğuya cevrildi. Kırıkkale yönünden batıya doğru üzerlerinden geçen beyaz ize baktılar. Elif cevap verdi Akif'e:
"Emin değilim Akif efendi, belki siz haklısınız. Belki daha güzel olurdu, barış içerisinde bir dünya. Alman fon Braun efendi ile Yoldaş Korolyev belki beraberce İngilizlere karşı Anadolu'da çalışmazdı. Belki dünyanın barış dolu olduğu bir zaman içerisinde amaçları fezaya erişmek olurdu, belki bu zamana Ay'da bizim yaşadığımız dünyayı konuşurduk."
"Ah ah Elif hanım, sizin hayal gücünüz benimkinden zengin!"
Cumartesi, Eylül 11, 2010
Fırsatları Ayarlama Enstitüsü
Fısıldarın ayarlarını düzeltse de bu sefer kalabalıkta ite kaka kendine yer açıp canlanan 4B reklamlar vardı. Her fırsatta yolcuların türlü şirinliklerle dikkatlerini çekip haber özetlerini ve haberle ilgili ürünlerini tanıtıyorlardı. Pek mühim yolcuların haberleri, daha da önemlisi reklamları mümkün olan her fırsatta izlemeleri için tasarlanmış sistemden kaçış yoktu.
İş mülakatına gidiyordu. Mezun olduğundan beri sayısız işe başvurmuş, mülakata girmişti. Ehlivukuf bir işsizdi. Hangi işlere başvurmamalı, mülakatta neler söylememeli gibi konularda tam bir uzmandı. Şirketler tuvalet kağıtlarını dolduracak kadar uzun özgeçmişler istiyorlardı. Şartlar ağır ama işe alınma ihtimali kabul edilebilir düzeydi. Kamu ise hayaldi. İşe alınacak “uygun kişi” hep belliydi. Yine de bugün bir kamu mülakatına gidiyordu. Annesi onun yerine başvurmuş, sıkı sıkıya öğütlemişti.
“Devlet kapısı demek hayatının kurtulması demek. Garanti iş, garanti aş. İşsize kız da vermezler, açıkta kalıverirsin. Dünya gözüyle seni işe sokup bir de evlendirsem başka bir şey istemem.”
Evden çıkarken giderek anneleşmişti.
“Sakın kendini kovdurma emi!”
“Anne işe alınmadan nasıl kovulabilirim?”
“Sözümü dinle sen. Amirlerine saygıda kusur etme. Sahip çık işine. Kovulma.”
“Anne sonuç belli, işe alacaklar veyahut almayacaklar. Yok ötesi.”
“Olsun oğluşum, hiç belli olmaz. Kulağına küpe olsun.”
“Anne lütfen!”
Tam ortama alışmışken Ankaray İdaresince görülen lüzum üzerine tekrar ayarlanan fısıldarlar, kullanıcılarının elinde olmayan nedenlerle Kamu Kanalına bağlanıp saatin Gündem Masası saati olduğunu ilan ettiler. Ankaray’ın başında, sonunda, ortasında Cemal Ayarcı bedenlenerek yolcuları selamladı.
“Amerika’dan dört nala gelen, arada Avrupa’yı sallayan fırsatlar ülkemize bugün saat 11.05’de ulaşacak. Derhal yazınız, tekrar etmeyeceğim. Kilit ürünler keten pantolon, yapışmaz tava ve oto lastiği. Ürünlerden en az beş, ortalamada ise sekiz adet alınması sizi, ülkemizi, yani cümlemizi ihya edecek. Evet! Tam bir fırsat. Gerisi teferruat.
Geçen hafta Gündem Masasının önerilerine uyarak Ahşap Masa, Pastörize Yumurta ve Sac Levha alanlar kazandı. Fırsatları Ayarlama Enstitüsünün açıkladığı raporlara göre kar oranları %523’den başlıyor. Haberlerin şahı, Cemal Ayarcı! İyi günler diler.”
Zayi Yeni Bakanlıklar durağından çıkacakken fısıldarı fısıldadı.
“Kısmet Cihazı”
Kaderle, kısmetle arası iyi değildi. Yine de fısıldarın öğüdüne uyarak kedi resimlerinin altında kocaman “Gerçekleşmeyene kadar her şey mümkündür!” yazan cihaza barkodunu okuttu. Birkaç saniye öncesine kadar reklamların harman olduğu camda bir kelime ve bir sayı belirdi. “Mkim 3033” Zayi sabır ve saflık arasında bir noktada falını beklemeye devam etti. Ekrana gelecek kehanetin umuduyla fakir karnını doyurdu. Geçte olsa hakikati anlayınca okkalı bir küfür salladı.
“Elaleme destan yazar, bana gelince küfür sayar. Lanet olası silikon bazlı kuantum yaşam formu.”
Durağın iradesini durarak gösteren yürüyen merdivenlerini geçip eski nostaljik merdivenlerden çıkarken yükselen bakanlık gökdelenlerine baktı. Hepsi devletin, iktidarın gücünü ve ihtişamını dışa vurmak, göğü delerek fezaya ulaşmak için birbirleri ile yarışıyorlardı. Güneş bu metal ve beton ormanından aşağıya sızamıyordu.
“Ara Sokak No:3 Yeni Bakanlıklar" Sahip olduğu ucuz, işsiz model fısıldar ancak adresi fısıldayabilir, mevcut noktadan hedefine ulaşmasını sağlayacak ve bu sırada en karlı alışveriş olanakları sağlayacak yolu ballandıra ballandıra anlatamazdı. Bırakınız üç boyutlu bir tasviri, basit iki boyutlu yol göstericiden bile mahrumdu. İşsizliğin göz kör olsun.
Etrafındaki sokakları süzdü. Sokağın ismine yaraşır bir ara sokak aradı. Binaların yanında sokaklar önemsiz, sönük kalıyordu. Her binanın girişinde albenili görüntüler ait olduğu bakanlığın ismini ve bittabi halka yol gösteren reklamları sergiliyordu. Görüntüler akıyordu. Bakanlığın kuruluşu, bakanlığın başarıları, bakanlığın önemi derken Bakan Efendinin kendisi işgal ediyordu camı. Bakan Efendi toplantı halinde, Bakan Efendi açılışta, Bakan Efendi kapanışta, Bakan Efendi Başefendiyle, Bakan Efendi orada, Bakan Efendi burada. Her bakanlığın görüntüleri diğeri ile kıyasıya bir rekabet halinde, daha canlı görüntüleri silah yapmış, değişik ve can alıcı sloganları mermi etmiş birbirleriyle çatışıyordu. Kapışmanın ortasında ise kara takımlı bürokratikler kendilerinden emin, etrafta olan bitene ilgisiz meşhur ifadeleriyle her ne işleri var ise, onlara yetişmek için hızlı ama vakur adımlarla koşturuyorlardı.
Fısıldar görüşme saatinin yaklaştığını fısıldamaktan yorulup titremeye başlayınca Zayi adresi bulmak için sadece on dakikası kaldığını fark etti. Bürokratiklere sormak ihtimal dahilinde olmadığı için elindeki son çareye başvurdu. Gözüne kestirdiği ara sokaklara baktı. Hesapladı. Saydı. Okulda ona öğretilen tümevarım, tümdengelim, türlüsü işe yaramayınca en işe yararına kullandı. "ya ondadır ya bunda, helvacının kı-zın-da!" İlla ki bu sokak olmalıydı. "İşte talihli sokak. Ya kısmetimde ya kuantumda, Kübra’nın ku-ca-ğın-da!" derken buldu kendini. Bugünlerde fazlasıyla Kuantum Loto seyrediyordu. Geçenlerde Kübra onu rüyasında ziyaret etmiş, hülyalardan hülyalara koşturmuştu. Şeytan kulağına kurşun, sakin kalmalıydı. Önünde koskoca bir mülakat vardı.
Seçtiği ilk ve sonra seçtiği eser miktarda sokaklardaki üç numaralı binalara girdi. Cümlesinden görevli koruma bürokratiği tarafından çeşitli şekillerde kapı önüne konuldu. Kazara adresi bulduğunda mülakat saati gelmiş, utanmadan geçmeye bile başlamıştı. Sokak, ismini arada olmasından değil, bulmak için insanların onu aramak zorunda olmasından almış olmalıydı.
Gündem Bakanlığı, İnsan Kaynakları Müdürlüğü, 42 Nolu Ek Kamu Hizmet Binası camda gururla parlıyordu. Zayi aceleyle içeri girdi ve ilk gördüğü insan evladının yakasına panikle sarılıp sordu:
"Mülakata geldim ama çok geç kaldım, ne yapacağım? Gerçekten benim hatam değildi."
Elinde parça hızlandırıcılı yer, cam, tavan, kapı ve de köşe silme zımbırtısının naylon kaplanmış uzaktan kumandasını sadece tutan ama kullanmayan adam Zayi'yi itti. Üzerine giymiş olduğu kara, düğmesiz tulumu tiksinti ile düzeltti. Kendinden emin bir ifade ile "Tek düğme beş yıldan başlar hemşerim. Boru değil." diyerek aralarındaki statü farkının altını açıkça, herhangi bir tereddüde yer bırakmaksızın çizdikten sonra babacan bir sevecenlikle yolu tarif etti.
Binanın üçüncü katındaki bekleme salonuna ulaştığında kan ter içerisinde kalmıştı. Kravatı görev yerini terk eylemiş, gömleği ise isyankar bir tutum içerisinde pantolonunun boyunduruğundan kurtarmıştı kendini. Üstüne üstlük katta yer gök kapı idi. Zihnindeki kısıtlı sayıdaki gri hücreyi adresi aramak için tükettiğinden uzayan tepki süresiyle gözünün önünde tren olarak şekillenen kapılara bakakaldı. Bu sırada kapılardan birisi açıldı. Koyu renk dar tayyörü, yüksek topuklu ayakkabıları, kalın çerçeveli dijital gözlükleri, elinde son üretim fısıldarıyla bir kadın çıktı. Aşağılayıcı bakışlarıyla Zayi’yi sadece birkaç salise süzdükten sonra bas bariton sesi ile ona hükmetti: “Gir içeri aday!”
Zayi kadının iktidarı karşısında ezilerek, adeta sürünerek odaya girdi. Mülakat denen durum genel kabul görmüş hali ile bir seçici zümrenin kişiye seçici sorular silsilesi yöneltmesidir. Soruların çap ve ebatları değişiktir. Yer yer acımasız, çoğunlukla yargılar bir ortamda geçer. Zümre kibar ise “zorlandık ama sonunda karar verdik” mesajını vermek için işi uzun tutar. Kısa sürenlerde verilen mesaj basittir. “İkile!” Zayi hiçbir mülakatta başarılı olamadığı için işe alınacağı zaman ne yaptıkları hakkında hiç bir fikri yoktu. Bu nedenle o andan sonra yaşananları algılayamadı.
“Otur ve adını söyle.”
“Zayi İrdal. Babam Ziya koymak istemiş ama aval nüfus memuru Zayi yazmış. Kısmet işte. Gül gibi isim adım misali zayi ol…”
“Kısa kes! Ben Mülakat Masasından Kıdemli Sorgu Memuresi, Mahmude Sorangöz.
Aday: Zayi İrdal.
Okuldan yeni mezun.
Ailesinin en küçük mahdumu.
Baba: Emekli.
Anne: Ev kadını.
Okul: Kamu yönetimi.
Zeka: Vasat.
Siyasi eğilim: Kararsız.
Adli sicil: Temiz.
Derecelendirme: Genel H-, özel A+.
Söyle bakalım Zayi İrdal bu iş için seni öneren herhangi bir memur, yüksek makamlardan birini işgal eden bir akraba, tanıdık veyahut benzeri mühim bir zat var mıdır?”
Derin ve anlamlı bir sessizliği acı bir cevap takip etti:
“Ne yazık ki tanımam. Ama yan koşumuz Minare Hanımın rahmetli beyinin …”
“Kafi! Çık ve dışarıda bekle.”
“Ez beni, kır benliğimi, esir eyle ruhumu. Al beni!” diye haykırmak istedi Zayi. Gece gördüğü rüyalar tekrar dikkatini dağıtmıştı. Mahmude Hanım dolgun hatları ve tartışmasız iktidarıyla cezbediyordu. Kendini toplayıp belki yararı olur umuduyla kafasını mahzunca eğerek odayı terk etti.
Bekleme salonu olarak tanımlanan mekanda tek bir koltuk, tabure ya da oturma işlevini destekleyecek nesne yoktu. Ayakta beklemeye başladı. Ancak geçen zaman içerisinde beklemenin verdiği dayanılmaz bıkkınlığı bacakları kaldıramayınca merdivenlere oturmaya yeltendi. Ne vakit ve nasıl olay mahalline duhul ettiği belli olamayan Hizmetli Bürokratiğin “O merdivenleri işgal etmek kaç yıldan başlıyor, haberin var mı hemşerim?” cümlesi yüzünde patladı. Yetmedi yankılandı duvardan sekti tekrar patladı.
Bacaklarını kopmuş, ayaklarını ise hiç var olmamış hissetmeye yetecek kadar süre geçince kapıda sorgu memuresi gözüktü. Olabilecek bütün sevecenliği ile konuştu.
“Aday Zayi İrdal sen misin?”
“Hatırlamıyor musunuz? Mülakatta idiniz ...”
“Cevap ver aday!”
“Evet”
“Sonuçlar için evrakını beşinci kata çıkar.”
Beşinci katta üçüncü katın tam tersine kapılardan imtina edilmişti. Açık bir ofis olarak düzenlenmiş, dalga dalga, birbirini destekleyen siperler misali masalar kullanılmıştı. İlk ve onu takip eden eser sayıdaki masayı işgal eden Bürokratiklerin yakın ilgisizlikleri sonucunda ulaştığı masadaki nur yüzlü Bürokratik işlemlerine elinden geldiğince hızlı başladı. Sayısız 4B reklam arası, çay molası ve yan masalar ile girişilen sohbet partilerinin sonucunda işlemler neredeyse tamamlanarak Zayi sekizinci kattaki amire sevk edildi.
Odasına girdiği Amir Bürokratik ise diğerlerinden farklı olarak onla konuştu. Ne kadar tek taraflı olsa da içi bir an mutlulukla doldu. Sadece bir an.
“Bilir misin neden kamu bu çağda halen kağıt kullanır? Bu kamunun gücüdür. Tüm imkanlara karşılık işleri halen kağıt üzerinden sürdürebilme gücü. Bunu tasavvur etmeye çalış. Dönmekte inat eden arzı durdurmakla eş değer bir kudretidir.”
“…”
Evrakı imzalayıp, kaşeleyip, mühürleyerek düğümledikten sonra Zayi’yi defetti. Böylece katların tavafını tamamlayarak üçüncü kata dönebildi. Katta Mahmude Hanımı görünce Zayi’nin yüzü aydınlandı.
“Sen aday Zayi İrdal mısın?”
“Biraz önce bana evrakı ...”
“Cevap ver aday!”
“Evet”
“Evrak!”
Mahmude Hanım uzun uzun evraka baktı.
“Zayi İrdal?”
“Ama?”
“Cevap ver! Sen artık bir memursun. Memur emir alan kişi demektir. Burada ve dışarıda, soruları sadece ve sadece ben sorarım Zayi İrdal. Niye? Ben Mülakat Masasından Kıdemli Sorgu Memuresi, Mahmude Sorangöz’üm! Tevellütün nedir ki benimle böylesi doğrudan bir münasebete giriyorsun. Kıdem yok, tecrübe ekside, zeka ise yerlerde. Haddini bil memur!”
Zayi’nin vücudundaki kaslar aynı anda, tek başlarına ve cümleten titrediler. Emir almaya, hükmedilmeye, memuriyete aç benliği “Yerle yeksan et beni. Ufala beni. Sahip ol bana!” diyerek haykırırken, beynindeki şimdilik hasarsız, az sayıdaki ufak gri hücrelerin birbirlerine ilettikleri elektrik sinyalleri Zayi’nin yüzüne boş ve anlamsız bir ifade olarak yansıdı. Sorgu memuresi sonuçtan memnun devam etti:
“Mühim Krizleri İkame Memuru olarak Gündem Bakanlığı, Fırsatları Ayarlama Enstitüsü’ne asaleten atandın. Fısıldarına gerekli talimatlar yüklendi. Yarın gel, işe başla. Takım elbiseni unutma. Koyu renkli. Tercihen siyah. İçerisine beyaz gömlek. Kravatı da unutma. Koyu renkli. Tercihen siyah. Sicilin 3033. Sakın geç kalma memur!”
Zayi bu mutlu haberden dolayı mutluluktan memureyi öpmek ile iktidarı karşısında ayaklarına kapanmak arasında kalıp tereddüde düşünce herhangi bir icraat gerçekleştiremedi. Sonuçta taze kapanmış kapıya bakakaldı.
Yaşanan gariplikleri idrak edemeyecek kadar mutlu ve bir o kadar da toy olan Zayi’nin Ankaraya binip eve gitmesi, sevinçli haberi vermesi ile annesinin onu takım elbise (tercihen siyah) ve gömlek (tercihen beyaz) alışverişine götürmesi uzay zaman düzleminde hemen hemen aynı noktaya isabet etti.
Uyumakta zorlanarak canlı ve banttan, üç ve dört boyutlu, defalarca Hülya Kübra ile Kuantum Loto eşliğinde geçen gece, sabaha dönerken kendine geldi Zayi. Acele bir tıraş, ne tüketildiği hatırlanmayan ancak okunmuş su ve pirinç ile taçlandırılan kahvaltı ardından törenle ana evini terk ettiğinde artık Yeni Bakanlıklar semtinin bir sakini idi.
Ne Ankaray’ın kalabalığı ne de fısıldarına defalarca tecavüz etmeye çalışan Ankaray idaresi umurunda değildi. Ne de olsa o artık bir Mühim Krizleri İkame Memuru idi. Pek afili pek anlaşılmaz bir unvanı vardı. Ne iş yapacağını çok merak ediyordu. Herkesin imrendiği Fırsatları Ayarlama Enstitüsünde çalışacaktı. Mahallede herkes onu tanıyacak ona hürmet gösterecekti. İlk fırsatta evlenmeliydi.
Birden her yere konuşlanmış 4B reklamlar kendi görüntüsü ile bedenlendi. Aynı anda fısıldarı Kamu Kanalına geçerek yayına başladı. Cemal Ayarcı’nın sesi tüm Ankaray’ı doldurdu. Hüzünlü ve bezgin konuşuyordu.
“Pek muhterem efendiler. Dün ülkemize gelen fırsat ne yazık ki şu anda gördüğünüz zat tarafından yapılan hatalı hesaplamalar neticesinde zayi olmuş olup, satın aldığınız ürünlere rağmen fırsatlar ülkemizi teğet bile geçmemiştir. Ülkece kaybımız yüksektir. Ancak Gündem Masası ve Fırsatları Ayarlama Enstitüsü ulvi görevi gereği içi kan ağlayarak da olsa evladı olan MKİM 3033 Zayi İrdal hakkında yasal işlemleri başlatmış olup, memuriyetle ilişiği kesilmiştir. Lütfen yaptığı bu hataya rağmen bedbaht Zayi İrdal’ı hor görmeyiniz. Saygılarımla arz ederim.”
Birden sesi canlandı. Eski neşesi yerine geldi.
“Yeni fırsatların eli kulağında. Unutmayın konu fırsat ise gerisi teferruattır. Bizi izlemeye devam edin. Az sonra bugüne özel Kuantum Loto ile Hülya Kübra.”
Pazar, Ağustos 29, 2010
Simurg

İşte yeni sabah. Bir kez daha gün doğuyor. Yeni bir gün. Yeni bir çatışma, kavga, savaş. Ufak dairemin, derme çatma penceresinden içeri ağır ağır akıyor güneş. Sıcak kollarına beni alıp, odamı ısıtması tedirgin ediyor beni. Karnımda bir yumru büyüyor. Herkes mutlu, heyecanlı, hevesli iken ben daha ilk dakikadan yılıyorum. Biliyorum ki bugün de etimin dayanılmaz lezzeti için bekleyenler var. Bitip tükenmez açlıklarını dindirmek için körpe etlerimi kemiklerimden ayırıp meze edecekler. Bir an bile tereddüt etmeden saldıracak boş bedenli Simurg’un evlatları. Ben ise her gün bir kez daha başlayan bu işkenceye kendi ayaklarımla kuzu kuzu gideceğim. Bayramda başına geleceği bilen ama bir kez bile direnmeyen kurbanlık koyun gibi. Onlar ise orada olacaklar. Ben daha gitmeden pusuya yatmış, benden öncekinin kalanlarını dişlerinin arasından temizlerken beni düşleyerek bekleyecekler
Neredeyse on yıl oldu gavur ellerden döneli. Onca okul, ders, disiplinden sonra ver elini anavatan. Ancak döndüğümden beri farklı gibi. Sanki üvey olmuş, ben güvey gelmişim gibi. Eskisi gibi kollarına alıp şefkati, sevgisi ile sarıp sarmalamıyor. Aksine gittikçe artan bir şiddetle her yeni günde dövüyor, sövüyor. Ayrı yoruyor, ayrı hırpalıyor. Etraf yabancı gibi. Herkes ecnebi diyarlardaki ecnebilerden daha yabani, daha gavur. Bense daha bir yabancı, daha bir tek başımayım. Orada olduğumdan daha bir oryantal, daha bir Osmanlıyım. Hiç dönmemiş gibi halen gurbette gibiyim.
Peder Bey derdi “hayat gailesi her yerde yorar, bu şehir ise yer, bitirir adamı.” Haklıydı herhalde. Kim bilir? Belki de ben haklı olmasını istiyorum. Zayıflığımın üstünü örtmek için babamın başarısızlıklarını kullanıyorum. İşime geliyor koskoca Paşa Babamın bile bu yedi başlı canavar ile başa çıkamamış olması. O, beni gizliyor. Beni mazur gösteriyor. Halen Peder Beyi kullanıyorum, halbuki O öte tarafa geçeli yıllar oldu. Bencil adamdı vesselam. Beni gözünü kırpmadan sırf O rahat etsin diye başından atmış, ilim, irfan, fen okuyayım bahanesi ile küffar eline vermişti. Vaktini doldurunca da öte tarafa tek başına gitmemiş validemi yanına katmıştı. Bir taşla iki kuşu vurmuştu.
Defnettiklerinde halen okuldaydım. Vefat haberi bana ulaştığında her şey olup bitmişti. Peder Beyin mallarını bir çırpıda afiyetle yemişlerdi. İstanbul’a döndüğümde mal, mülk, han, hamam ne varsa kamuya geçmişti. Güya Peder Bey yedirmemiş yemiş, içirmemiş içmiş, çalmış, çırpmış. Kapımızın önünde yatanlar, kuyruk sallamaktan bitap düşenler en önde, en güçlü bağırıyorlardı “hırsız, günahkar, cehennem çırası” diye. Günahı Onun boynuna şu yaşıma geldim halen anlamadım bu Devleti Aliye’nin işlerini. Anlamam da pek mümkün gözükmüyor.
Alamanyada Ingenieurschule Für Dampfmaschine’i bitirip temelli İstanbul’a dönünce anladım bir başıma kaldığımı. Gerçekler o zaman çarptılar. Ne anam, babam, ne bir dost, ne de bir soran vardı. Çocukluğumun geçtiği köşk, bahçesinde koşturduğum yalı yoktu. Peder Beye kırmızı kadife keselerde gelen çil çil mecidiye suretinde iltifatlar da yoktu. Bir tek Valide Hanımdan kalan bu daire. Yalnızlığımı benle paylaşan bu eski, yıkık daire. Benim şimdiki mahpushanem.
Paşa Babamı bilip de bana acıdıklarından mı, yoksa Alamanyalarda mühendis çıktığımdan mı bilinmez beni Sanayi Nezaretinde kaleme aldılar. Kalem dediysek kalem efendisi olduk sanmayın. Durup dinlemeden çalışıyorum. Ne de olsa bizim borcumuz Padişah Efendimize, bu koca İmparatorluğa. Bir kaleme, bir Tersane-i Amirhaneye, bir Tersane-i Havaiyeye koşturup duruyorum. Bir elimde çekiç, bir elimde kalem, kah hazarfen, kah amele oluyorum.
Kalemde “Kalem Efendi” dedikleri okumuş, mürekkep yalamışlar beni bekliyor. Mürekkep yalamış dediysek sanmayın ki besinleri divittir. Onlar esasen ete tamah ederler. Kanlı, canlı, pembemsi insan etine. Bin bir ketenpere ile dişlerini Adem evladına geçirmenin hesaplarını yaparlar. Her gün bir parça, bir okka. Ne de olsa ecnebi sayılırım. Ucube, Ingenieur, Alaman yalaması, hırsızın evladı diyorlar arkamdan. Yüzüme gülüyorlar. Ama gözlerindeki açlık anlatıyor her şeyi. İhtiyaçları olduğu için gülüyorlar. Ben olmasam kim uğraşacak cihazlarla, kim peşinden koşacak hava gemilerinin. İşte bu yüzden gül yüzüne, vur beline. Yükle eşeğe yükleyebildiğin kadar. Ne de olsa onlar paşazade, kibarzade. Ben ise yetim, biçare.
Kalemden tersanelere kaçınca da durum farklı değil. Amele taifesi de aynı soydan. Yek derdi pembe pembe et. Kendi aralarında anca dalaşıyorlar, hırlaşıyorlar. Benimkisi onlara kolay ve tatlı geliyor. Kalem Efendisi Eti diyorlar. Ne de tatlı, ne de körpedir. Isırdıkça sıcak kanı dolar ağzına. Lezzeti başını döndürür. Nice şaraptan daha tatlıdır. Barba Yorgi’de bile yoktur böylesi ile yarışacak şarap. Onlara önce et sonra işlerine gelince mühendisim. Kazan patlayınca, çarklar takılınca, piston durunca Mühendis Efendi, işler yoluna girince küffar, ecnebi, hırsızın dölü. Zaten eti kemiğe kadar sıyırıp geriye bir şey kalmayınca ilim beş para etmiyor.
Bir de ilmiye taifesi var. Onlar daha beter, daha acımasız. Bir o kadar da korkak. Bilmedikleri onları ölesiye korkutuyor. Bu yüzden görmüşlükleri, bilmişlikleri yokken bile benim peşimdeler. Uzaktan salıyorlar tazılarını. Etimi isteseler de, gelip kendileri tatmıyorlar. Aracılar düzüyorlar. Diğerlerinin açlığına körüklüyorlar. Gavur icadı, iblis tohumunu saçıyormuşum Müslüman toprağına. Yatacak yerim yokmuş. Cehennemde şeytan kollarını açmış beni beklermiş. Tüm makineler, her ne olursa olsun şeytan icadıymış. Hepsinin buhar salması, ateşle çalışması bunun kanıtıymış. Daha neler neler.
İşte yataktan kalkmak demek böylesi bir cendereye girmek demek. Ancak girmeden de yaşanmıyor. Hayat ateş pahası. Karnımı doyurmak, bir yere gelebilmek için daha çok çalışmak, kendini kanıtlamak gerek. Kalmadı aileden kimse. Yok sırtımı sıvazlayacak, etrafta bekleyen çakallara kışt diyecek bir büyüğümüz. Bunun için sıkı çalışmak gerek. Daha çok çalış ki etin daha bir lezzetli olsun. Peşine düşenlerin sayısı artsın. Onlardan kurtulmak, yerini sağlamlaştırmak için de yine çok çalışmak gerek. Böyle koşturuyor seni Simurg. Feleğin tekerine tıkmış seni. Çemberi çevirmeye tenezzül bile etmiyor. Sen varsın çünkü. Koştukça çeviriyorsun çemberi. Koşmak zorundasın düşmemek için. Koşmak zorundasın çünkü Simurg’un canı öyle çekiyor. Ta ki beyzadenin canı çekmeyene kadar.
Belki de bu sabah yataktan kalkmamak lazım. Öylece uzanmak. Uzun uzun uyumak, dertleri, tasaları içeri sokmamak lazım. İçeri sadece güneş girmeli. Gelen yeni günün acılarını getirmemeli. Sadece içimi ısıtmalı. Bu yetime güç vermeli. Unutturmalı gelen günün derdini. Para sıkıntısını, kalemin efkarını, insanın açlığını, sokakları arşınlayanların yabanlığını dışarıda tutmalı. Baş düşmanım Simurg’u kovmalı.
Bu sabah da kalkacağım. Ancak her şey farklı olacak bu sefer. Bu tuluatın bir parçası olmayacağım artık. Simurg’un tekerinden ineceğim. Dönmezse dönmesin. Karnım doymasın. Ana yadigarı daireyi de bırakıp, bana vatan diye dayattıkları bu toprakları, kuyruğumda ayrılmayan doymak bilmeyen yürüyen naaşları, yıkamadığın duvarları ardıma alıp yollara vuracağım kendimi.
Cuma, Mayıs 14, 2010
Hitit Güneşi Öyküleri #1 - Okul
Bu gun benim Okul kısa hikayemi Eralp okudu. Buyrunuz!
MP3 olarak indirmek icin buraya gidiniz.
Köşedeki RSS linklerini de podkast yazılımlarınızla kullanabilirsiniz.
Müzik Pink Floyd'un 8bit adaptasyonundan...
Perşembe, Mart 25, 2010
Süs Eşyası
Günlerimiz yabancıların dev uzay gemisini gezmekle geçti. Dediklerine göre sadece bu gemide onbinlerce varlık yaşamaktaydı. Şu anda olmasa da yüzbinin üzerinde varlık ile dolaştıkları normalmiş. Yine de bu görkemli, kocaman gemide olup biten sosyal hayatın zevklerine bizi de bütün hevesleriyle katmaları hepimizin hoşuna gitmişti. Her gün yeni varlıklarla, yeni sanatçılarla tanıştık. Sanatçı bütün gücüyle diğer sanatçılar ile ortak çalışmalara girdikçe benim yanında dolaşma gereğim azaldı ve kendimi hedonistik zevklere verdim. Yabancıların kendilerini eğlendirmekteki yetenekleri gerçekten hayranlık verici idi.
Bir gün arkadaş canlısı bir yabancı ile geminin yüzeyinde kocaman bir parka çıktık. Gemi zıplamaların arasında, normal uzaydaydı. Ufukta küçücük ama parlak bir yıldızın ışıkları üstümüze düşüyordu ve hemen üzerimizde kocaman bir gezegen bütün haşmetiyle dev gibi bir hilal yaratmaktaydı. Kendi gözlerimle gördüğüm ilk yabancı gezegendi ve etrafımdakileri unutup gezegene takıldım. Arkadaşım sonunda dayanamayıp beni hafifçe dürttü ve "Buraya ne seyretmeye geldiğimizi unuttun galiba?" dedi.
Bütün park binbir çeşitli botanik bitkileriyle kaplıydı. "Zıplamalarda ve yıldızlardan uzaktayken bunlara ne oluyor?" diye sordum. Cevap vermektense ellerinden birisini uzatip tepemizde doğrulttu, hiç farketmemiştim ama hayli tepemizde çok ince bir ağ vardı. "Yukarıdan ışık ve yağmur yağdırıyoruz. Bazı bitkiler daha az veya fazla istiyor, onları da farklı bölgelere koyuyoruz" dedi. Kendimi küçük bir cocuk gibi hissettim, bu kadarını tahmin etmem lazımdı, bilgisizliğimden utandım ve konuyu değiştirmeye çalıştım. "Bana biraz örnek gösterecektin?"
Arkadaşım koluma girerek beni parkta gezdirmeye başladı ve daha önce bitkilerden farketmediğim şeylerden bahsetmeye başladık. "Bu heykel, Zanfoe İmparatorluğundan" dedi, "daha doğrusu bizden önce bir imparatorluktular, şimdi bize bağlılar ama onlardan tek istediğimiz efendi olmaları ve sanatlarını bizimle paylaşmaları".
Yabancılar bizim sistemimize geldiğinde hayli bir tantana olmuştu. Sonunda galakide yanlız olmadığımız ortaya çıkmıştı ve herkes hayli heyecanlıydı. O günleri pek hatırlamıyorum, daha yeni doğmuştum ve herkesin benimle ilgilenmesinden, Sanatçı'nın yanında bir oraya bir buraya gitmekten olup bitenleri pek takip edemiyordum. Anladığım kadarıyla bir süre sonra heyecan azalmış ve herkes günlük hayatına devam etmişti. Sonuçta uzaydan bir takım varlıkların gelip "Merhaba, barış içinde geldik, bizi liderlerinize götürün" demesi ekmek kapısı dertlerini yok etmiyor.
Yabancılar sadece gezegenin liderleriyle muhattap olmak yerine bizlerin arasına da inmişlerdi ama sonuçta milyarların arasında birkaç bin yabancı ne ki? Sanatçı'nın ünü olmasaydı bir yabancı ile tanışma şansım çok düşük olurdu, onların uzay gemisine binip yıldızlar arasında yolculuk ise...
Arkadaşımın dediği bir şey dikkatimi çekti, "Önce bir imparatorluktular? Ne demek istedin lütfen açıklar mısın?"
Sanki bir küçüğe anlatır gibi "Çok dert etme. Gezegeninize bir şey yapmayacağız. Tek istediğimiz aranızda büyük savaşlara girmemeniz ve her birinize uygar davranmanız. Hükümetlerinize bazı kurallar koyacağız ve gezegeninize bir konsolosluk kuracağız. Bunun karşılığında diğer gezegenlerle ve bizlerle ticaret yapmanıza yardımcı olacağız ve son olarak, kültürünüzün en iyilerinden bir tadımlık alacağız" dedi.
"Kültürümüzden bir tadımlık mı alacaksınız?"
"Bu resim" olağanüstü bir portreye işaret ederek, "Uban halkının en büyük eseri. Tarihlerinde bu kadar meşhur bir portre yapılmamış. Bir çok kişi İnsanlığın Mona Lisa'sı ile karşılaştırıyor. Her ne kadar onların atanomik yapısı ile Mona Lisa'nun anatomik yapısı son derece farklı olsa da aralarındaki bir çok benzerlik estetik zevkin bütün galakside ortak olduğunu düşündürüyor. Heykeller, resimler, çizimler. Şiir, romanlar, tiyatro oyunları biraz daha kültür farklılığını gösteriyor, filmler ise genelde anlaşılmaz oluyor belli bir aşamadan sonra. Ama elle tutulur eserler her nasılda bütün gezegenlerde ortak bir tepki oluşturuyor, olumlu ya da olumsuz."
Başka bir grup soyut heykel grubunun önüne geldik. Bir süre heykelleri seyredip ne mana ifade ettiklerini anlamaya çalıştıktan sonra dayanamayıp soruyu patlattım. "Peki Uban halkı Mane Lise'lerini çalmanız hakkında ne dedi?"
Arkadaşım bu kez açık ve hafif bir kahkaha attı. "Çalmak? Yoo, hayır, kesinlikle hayır. Uban halkı istedikleri zaman başkentlerindeki sanat müzesine gidip Mona Lisa'larını izleyebilirler. Bizimki bir kopya. Ama gerçeği kadar iyi bir kopya."
Sonra uzun uzun bana nasıl bu eserleri topladıklarını anlattı. Eserler özel bir makina içerisine yerleştiriliyormuş. Teker teker içindeki her atomun bir kopyası yapılarak eserin - tam manasıyla - bire bir kopyası alınıyormuş. Yanyana koysalar bile hangisi hangisi anlamak mümkün olmayacak bir şekilde kopyalanan eserin orjinali geri iade edilip kopyası Galaksi müzelerinden birisine veya içinde olduğum gemi gibi büyükçe gemilerindeki parklara yerleştiriyorlarmış.
"Peki hangisini geri verdiğinizi nasıl bilebiliriz eğer o derecede kopyalıyorsanız, ya orjinalini çalıyorsanız?" sorusuna "Güven. Sadece güven ile bilebilirsin. Kimse ayırt edemez her iki kopyayı. İzotoplara kadar bire bir kopyalanmış bir şeyi nasıl ayırt edebilirsin? Öte yandan bizim için maddi bir değeri yok bunların. Kime ne kadar satalım ki? Ne de olsa bir tane daha istersek bir kopya daha yapmamızı kim engelleyebilir? Bizim için sadece bir estetik değeri var, gemilerimizde ve müzelerimizdekiler ve senin gibi misafirlerimizin zevki için bunlar. Sonuçta yaratılan eserlerin neredeyse hepsini kopyalıyoruz ancak en meşhur olanlara bu gemi gibi yerlerde yer var" cevabını aldım.
Buna diyecek bir şey bulamadım. Ne hakları vardı bir sürü kültürün en değerli varlıklarını kopyalamaya? Kim karar verebilirdi galaksideki en güçlü varlıkların bunları yapmasına izin vermeye? Bir sürü düşünceler içerisinde gezegen ve yıldızın ışığı altında dolaşmaya devam ederken aniden etraf birden karardı. Birkaç saniye sonra üzerimizdeki ışıklar devreye girdi. Ne yıldız ne de gezegen ortalıktaydı. Zıplama anonsunu duymamıştık bile. Arkadaşım "sonunda hedefimizin yolundayız" dedi.
Aradan birkaç gün geçti ve yine parkta bir sürü şaheserin arasında dolaşırken aniden tepemde mavi-beyaz bir gezegen belirdi. Hedefimiz, Galaksi Müzesi merkezlerinden birisine sonunda ulaşmıştık. Sanatçı ve Yabancı arkadaşlarım son derece heyecanlıydı. Hep beraber gezegenin yüzeyine bir mekikle indik. Bütün gezegen galaksinin dört bir yanındaki eserlerin 'kopyalarını' inceledik. Aradan haftalar geçtikten sonra en sonunda önemli gün geldi ve ben, Sanatçı ve yabancı arkadaşlarımız müzenin merkezinde buluştuk.
Karşımızda bir çok karışık gözüken aletin arasında iki büyük saydam küre vardı.
Sanatçı kaptığı bir sandalyenin üstüne çıktı ve hepimize seslendi. "Sevgili arkadaşlarım, sanatçılar, artistler, zevkli varlıklar! Benim en önemli eserimi müzenize katmanızdan çok gururluyum. Bu gün burada eserimi huzurlarınızda müzenize bağışlıyorum. Umarım gelecekte nice farklı kültürlerden varlıklar eserlerimize bakıp bizim aldığımız hazları alsınlar ve isimlerimiz zamanla unutulsa da eserlerimiz mutluluk ve zevk vermeye devam etsin!" Herkesin alkışları arasında yabancı arkadaşım kolumdan tutarak beni kürelerin birisine doğru yöneltti ve bana "hiç korkma" diye fısıldadı. Niye korkacağımı anlamadan kendimi kürenin içinde buldum.
Kürenin altından beyaz bir duman fışkırmaya başladı ve kendimden geçtim.
Kendime geldiğimde diğer kürede birisini farkettim. Simsiyah pürüzsüz derisi, inanılmaz bacakları, altı olağanüstü şekilli kolları ile bu muhteşem varlık, etkileyici zeka dolu gözleriyle bana bakıyordu. Etrafımızda yabancılar ve Sanatçı bizleri izleyerek alkış tutuyorlardı.
Aniden korkunç bir fikir aklıma geldi. Hangimiz kopyaydık? Hangimiz gerçek bendi? İkimiz aynı anda bir türlü bitmez bir çığlık atmaya başladık.
Cumartesi, Ocak 16, 2010
Hesap Kitap
Elif İçişleri Bakanlığının bahçe kapısına geldiğinde heyecanı ve merakı iyice azalmıştı. Bir tanıdığı ilginç bir karakterden bahsetmişti. Kapıdaki bekçiye ismi verip yol tarifini aldı ve yüce bakanlık binasının karanlık labirentini dolaşmaya başladı.
Bodrum katında, karanlık küçük bir odada Hikmet Efendi'yi buldu. Yanında ufak tefek bir gavur oturmaktaydı. Hikmet Efendi ile hızlı bir şekilde ingilizce konuşmaktaydılar. Hikmet Elif'i kapının eşiğinde görünce ayağa kalktı ve yabancıyı göstererek hızlıca "Elif hanım, bahsettiğim kişi budur. Mösyö Babıç" dedi.
Elif, Hikmet'in terbiyesizliğine çoktan alışmıştı. Hikmet son derece kolay heyecanlanan, sürekli aklına gelen fikirleri kovalamaktan insanlarla pek anlaşamayan birisiydi ve görgü kurallarını pek kafasına sokamamış birisi olsa bile Elif'in sevdiği insanlardan birisi olduğundan bu davranışı pek dert etmeden Babıç'a elini uzattı.
"Sizden çok bahsedildi Babıç efendi. Benim adım, Hikmet'in dediği gibi, Elif. Medrese'de öğrenciyim."
Babıç'ın şaşkınlığı belliydi. 'Hanımefendi, çok iyi ingilizce konuşuyorsunuz. Tanıştığımıza memnun oldum. Saygıdeğer Padişah'ınız beni imparatorluğunuza davet ettiğinden beri muhteşem insanlarla tanışmaktayım. Ne yazık ki benim hayallerim Avrupa ülkelerinde istenmiyor. Kilise incilde olmayan herhangi bir bilimin gerçek olamayacağını beyan ettiğinden beri benim gibi mühendisler, bilim adamları istenmeyen insanlar ilan edildi. Çok şükür Padişahınız ve ulemalarınız yeniliklere açıklar."
"Ah Mösyö Babıç, bunları dert etmeyin. Yeni bir dünyadasınız artık. Hikmet Efendi bazı meraklarımızın benzer olduğunu söylüyor. Her ne kadar hayli genç olsam da umarım beraber çalışabiliriz".
Bakışları Elif'in gözlerine takılmış Babıç'ın kaşları hafifçe kalktı. Hikmet ise bir birine, bir ötekine bakarak acaba büyük bir hata mı yaptıgını düsünüyordu.
Aradan yazlar, baharlar, kışlar geçti. Soğuk ve sisli bir Aralık sabahı artık saçları bembeyaz olmuş, sırtı bükülmüş bir Elif Hanımefendi, konağının kapısından yavaş yavaş çıkarak yürümeye başladı. Sarı, kirli bir sis yüzünden göz gözü görmüyordu. Elif, elindeki mendili agzına ve burnuna tutarak etrafına bakındı. Böyle bir günde geç konağın önündeki boğaz, bahçedeki elma ağaçları gözükmüyordu. İskeleye vardığında vapur çoktan gitmişti. İskeledeki elektrikli kayıkların birisine yardım alarak bindi ve sessizce yola çıktılar. Kayıkçı siste bir şey göremediğinden yavaştan alıyordu. Uzaktan vapurların kornaları duyuluyordu.
Kendi kendine "Bir yerde yanlış yaptık Babıç efendi." dedi. Hedefi eski sevgilisinin mezarıydı. "Bir yerde yanlış yaptık. Hesap Makinamıza bütün bildiklerimizi girdik ama istediğimiz gelecek bu değildi Babıç efendi."
Hikmet, Babıç ve Elif beraber Osmanlı'ya Hesap Makinasını tanıtmıştı. Diğer gavur ve yerli ulema bu cihazın değerini anlamış ve Osmanlı'yı dünyadaki en büyük güç yapmıştı. İstanbul bütün dünyanın en ileri, en kuvvetli şehri haline gelmiş, Hesap makinası sayesinde uzaya bile adam göndermiş olmasına rağmen havası suyu yaşanmaz hale gelmişti.
Elif, kayığın önünde, gözleri dik bir şekilde sise bakıyordu. "Belki bu işin içinden bir şekilde kurtuluruz. Çokça dediğin gibi 'Yetersiz bilgi kullanmaktan gelen hatalar, hiç bilgi kullanmamaktan gelen hatalardan azdır'. Umarım Sadrazam Hikmet efendi izin verir Hesap Makınasını tekrar kullanmama."
Sislerin içinden bir vapur aniden bitiverdi kayığın yanında. Kayıkçının gözleri faltaşı gibi açıldı. Vapur yoluna devam ettiğinde geride sadece birkaç tahta parçası kalmıştı. Gelişimi artık kimse durduramayacaktı.


