Perşembe, Ağustos 28, 2008

Konserve Kutusu

Denizin kıyısında uzanan çay bahçesinde Recep sabah keyfi yapıyordu. Bir elinde ucuz sigarası, önünde sıcacık çayı ile keyfine diyecek yoktu. Muhteşem boğaz manzarasına karşı sigarasından derin bir nefes çekti. Keyifle tüttürüp uçuşan dumanı seyretti. Nikotinin verdiği hazzı pekiştirmek için çayına yöneldi. Tavşankanı, şekersiz çayından kocaman bir yudum aldı. Çayın sıcaklığı içine yayılırken boğaz manzarasına dalıp gitti.

Mavi sularda hülyalar içerisindeydi ki, yanında birinin beklediğini fark etti. Dönüp baktı, garsondu. Uzun boylu, boyuna uygun ince uzun bacakları, kırılacak gibi duran kolları ile kır saçlı bir adamdı. Garson bir süre öylece ona baktı. Sonra boğuk bir sesle “Recep, Recep” diye seslenmeye başladı. Recep adama derdini sordu ama garson cevap vermeden seslenmeye devam etti. Üzerine yüzsüzlüğü iyice ele alıp bir de onu dürtmeye başladı. Kan Recep’in beynine sıçradı. Ayaklanıp masayı densiz herifin başına çalmak istedi. Ancak her nasılsa kalktığında yer ayağının altından kaydı. Güneş kayboldu, kendini kaybetti.

Gözlerini açtığında sardalye konservesi dediği daracık ranzada yatıyordu. Hemen yanı başında rahatsız edici sinekkaydı tıraşıyla Seyrüsefer Astsubayı Ali vardı. Uyandığını görünce sarsmayı bıraktı. Recep kalkmamak için belki bin kere incelediği kamarayı seyretmeye başladı. Alçak dar kapılar, küçültülmüş mobilyalar, her türlü boşluğu kullanmak için geri zekalıca köşelere tıkıştırılmış raflar ve dolaplar. Her şey birbirine bağlıydı. Yer çekimi kaybına karşı yere sabitlenmiş küçük masalar, masalara sabitlenmiş aletler ve tabi ki aletlere göbeklerinden bağlı insanlar.

Gemi aslında bir konserve kutusuydu. Sadece dış gövdeye renkli, ev kadınlarının aklını alacak etiketi yapıştırmayı unutmuşlardı. Gemiyi tasarlayan bilim adamları, bilimin ulaştığı son nokta dedikleri bu zırvalığı orduya törenle teslim etmişlerdi. Herkesin hayran olduğu bu metal yığını gerçekte dokuz insan evladını sardalye misali istifleyen ordu konservesinden başka bir şey değildi.

Recep bütün huysuzluğuna rağmen sonunda ranzadan kalktı. Kendi kendine söylenip giyinirken kapıda Abdullah belirdi. Tulumu ve üzerine bağlanan malzemeler ile hazırdı. “Gardaş, geciktik” deyip gitti. Recep de peşi sıra çıktı. Yolda tulumunu üzerine geçirirken söylenmeye devam etti. Diğer gruba yaklaşık yarım saat takmışlardı. Bu hafta ikinci defa oluyordu.

Hava kilidine geldiğinde Abdullah giyinmişti. Recep’in dış ortam giysisiyle Teknisyen Üstçavuş Murat bekliyordu. Yüzündeki çokbilmiş asker ifadesi ile geç kalmaları konusunda konuşmaya başladı. Recep en az kendisi kadar ağır olan giysiye girmeye çalışırken teknisyenin iğneleyici sözlerini duymazdan geldi. Hepsi birbirinin aynıydı. Disiplinle, kuralla, düzenle bozmuşlardı. Giysiye girdikten sonra gerekli bağlantılar başlığına takıldı. Son kontrollerden sonra başlığın ekranı tanıdık işaretlerle aydınlandı. Başlangıç kontrol yazılımı çalışınca teknisyene ve Abdullah’a tamam işaretini verdi. Bir başka mesai için her şey hazır görünüyordu.

Hava kilidinin önünde yerlerini aldıklarında temiz odanın kapısı mekanik gürültülerle açıldı. Temiz odaya girip yerlerine geçince kapı gerisin geriye kapandı ve temizleme, arıtma işlemi başladı. Geminin içi ile geminin dışını birbirine karıştırmamak gerekiyormuş. En doğrusu içerisinin içeride, dışarısının dışarıda kalmasıymış. İşlemi ona beyaz önlüklü, yarım akıllı bilim kadınlarından biri böyle açıklamıştı.

Temiz oda sürecinde üzerine baktı Recep. Milyon liralık kıyafetiyle oturuyordu. Erzincan’dan taş ustası olarak buraya gelmişti. Bundan on yıl önce böyle bir iş yapacağını söyleseler hayatta inanmazdı. Böylesi muazzam maaşlı bir iş ve böylesi muazzam bir işkence. Bu işkence bitince gerçek havaya, gerçek yemeğe kavuşacaktı. En önemlisi ailesini tekrar görecekti. Karısı ve üç çocuğunu itiraf etmese de özlemişti. Çok fazla yüz vermeye gerek yoktu. Yine de bütün bu sıkıntı ve tehlike onlar içindi. Geriye belki birkaç sefer daha kalmıştı. Sonrasında ver elini emeklilik.

Recep için çocuk bereket demekti. Mesela bir erkek çocukları daha olsa fena mı olurdu. Eve neşe ve bereket gelirdi. Ama bir şekilde üçte durmuşlardı. Karısından şüphelenmiyor da değildi hani. O çokbilmiş doktorlarla ne konuştuğunu Allah bilirdi. Kadınlarla doktor gibi okumuş taifenin dilinden, şerrinden korkulurdu. Böyleleri gösterişli laf salatası ile adamı saniyesinde uyutup, istediklerini yaptırırlardı.

Büyük çocuğu erkekti. Liseyi bitirdikten sonra geçen yıl evlendirmişti. Artık torun zamanı da gelmişti hani. Ortanca ise kızdı. Hamarattı. Akıllıydı, kafası hesap kitaba yatkındı. Okuyordu ama elbet hayırlı bir kısmet çıkardı. Esas küçük oğlanın derdi vardı. Bu sene meslek lisesini kazanmıştı. Onu üç yıl okutacak ve evlendirecek kadar parayı denkleştirmek lazımdı. Sonrası ver elini tatlı emeklilik hayatı. Belki de köye geri dönerlerdi. Hayatın bütün cefası, tehlikesi emeklilikte rahat yüzü görebilmek için değil miydi? Yoksa aklıselim kaç kişi binerdi bu konserve kutusuna.

Dış hava kilidi gürültüyle açıldı. İçeri dış ortam sıvısı dolmaya başladı. Tamamen dolup basınç eşitlenince kapaklar açıldı. Abdullah ile Recep ağır hareketlerle dış ortama süzüldüler. Dışarısı neredeyse zifiri karanlıktı. Başlık ışığının aydınlattığı bir iki metreden sonrası adeta yokluktu. Birkaç saniyede bir yanan geminin baş ve kıç çakarları etrafı aydınlatsa da karanlığı delmeye yetmiyordu. Dış ortamın saniyede iki, üç defa tekrarlayan gel git hareketiyle sağa sola sallanıyorlardı. Recep içinde oldukları kahrolası durumu düşününce elinde olmadan ürperdi.

Giysilerin çelik halatlarını geminin dışındaki güvenlik makaralarına bağladılar. Bağlanınca geminin dört bir yanındaki spotlar yandı. Geminin dış yüzeyi burada geçirdiği iki aydan sonra iyice kararmıştı. Üzerindeki yazılar, işaretler artık okunmuyordu. Gemi kanalın iç yüzeyine sabitlenmişti ama sallanması bir türlü bitmek bilmiyordu.

Kılavuz halatlarda süzülerek çalışma sahasına ulaştılar. Kara zıkkım iyice temizlenmiş, kenarlarda az miktarda kalmıştı. Çalışmaya başlayacakları sırada haberleşme kanalında gemi kaptanı Devrim Üsteğmen’in sesi duyuldu. “Recep hadi koçum, temizle kütleyi de kurtar bizi buradan.” Kan yine beynine sıçradı Recep’in. Ukala dümbeleği kasıntı subay kaç yaş küçüktü ondan. Kendi kendine sayıp sövünce sakinleşti, derin bir of çekti.

İş basitti. Kırıcılarla zıkkımı ayırıyorlar, alete bağlı süpürge de zıkkımı emiyordu. Kalanı gemi hallediyordu. Zararlı kısmını çıkarıp sakladıktan sonra posasını dışarı atıyordu. Zararlı kısmın etrafa yayılıp dikkat çekmemesi için de olası artıkları gölgeleyen kimyasallar gemiden salınıyordu. İşin numarası zıkkımı etrafa bulaştırmadan temizlemekti.

Bir iki saatlik çalışmadan sonra temizlik bitmişti. Birkaç numune alacaklardı. Gemideki bilgisayar numuneleri kontrol edip, gidip gitmeyeceklerine karar verecekti. Son kontrol de dışarıda yapılacaktı. “Buraya girmekten ölesiye korkan beyaz önlüklü zurnalar. İşlerini her halta nane orduya yaptırıyorlardı. Ordu da bana. İt ite, it kuyruğuna.” Diye söylendi Recep.

Örnekleri gemiye yolladıktan sonra tarama sırasında daha fazla parça gerekirse diye beklemeye başladılar. Abdullah pek sevdiği türküleri dinlemeye başladı. Recep ise vakit geçirmek için gözlerini kapatıp, kendini takılı olduğu halatta asılı bıraktı. Neredeyse yer çekimsiz olan ortam oldukça dinlendiriciydi.

Recep uykuya yeni dalmış, gözünün önünde emeklilik, sigara ve çaylar uçuyordu ki kıyamet koptu. Her şey birbirine girdi. Halatlara bağlı bir oraya, bir buraya savrulmaya başladılar. Recep ağır dış ortam giysisinin içerisinde tepe taklak sürüklenmeye başladı. Sarsıntılar birkaç kalp atımı sonra yavaşladı. Sonra da durdu. Tam her şey sakinleşmişken geminin bağlı olduğu halatlardan biri büyük bir gürültüyle koptu. Gemi bağlı olduğu diğer yüzeye şiddetle çarptı. Geminin savrulmasıyla ona bağlı Recep ve Abdullah de peşi sıra savruldular.

Abdullah hızla geminin yüzeyine çarptı. Peşinden halatlara takılı kırıcılar da ona çarptı. Gemi gerisin geriye savrulduğunda bu kez de Abdullah kırıcılara çarptı. En sonunda geminin sallanması bittiğinde Abdullah halatın ucunda hareketsiz yüzüyordu. Recep seslendi ama cevap gelmedi. Abdullah’ın başına bir şeyler gelmişti.

Recep arkadaşının yanına giderken haberleşme kanalında gemidekilerin konuşmaları yankılanıyordu. Pratisyen doktor onlardan haber almaya çalışırken, Üsteğmen gemidekilere emirler yağdırıyordu. Recep arkadaşının yanına ulaştığında gemiden sızan maddeyi fark etti. Tankları delinmiş, sızdırıyordu. Geminin etrafında kara madde birikmeye başlamıştı.

İşte o anda gördü Recep onları. Fısıltıyla, kulaktan kulağa anlatılanları duyardı. Çalışma ekranlarında, kitapçıklarda görürdü. Kısaca katiller derlerdi. Recep Abdullah’ı gemiye çekiştirmeye çalışırken çıkageldiler. Eli ayağı birbirine dolandı. Öylece baka kaldı.

Spotların aydınlattığı kadarıyla damarın nerdeyse tümünü kaplamış geliyorlardı. Yüzlerce belki de binlercesi vardı. Yarı saydam dış yüzeyleri mordu. İçlerinde ise daha koyu, hatta kırmızıya çalan mor çekirdekleri vardı. Adeta morun her türlü tonu onlara doğru uçuyordu. Dış yüzeyleri sürekli kıpırdayan dokunaçlarla kaplıydı. Yazılanlara göre dokunaçlar onların sonu demekti.

Aralarındaki mesafe tükenirken Recep, Üsteğmen’in gürlemesi ile kendine geldi. “Yürü be adam. Öldüreceksin topumuzu!” Recep kolundaki düğmeleri kırmak istercesine vurunca makara onları çekmeye başladı. Recep ile Abdullah süratle hava kilidine girdiler.

Teknisyen onları gemiye alıp, üzerlerindeki zımbırtıları çözerken, yanlarına doktor niyetine verdikleri doktor çömezi Abdullah’la ilgilenmeye başladı. Giysisinin başlığını çıkartınca yere kan akmaya başladı. Bir şekilde sarsıntıda kafasını başlığın içerisine çarpmış olmalıydı.

Giysisinin diğer parçalarını çıkartırken Recep eline bulaşmış olan kana baktı. Gülsün mü ağlasın mı bilemedi. Bunları düşünürken gemi sarsıldı. Katiller gemiye yetişmiş saldırmaya başlamışlardı. Programlandıkları gibi dış gövdeyi delmeye çalışıyorlardı. Gövde dayandığı sürece yaşayacaklardı.

Recep korkuyla komuta odasına koştu. Üsteğmen kumandaya geçmişti. İkinci kaptan Teğmen Burak da ona yardım ederken, Ali Astsubay ise geminin savunma sistemi ile uğraşıyordu. Recep olduğu yere çöküverdi. Mürettebat ise bir taraftan gemiyi uçuruyor, diğer taraftan da bir çözüm arıyordu.

İş Ali Astsubaya kalmıştı. Onun görevi gemiye bağışıklık sistemince zarar verilmesini engellemekti. Esas yöntem onlar çalışırken saldıkları kimyasalları kullanmaktı. Ali Astsubay komut ile kimyasalları saldı. Herkes nefesini tuttu. Geminin dört bir yanından bu iş için tasarlanmış gölgeleyici püskürdü. İşe yararsa katiller başkalaşmış madde olarak algıladıkları gemiyi artık göremeyeceklerdi. Onlar beklerken geminin yüzeyi eğilip bükülüyor, içeride gıcırtılar şimşek gibi patlıyordu.

Saatler gibi gelen dakikalardan sonra sesler azalmaya başladı ama durmadı. Katillerin bir kısmı halen saldırmaya devam ediyordu. Kaptan “Başka çare kalmadı. İkinci kademe savunma sistemini kullanalım. Müşteri riskleri biliyor ve kabul etti. Benim görevim öncelikle gemimi ve mürettebatımı korumak.” dedi. Ali Astsubay savunma sistemini düzenleyen ekranlara döndü. Üçten geri sayarak savunma sistemini çalıştırdı.

Ali Astsubay bilgisayarla çalışmaya devam ederken dış gövdeden gelen sesler azalmaya başladı ve bir iki dakika sonra sustu. Astsubay verileri inceleyip raporunu verdi. “Saldırı sona erdi. Etrafımızdaki katil hücrelerin tamamı etkisiz hale getirildi. Dış ortama verilen hasar kabul edilebilir sınırlar içerisinde.”

Kaptan derin bir nefes alıp koltuğuna yayıldı. Katillerden kurtulmuşlardı. Herkesin yüzü gülüyordu. Doktor da Abdullah’ın muayenesini bitirdiğini, korkulacak bir şey olmadığını söyledi. Her şey yoluna girmişken Murat Astsubay hasar raporunu getirdi. Yüzler yine asıldı. Haberleşme ve izleme sistemi zarar görmüştü. Yerlerini bildiremedikleri için yardımsız çıkış yapmaları gerekiyordu. Gemiyi dışarıdan direk alamayacakları için acil çıkışa kendi başlarına gideceklerdi.

Kısa bir istişareden sonra rota belirlendi ve gemi yola çıktı. Tahmini varış süresi yaklaşık kırk beş dakika idi. Şansları dönmüştü. Yolculuk tahmin edildiği gibi kırk beş dakikada ve sorunsuz bitti.

Herkes komuta odasına toplanmış dışarıyı izliyordu. Geminin spotları yandığında büyük metal çıkış göründü. Ucu fosforla kaplıydı. İçinde bulundukları karanlık ortamda spotlarla parlıyordu. Çıkışa girince dışarıdakilerin de haberi olacaktı. Gemi zarif bir hareketle çıkışın içine doğru süzüldü. Herkes nefesini tutmuştu. Belli ki birbirlerine söylemeye korksalar da herkes yeni bir sorun bekliyordu.

Çıkışın içerisinde yükselirken, hızlandılar. Dışarısı onları fark etmiş ve çekmeye başlamıştı. Geminin motorlarını susturdular. Yukarı doğru süzülmeye devam etti. Bir iki dakika sonra dışarıdalardı. Dönüştürme işlemi biter bitmez özgür kalacaklardı.

Gemi dönüştürme tankına alındıktan sonra işlem sadece beş dakika sürüyordu. Mürettebat organik dönüştürme odasına geçecek ve burada bulunan dönüştürme tüplerinde geri büyütme işlemi yapılacaktı. Önce moleküler ayrıştırma yapılacak, ardından yapılan büyütme işlemi sonucunda moleküller gerçek ebatlarında birleştirilecekti. Yan etkilerden dolayı iki ile üç saat arası baygın kalacaklardı.

Dönüştürme sırasında üzerlerinde herhangi bir yabancı madde bulunmaması için dönüştürme tüplerine girerken tamamen soyundular. Herkes girince geri sayım başladı. Tüplerin ekranında kırmızı ışıklı sayılar yanıp söndü. “3, 2, 1” Birden sonra her şey dönmeye başladı, renkler birbirine girdi. Görüntüler bulandı. Hisleri köreldi. Ardından da karanlık geldi.

Recep gözlerini açtığında sağlık ünitesinde üzerine sağlık zımbırtıları takılı yatıyordu. Kalktı. Üşüyordu ve başı dönüyordu. Bu seferde ölebilirdi. Başkasının sağlığı için kendi hayatını tehlikeye atmak düpedüz salaklıktı. Kararını vermişti. Yeterince çalışmış, para biriktirmişti. Son noktayı koyup emekli olacaktı. Emeklilik fikri ona müthiş bir haz verdi.

Yüzünde güller açan mürettebat dinlenme odasında çay içiyordu. Abdullah’ın başı sarılı ama maşallah sapa sağlamdı. Recep de kendisine ikram edilen çayı süratle bitirdi. Üşümesi, baş dönmesi geçmeye başlamıştı. Var mıydı çay gibisi? Hemen ikincisini doldurdu.

Çayını içerken Kaptan kalkıp yanına geldi.

“Kanserli kütleyi tamamen temizlemişiz. Acil çıkış da gerçekleştirsek işlem başarılı olmuş. Başka sefer olmayacak. Sarsıntılar ise hastaya verilen sakinleştiricinin etkisini yitirmesinden olmuş.”

Recep için zaten son seferdi. Gereksiz ayrıntılar ise hiç ilgisini çekmiyordu. Ne elin adamının içinde akıl almaz riskler, ne de zengin çocuklarının çokbilmişlikleri olacaktı. Kaptanın konuşmasını bitirip başından gitmesini beklerken genç subay muzipçe güldü.

“Recep senin de ağzın amma sıkıymış. Kaç haftadır birlikteyiz. Kutlarım. Allah analı babalı büyütsün. Dördüncü olacak değil mi?”

Recep bir an subayın ne saçmaladığını anlamadı. Boş boş yüzüne baktı. “Dördüncü olan ne kaptan?” diyebildi ancak.

“Sanki bilmiyorsun Recep. Kaza haberini alınca karın aramış. Hamile olduğunu söylemiş, bizim çocuklardan seni sağ salim getirmelerini istemiş.”

Bu sırada herkes kalkıp Recep’i kutlamaya başlamıştı. Onun ise başından aşağı kaynar sular dökülüyordu. Bir çocuğu daha olacaktı. En az on küsur yıl daha para harcayacaktı. Olduğu yerde donup kaldı. Zar zor ağzını açıp konuştuğunda kimse anlamadı ağzından çıkan kelimelerin manasını:

“Gitti emeklilik! Hay ben böyle bereketin içine . . .”

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

Halktan Halka Halk

Ellerine sağlık Kadir Yiğit Us yazdı;


BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

TÜRK HALK ROBOT FABRİKASI:

“Halktan Halka Halk”

İVEDİ, UMUMA:

Mesele: Sevgi Robotu Habib Modeli

3453:20:4:03:45

Alimlerimizce şeriati hendese ile ve “Tüm aleme muhabbet” düsturu ile mamul edilmiş Sevgi Robotu Habib modellerimizden Elif-Lam-Mim-19, yaradılanı yaradandan ötürü sevmek üzere Kadir-i Mutlak’a dair malumatla donanmuş idiyse dahü, fitrenin zengini ve fakiri şart kıldığı neticesine varup, varduğu bu küfri neticeyi umum ortasında 90 desibel ses hacmüyle bağırıp, yaradanı inkar eyleyüp, ardından şeriat zabıtı modellerimizin bildirdiği üzre “Yaradan yoksa dahü ben ümmeti severüm” ve dahi “Kıblem Yaradılan” deyu çığırıp, şeraiti hendese tahayyül ve tahlil hendese meseleleri tezahür eylerken zabıtlarımızca yakalanmıştır. Zabıtlarımız mevzubahis hendese sorunlarının, Yüce Yaradan’ın hikmetiyle olacak, yaradılanı sevme programına zarar vermedüğünü tespit edüp geçici hafıza sorunları yaşamuştur. Konu hakkındaki kıymetlü tercühlerünüz beklenmektedür.

EK:

Model Malumatı:

Ten: Pembe

Çakşır: Siyah

Cepken: Siyah

Göynek: Yeşil

Cihazlar:

Tespih, Kuşak, Takke, Yalımlı Gökkuşağı Seccade


TERCÜHÜNÜZ:

İZALE TAHAVVÜL TAHKİKAT


YENİ MODELLERİMİZ:

Habib Yunus: “İlim kendin bilmektür”

Habib Sina: “İlme İltifat”

VE KÜÇÜK MODEL ARZU EDENLER İÇİN

Habibe Ayşe: “Habibe Ayşe Sünnettür”

Salı, Temmuz 29, 2008

Bir hava alani macerasi

Hava alanina cok erken varmak cok sacma bir is olsa da baska pek bir sansim yoktu. Musteri resmen kapidisari etmisti beni, yarin devam ederiz, sen de evden calisirsin diye.

Kendime bir duble espresso alip bulabildigim bir bos masaya yerlestim ve laptopumu actim.

Hizlica etrafta bir WiFi noktasi olup olmadigina baktim - pek sansim yoktu bu gun. Parayla korkunc ucretlerle servis veren haydutlardan bolca vardi ama...

Kismet'i calistirip bir ne var ne yok tarayalim dedim ve arastirmaya basladim. Cok surmeden bir takim kendini duyurmayan servisler yakalamaya basladim.

Hizlica SSID'leri kesfedip bir bir durtuklemeye basladim bunlari. Cogunlugu yerel ve pek iyi korunmamis sirket aglariydi - ne zaman ogrenecekler bu insanlar yerel aglari WiFi'ye yayinlamak boru degil, sonucta ozellikle hava alani gibi bir yerde insanlarin kisisel bilgileri son derece kolayca calinabilir!

Artik internet baglantisi degil de daha cok meraktan saga sola bakinmaya basladim, EasyJet, BMI, Ryan Air, birkac adi bilinmez yerel havayolu sirketi derken aniden bir baglanti ilgimi cekti: "Galaktik Yolculuk".

Birilerinin espri anlayisi benimkiyle ayni diye dusunerekten bu aga kendimi dikkatlice bagladim. Muhtemelen herhangi bir sistem yoneticisi beni rahatca yakalayip zaten kucuk olan hava alaninda hizlica bulabilirdi ama laptopumun guvenliginin makul derecede saglam oldugunu dusundugumden pek dert etmedim - tabii ki hava alani guvenligi elemanlarinin beni dove dove disari atmasi hos olmazdi ama boyle bir olayin olasiligi hayli dusuk diyerekten... Insanoglu arada bir riske atmali kendini. Hos - bende bu habirebir olan bir sey ama, zannedersem daha cok kendi hayatima pek onem vermedigimden kaynaklanan bir sey bu.

Hizli bir ag taramasi bana birkac tane web sunucusunun oldugunu gosterdi, ben de hadi artik, bundan sonra ne olacak diye Firefox'umu acip sansimi denedim: http://www.galaktikyolculuk.com

Ve karsimda aniden ilginc bir web sayfasi vardi. Anlamadigim bir dilde, anlamadigim garip bir karakterler ekranimi doldurdu aniden. Ekranda karsima gelen renkler kesinlikle dunyadaki web sayfasi standardlarina pek uymuyordu, pembe-mor bir arka plan ustune kirmizi-sari karakterler asagidan yukariya dogru akiyor gibiydi, sanki tepetaplak bir sayfa okuyordum. Once bir sysadmin'in sakasi zannettim bu isi; bazi insanlar aglarina izinsiz baglananlara resimleri tepetaklak etmek veya butun linkleri Goatse adamina yonlendirmek gibi sakalar yaparlar. Sistem yoneticilerinin espri anlayisinin diger insanlardan farkli olduguna kesinlikle eminim - onca sene bilgisayarlarla bu kadar hasirnesir olmak insanlari biraz degistiriyor bence, ben de onlardan biriyim sonucta ve bu tur sakalar benim de cok hosuma gider.

Ote yandan bu biraz daha farkli gibiydi.

Gercekten farkli.

Dikkatlice sayfayi inceledim. Sanki bu sayfa bir insanin gozler icin tasarlanmamis gibiydi. Acaba....

Hizlica sayfanin kodunu actim, HTML gibiydi ama karakterlerin grafiklerden olustugunu farkettim, UTF8 degildiler - UTF8 butun dunyadaki dilleri iceren bir karakter tanim tipi, artik biliyorsunuz, hikayeye devam - ve linklere hizlica baktim ve diger ekranda sirayla linkleri acmaya basladim. Bir suru baska garip renklerde garip >karakterlerle dolu sayfalar ekranimi doldurmaya basladi.

Saskinca saga sola klikleyerek gecen bir bes dakikadan sonra aniden karsimda hava alaninin bir plani vardi. Renkler tumuyle yanlisti ama yine de cevremdekileri taniyabilecegim bir plandi bu. Sanki yolculara ne nerede gosteren planlara benziyordu. Dikkatice incelemeye basladim bu plani. Hizlica bu resmi PDA'ma transfer ettim, laptopu kapattim ve haritada isaretlenmis noktalari dolasmaya basladim.

Cogunlugu tuvaletler, cafeler gibi yerlere denk geliyordu. Ancak bir garip karakter uzerinde hic bir sey olmayan bir kapiya isaret ediyordu. Cevreme hizlica bir baktim, henuz kimsenin dikkatini cekmis gibi degildim. Kapi kolunu soyle bir yokladim, sonra hizlica asildim ve... Acildi, ben de kendimi oteki tarafina attim!

Bir koridordaydim. Cok uzun degildi ama bir on metre kadar gidiyordu ve benim oldugum taraf ile karsi tarafin aydinlatmasi farkliydi, daha cok ultraviolet gibi, garip bir rengi vardi. Yavasca yurumeye basladim, kalbim gum gum gum atiyordu. Koridorun ortasinda biraz durup nefes aldim, kalp atisimi duyamayana kadar kendimi sakinlestirmeye calistim. Zihnimde heyecanin yerini merak almaya baslamisti. Kulaklarimi kabartarak yavas yavas ilerledim koridorda ve sonuna geldigimde koseyi dondum ve etrafima bakindim ama gozlerime inanamiyordum!

Karsimda baska bir hava alani bekleme salonu vardi! Renkler, isiklar, hersey cok farkliydi. Etrafimda organik kupa sekline benzer cisimler, havalarda ucusan isildaklar, kuyruklari kontrol altinda tutacak ipler... Ve isin en garibi, salonun uzak tarafinda bir takim insanlar.. Hayir, insan demek yanlis, hominidler demek daha dogru olur, ya da insansilar? Geri planda cok hafif bir Elvis sesi, Jailhouse Rock'u soyluyordu.

Artik emindim. Elvis olmedi, gercekten yurduna temelli goc etti...

Cok dikkatlice gerisin geriye koseyi geri dondum, koridorun sonuna dogru kosmaya basladim ve kapiyi hizlica acip arkamdan kapattim.

Hizli bir kontrol - hala kimse bana bakmiyordu. Yavas yavas kapidan uzaklastim, bir cafe'ye yoneldim ve kendime bir duble espresso daha siparis edip ilk buldugum koltuga yigildim. Ve laptopumu acip bu cumleleri yazdim. Simdi bloguma yukleyip tekrar kapinin onune gidecegim. Eger benden bir daha haber almazsaniz, Elvis'in son konserinde beni bulabilirsiniz.

Bana iyi sanslar dileyin!

Çarşamba, Haziran 04, 2008

Hitit Gunesi Podcast Bolum 5 - Yigit'in Intikami!

Yigit Kadir Us sonunda dayanamadi hakkinda atip tuttuklarimiza ve kicimizdan uydurduklarimiza ve eline mikrofonu alip... Sarki soylemeye basladi! Imdaaaat! Kurtarin beniiii!

Cuma, Mayıs 30, 2008

Jumper - bir film yorumu

(Not: Bu yazinin cok az farkli bir halini Cumartesi sabahindan itibaren Hitit Gunesi Podcast'indan dinleyebilirsiniz.)

Jumper bir 2008 yapimi bilim kurgu filmi.

Basrolde Hayden Christensen ve Samuel L. Jackson oynuyor. Geri kalan karakterlerin pek onemi yok.

Filmin ana temasi bir yerden bir yere teleport edebilen birisi ve onu oldurmek icin pesinden gelen bir gizli orgut hakkinda.

Once filmin hakkinda biraz bahsedelim:
David Rice adli delikanlimiz bir yerden bir yere ziplayabildigini, yani teleport yeteneginin oldugunu kesfediyor. Mutsuz yasamindan ve evinden kacarak her 15 yasindaki gencin yapacagini yapiyor, banka soymaya basliyor.

Samuel L. Jackson amcamiz bu filmde kotu adami oynuyor ve banka soyan ziplangac delikanlimizin pesinden kosuyor ama amaci Ziplayicimizi hapisaneye atmak degil, oldurmek cunku kendileri Paladin oldugundan Tanri'nin yeteneklerine sahip kisileri oldurmek ana amaclari yasamda.

Filmin konusu gercekten ilgincti. Filmin kendisi Steven Gould'un ayni isimli kitabindan uyarlama ancak goruldugu kadariyla Hollywood gene uyarlama isini kitabin veya hikayenin ama temasini alip uzaktan yakindan alakasi olmayan bir filme cevirmekle tanimliyor. Kitabin orjinalini okumadim ama anladigim kadariyla kitap ile pek alakali degil basi benzer olsa da.

Izlemeyenlerin zevkini kacirmamak icin filmin ana temasindan bahsetmeyecegim ama yorumlarim aha soyledir:

Hayden Christensen aktorlukle alakasi olmayan odun suratli okuzun birisidir.

Bu adamin Star Wars serisindeki oyunculugunu George Lucas'in boktan yonetmenligine ve senaryosuna vurmustum ancak oyle gozukmekte ki delikanlimiz gercekten bir odun. Jumper filmi boyunca Hayden'i bir dukkan manken ile degistirsek filme daha cok ruh ve duygu katmis olurduk.

En vasat oyuncular bile Hayden'den daha fazla duygu ve his gosteriyor. Butun film boyunca Hayden'in oynadigi karakter niye kendisini bu kadar herseyden yalitmis diyordum ama... Sorun Hayden'de.


Gelelim Motherfucker-Samuel L. Jackson'a.
Samuel L. Jackson Kick-ass karakterini gene oynatiyor. Acikcasi Samuel L. Jackson iyi bir aktor ama uzun suredir bence herhangi bir karaktere girmektense sadece Samuel L. Jackson oynuyor, karakterleri cok uzun suredir ayni. Birkac sene once Jedi Jackson amca gorduk, simdi de Paladin Jackson amca goruyoruz. Acikcasi dini fanatik Paladin olayini cok guzel yansitiyor. Bizim gibi D&D oynamis adamlarin tanidigi, yobaz ve alternantif tanimayan paladinleri cok guzel bir sekilde oynamis Paladin Samuel L. Jackson.

Filmin geri kalani hayli manasizdi. Filmdeki karakter olarak bulunan tek diger ordan buraya ziplayan arkadasimiz hayli iyi bir performans vermis ve acikcasi bu karakter Hayden'e gore cok daha canli ve gercekci idi.

Hayden'in kiz arkadasi ise... Girmeyeyim. Surati sirin diye aktor secilmez ama gene de Hayden'le karsilastirilinca?

Acikcasi film bir cok yerde cocuk filminden oteye gidemiyor. Her nedense siddet miktar cok dusuk. Filmde o kadar cok patlama ve action sahnesi olsa da olen bir insan hatirlamiyorum.

Bir sahnede David Rice bir kamyonu bir savas alanina ziplatiyor. Kamera muhtemelen meksikali saskin bir adami ve yaninda David (yani Hayden'i) gosteriyor. Bir sonraki sahnede David kamyondan disari zipliyor ve bir tank kamyonu eziyor ancak kamyonun icinde kimse yok. Acikcasi konu olarak hayli karanlik ve gercekci sekilde islenebilecek bir firsat bosa harcanmis. Hayden'in karakteri yaptigi hic bir seyin acisini cekmiyor, cevresindekilere verdigi hasarlarin hic bir sekilde etkisi altinda kalmiyor. Bu buyuk bir hayal kirikligi.

Acikcasi baska kaynaklardan orjinal kitap hakkinda hayli guzel seyler duydum. Filmi de hic bir beklenti icerisinde olmadan izledigimden eglenecegimi ummustum ama ne yazik ki umitlerim bosa cikti.

Jumper. Izlemeseniz de olur.

Kayip Ciltler - Hitit Gunesi MiniMi Bolum 4

2007 Kasiminda hayli bir kayit yapmistim. Ayrica Eralp ve Mert'in kayitlari da var gene (bolumler 5 ve 6).

Netekim az once Bolum 7'yi kaydederken farkettim bunlari yuklemedigimi. Haliyle huzurlarinizda bendeniz, Hakan, Ingiltere'de elime gecirebildigim dergiler hakkinda konusurken... Yok yok, sayiklarken..

Hitit Gunesi Episod 4

Bolum 4 cikarttik ya, Libsyn bizim yuzumuzden yogun saldiriya ugramis. Super...

Eger podcatcher zimbirtiniz sorun cikarttiysa lutfen tekrar deneyin. Bolum 4 burada. Bolum 5 de hazir, haftaya huzurlarinizda...

Cuma, Mayıs 23, 2008

Hitit Gunesi Metacast 1

Cenem dustu de...
Ayricana Japonyadan bir animenin hit muzigi (Beck).
Linke klikleyiniz...

Hitit Gunesi Podcast 3

Inanilmaz bir sey.

Bu kayitlar aralikta, tam ben isten ayrilmaya calisirken yapildi. Mert, Eralp ve ben birkac saatten fazla sohbet ettik, havadan sudan konustuk, arada zevk aldigimiz temel sey olan BK ve cevresinde ucunda kalan seylerden bahsettik.

Aradan aylar gecti. Sonunda ben kicimi kaldirip bu geyiklerin ise yarar bir kismini kestim bictim bir araya getirdim, kaydettim.

Aradan yine aylar gecti. Ben artik yeni bir sehirde, yeni bir iste calisip yasamima yeni bir yon sokmaya calisiryordum. Hala kayitlar laptopumda durduklari yerde durmaktan oteye gitmiyorlardi.

Ancak, sonunda ben kicimi kaldirdim. Bu gun 3. episodumuzu Libsyn'e upload ettim.

Sirada 4. episod var, hazir, herseyi bitmis, upload edilmis durumda ve haftaya gelecek, ozel istek olursa daha erken.

Belki bu kadar uzun surmedi, belki sadece birkac aydir diskimde bu dosyalar ama bana 6 ay gibi geliyor, muhtemelen de o kadar surdu. Gercekten, inanilmaz bir salakliktir bu.

Sirada Eralp'in MetuCon'da yaptigi soylesiler var. Mert bu hafta sonu Londra'ya geliyor, hersey iyi giderse bulusup bir takim kayitlar yapmayi planlamaktayiz. Kisacasi bundan sonrasi daha iyi olabilir, daha hizli olabilir.

En azindan benim umidim budur. Yaratici insanlariz ama yaratmaya enerji bulamiyoruz. En azindan benim sorunum bu. Simdi gidip biraz daha calisayim, yatmadan once de biraz scifaiku yazmaya calisip kendime gelirim en azindan!

Butun linkleri kacirdiysaniz aha surdan dinleyebilirsiniz.

Saglicakla...

Perşembe, Mayıs 22, 2008

Star Wars the Exhibition

Star Wars Exhibition, Brüksel,
16 Şubat - 1 Haziran 2008

Daha önce hiç böyle şeyler görmemiş biri için heyecan verici bir olay. Ne göreceğini de tam olarak kestiremiyorsan hele fikir iyice insanın içini pır pır ettiriyor.

Bu sergi ilk olarak Lizbon'da açılmış. Çok tutulmuş, şimdi de dünyayı dolaşıyor. Benim gibi meraklılara Star Wars olayını bir kez daha sevdirmeyi (biraz da bu uğurda para harcatmayı) amaçlıyor. Para harcamayı zaten göze almışım, içeride neler olduğunu bir an önce görmek istiyorum.

Doğal olarak bu kadar heyecan, şişmiş, balon olmuş bir beklenti de doğruyor. Sonunda tüm olaya burun kıvırma, beğenmeme, bir hor görme oluşabiliyor. Madem tüm bu zaafların ortaya çıkabileceğinden iyi kötü bilinçliyiz, onları geri plana iterek gözlemlerimi aktarayım.
Sergiye Star Wars olayının bilincinde, hatta kitap nevinden her yeni ürünü yakından takip eden bir arkadaşla gittim. Bilgisi filmlerle sınırlı biri olan bendenizi cahil kaldığım noktalarda aydınlatacağını umuyordum. Nitekim çok da işe yaradı.

Sergi salonuna girerken güzel bir karşılama vardı. Giriş holüne gerçek boyutlarında bir Naboo N-1 Starfighter yerleştirilmişti ve gemi sarı bir zerafetle önümüzde duruyordu. Doğrusu düşündüğümden daha küçüktü ama yine de keyifli bir karşılamaydı. Kokpitte bir çocuk mankeninin oturduğunu herhalde söylememe gerek yoktur.

En baştan söyleyeyim, sergide fotoğraf çekmedim. Hatta merceği oğlumun parmak izleriyle dolu dijital kamerayi yanıma bile almadım. Pek de hata etmemişim çünkü tümü loş bir ortamda hazırlanmış sergide ne çeksem çıkmazdı. Pişman değilim. Ama öteki arkadaş bir kaç fotoğraf çekti, ama fotoğrafları ondan bir tülü alamadığım bu resimsiz, yavan yazıyla idare edeceksiniz.

Biletleri kestirip serginin derinlerine yöneldiğimizde yolumuzu iki Stormtrooper kesti ve aralarından sızan ufak tefek bir adam Yoda'nın posteriyle fotoğraf çektirmek isteyip istemediğimizi sordu. Stormtrooperlara yan gözle bakarak adama nasıl hayır diyeceğimizi düşünürken ortama aniden katılan Darth Vader bizim fotoğrafçının elinden seri hareketlerle sıvışmamıza yardımcı oldu. Ona müteşekkiriz.

Odalara bölünmüş sergi alanının ilk odası bütünüyle birinci bölümdeki pod yarışlarına ayrılmıştı. Pod yarışı sahneleri Tunus'da çekilmiş. Çöle gerçek boyutlarında podlar kurulmuş ve ilgili sahneler orada çekilmiş. Doğrusu pod yarışı sahnelerinin nasıl çekildiklerini görmek sahnenin kendisinden çok daha ilginçti.

Asıl boyutlarındaki podlara filmin çekimlerinde kullanılan seyirci oturakları gibi aksesuarlar da eşlik ediyordu. Filmde fonda sesleri duyulan ve küçük renkli noktalar olarak görünen seyirci yığınlarının aslında renkli pamuk topakları olduğunu öğrenmek de oldukça matraktı.

Her odada sergilenenler, filmden ilgili sahneleri ve o sahnelerin nasıl çekildiklerini anlatan kısa filmleri gösteren videolarla destekleniyordu. Üşenmedim tümünü seyrettim. Kısaydılar, ama konuyu başarıyla özetliyorlardı.

Toplam altı ya da yedi odadan her birinin teması filmin başka bir öğesiydi: Naboo mimarisi, Ewoklar, Jabba the Hut, Darth Vader, Jedilar vb. Örneğin Return of the Jedi'da Jabba the Hutt kuklasının her bir köşesini başka bir adamın hareket ettirdiğini, kuyruğunu da kuyruğun içine girmiş bir cücenin idare ettiğini bilmiyordum. Jabba the Hutt'a (ve onu tasarlayanlara) saygım arttı.

Serginin bitiminde meraklılarına jedi kostümleriyle resim ve film çekme olanağı vardı. Film çekimleri özellikle eğlenceliydi. Darth Vader'la Obi Van Kenobi'nin hangardaki çarpışmalarının bir parodisi niteliğinde benzer kıyafetler giyinmiş iki veledin aynı fon üzerinde kahkahalarla birbirlerine girmeleri görülecek bir manzaraydı.

Sergi çocuklara ve büyüklere yönelik oyuncakların, kitapların ve tişörtlerin satıldığı bir satış yeriyle sona eriyor. Çok uzun sürmeyen bir sergiden sonra ne yapacağını bilmeyenlerin de toplandığı bu nokta oldukça kalabalıktı. Meraklıları için en özenlisinden, en kabasına pek çok figür vardı.

Bir de saatli yapılan jedi gösterisi vardı. Ancak gösteri çok da etkileyici olmayan bir jedi kapışması ve bar bar bağıran bir sunucu nedeniyle pek cazip değildi.

Yeni nesillerin de iyi bilmesi nedeniyle sergi odalarında ağırlık yeni filmlerdeydi. Öte yandan eski filmlerin nasıl yapıldığını görmek daha etkileyiciydi. Koskoca imparatorluk kruvazörlerinin siyah tişörtlü bir adamın elinde bidilik bir maket olduğunu öğrenmek oldukça keyifli oldu.

Etkilendiğim diğer bir konu da bilim kurgu ve fantazi filmlerinde oynayan oyuncuların mavi bir perdenin önünde hayali yaratıklara mücadele verdiklerini görmekti. Buna da sıkı bir hayalgücü gerektiğine karar verdim. O insanlara da saygım arttı.

Sergiyle ilgili görüşlerim biraz karmaşık. Tek tek her odayı suratımda mutlu bir gülümsemeyle gezdim. Ama her nasılda pek yetmedi. Çok çabuk bitti gibi geldi.

Jedi gösterisi biraz zorlama olmakla beraber, sanırım çocuklar için etkileyiciydi.

İlk defa bir Star Wars sergisine gittim ve aktivitelerden değil ama serginin kendisinden etkilendim. Güzel bir deneyimdi. Ancak bir kez daha fırsat çıkar da böyle bir şeye gidecek olursam gitmeden bütün filmleri baştan sona bir daha seyredeceğim.

Cuma, Nisan 11, 2008

Alternatif Hayaller



Bu bir oyku degil ama Ent'in son yazdigi Tuzlu ve Kutulu uzerine guzel gelecek bence.

Her nedense bazi insanlar (ben dahil) bazi yerlesmis fikirlere, oykulere ve olaylara hayli bir yandan yaklasmayi seviyor. Ben bunu Turkiye'deki politik ortami Illuminati ve Chtulhu + eski tanrilar ile aciklamakla bulmaya calisirken Ent eski tarihimizde benzeri olaylarin nasil olacagini dusunmekte. (Hos, benim Illuminati olayi Hitit Gunesi'nin bir araya gelmesine yol acti ama hic bir sekilde tasarladigimiz net uzerinde oyun oynama olayini beceremedik benim hatalarim yuzunden, ote yandan bunca insani bir araya getirmek bana yeter. Ent ve Roulth'un yazdiklarini okumak bana fazlasiyla yetiyor. Tabii bir de podcastimiz var aylardir edit edip yayinlamam gereken ki kismetse yakinda(!) olacak (bu aksam, soz, yemin, ekmek carpsin).

Neyse, metacast olayini geceyim de olaya geleyim.


Bir netizen super bir olaya girmis. Steampunk Starwars.. Super de olmus.

Bu olay baskalarinin yarattiklarini taklit etmekten cok oteye gidiyor. Bir baskasinin fikrini alip kosturmak, bambaska yerlere gitmek. Telif haklariyla kisitlanmis yasamimizda eski oykuculerin hikayesini alip kendinden bir seyler katarak daha da zenginlestirmek fikri bazi insanlara ters geliyor. Oysa ki son birkac yuzyila kadar butun yazili veya sozlu edebiyat boyle gelismis, her anlatan bir seyler eklediginden eski oykuler bu kadar zengin ve etkileyici, bazen de biraz fazlasiyla gereksizce uzun (Beowulf'un ingilizce cevirisini elime alip yuksek sesle okumaya kalkistigimda 10 dakikada baymisti) eserler hep bir baskalarinin hikayelerini alip zenginlestirmekle olan bir sey.

En azindan ben bu Steampunk Star Wars gibi bir olay gorunce garip, sapikca bir zevk aliyorum. Keske ben de bu kadar yetenekli olsam diyorum. Bir baskasinin dunyasinda hic bir degisiklik yapmadan fanfic yazmak farkli, bir fikri alip ciddi bir sekilde degistirip farkli bir tat vermek cok farkli.

Cok yasa hayal gucu!

Salı, Nisan 01, 2008

Tuzlu ve Kutulu

İkinci hicri asırda Arabistan Yarımadasından, kimine göre meczup, kimine göre gayibin, Abdul Hazred ismi ile anılan âlim geçmiştir. Pek çok Batıni eser kaleme almış olsa da eserlerinin biri hariç hiçbiri kabul görmemiştir.

Okuyanların yüreklerine bin bir türlü korku illeti, zihinlerine ise cinnet tohumu salan, Divan-ı Azife ismiyle bilinen eser Batıni ilmi içün mihenk taşı olmuştur. Divanın ismi ve muhteviyatı hususunda münakaşalar devam etmektedir. Zira eserin bilinen sureti bulunmamakla beraber, nice batıni ilime merak sarmış âlim eserin tümüne veyahut bir kısmına sahip olduklarını iddia etmekte ve eserlerinde divandan bölümlere yer vermektedirler.

Garbdaki küffar illerinde de pek çok farklı isim ile bilinen bu divanın ehemmiyeti envai çeşit efsun ve sihirin yanı sıra âdemoğlundan önce arza hükmeden, kudema olarak adlandırılan mahlûkatı anlatmasıdır. Bu kudema taifesinin Ri’ye denilen okyanus suları altında kalmış şehirde yattıkları asırlık uykularından kalkarak kıyameti kendi elleri ile arza salacakları ve ahiretten önce âdemoğlunun sonu geleceği yönünde kehanetler bulunmaktadır. Mevzu bahis kehanetlerin hakikat ile en ufak bir münasebeti var ise soyumuzu büyük tehlikenin beklediği muhakkaktır.

Vak'a Nüvis Bekir Efendi

Müfredat-ı Batıni

Hicri 1075


Dokuz yüz otuz bir senesinin rabüevvel ayının son günlerinde, sittei servinin bitmesinden hemen sonra, hayırlara vesile olması için mübarek bir Cuma günü, alaca karanlıkta, Konstantiniye’nin incisi Haliç’teki Donanmayı Hümayun tersanesi iskelesinden haşmetli bir kalyon “Vira Bismillah”lar ile yelken açtı. Üç direkli, nice yiğidi barındıran, memur olduğu meşum vazifenin ağırlığı ile salmasının gömüldüğü boğazın karanlık sularında, usulca süzülerek Şehri Hümayundan ayrıldı.

“Neydi bu sefer ?” derseniz anlatmaya çalışayım. Kalyonun açılmasından takriben altı ay önce Hispanya Kraliçesi Marya’nın, ismi yedi sülalesine yetecek uzunluktaki elçisi, Konstantiniye’de bilinen kısa ismi ile Huan Carlos de Roberto, Kaptanı Derya Salman Paşanın huzuruna varıp, ayaklarına kapandıktan sonra, kaftanına yüz sürmüş bahriyelerini tarumar, tüccarı ser sefil eden bir mahluk için yardım dilenmişti.

İzzetli Salman Paşa önce elçiyi terslese de, bendenizin akıl sır erdiremediği siyaset ilminin gereği olacak ki, ferman yazdırarak mahlukun itlaf edilmesi için sefer tertiplenmesini emir buyurmuştu.

Elçinin anlattığına göre mahluk uzak, uğursuz bir adada ikamet etmekte olup, peşine değme küffar şövalyesi düşmüş, ancak Allahsız keferelerin cümlesi telef olmuştu. Bu nedenledir ki sefer defterine seçme yiğitler kaydedildi.

Seferde kimler yoktu ki. En başta yıllarını denize vermiş, nice muharebe görmüş, levend olarak katıldığı ocakta kaptanlık mertebesine erişen, deniz erbabı, kaptanlar kaptanı, denizlerin efendisi Hıdır Reis, Ocağın gururu 166. Orta mensubu, her biri adem ejderhası, başlarında çorbacıları Serdengeçti Musa Çavuş ile kırk sekiz yeniçeri neferi, Sarayı Hümayunun namlı müneccimlerinden şehla bakışları ile gaibi delen, sadece birkaç kalp atışı süresinde bulutların şeklinden, yıldızların konumundan, köpeklerin işemesinden ve dahi nice alametten mana ve hüküm çıkaran Gabir Mehmet Efendi, külliyen mürettebatı ve bittabii kalyonu her türlü şerr, kem ve habaisden sakınmak ile memur, pek muhterem Ünafi İdris Hoca ve tabi ki yaşanacak hadiseleri eksiksiz olarak Kaptanı Derya Paşa Efendimiz ile akabinde Sarayı Hümayuna nakledebilmek için ve az dahi olsa batıni ilmi hakkında bilgi sahibi olduğum için naçizane bendeniz, umumi kabul görmüş lakabım ile Vak'a Nüvis Bekir Efendi. Size aktaracağım kıssa esasen işte bu yiğitlere aittir.

Yolculuğumuzun gereksiz detayları ile sizi yormak, pek kıymetli vaktinizi ziyan etmek istemem. Bu nedenledir ki Akdeniz’de bordalayıp batırdığımız nice küffar gemilerinden, Devleti Ali Osmaniye adına kılıç vurup, yağma ettiğimiz Frenk, Ceneviz, Venedik ve daha nice ecnebi limanlarından, Akdeniz’den sonra açıldığımız huzursuz dalgaları ile bizi buyur eden okyanustan bahsetmeyeceğim. Hatta ve hatta zifiri suların çevrelediği ismi büyülü manasına gelen Ri’ye adasına yaklaştıkça, huzursuzlanan, cinlenmiş gibi hırlaşan mürettebattan da hiç bahsetmeyeceğim. Çünkü aktarmakta olduğum kıssa bu vakalarla alâkadar değildir.

Vukuatlı yolculuktan sonra nihai hedefimiz olan, nice deniz haritasında bulunmayan, bulunan pek azında ise gidilmemesi tembih edilen, Piri Reis’in haritasının en uzak ucunda, karanlık bir elif ile işaretli ada ufukta ortaya çıktı.

Adayı gören Gabir Mehmet Efendi gaipten haber alsa gerek kurşun yemiş gibi nara atıp yere devrildi. Aldığı havadisin ehemmiyeti ve dehşetinden olacak ki yerlerde debelenirken ağzından köpükler saçmaya, vücudu istemsiz olarak kasılmaya başladı. Gemi cerrahı anında müdahale etse de Mehmet Efendiyi dönüş yolculuğu için demir alana kadar kendine getirmek mümkün olmadı.

Mürettebatça uğursuzluk sayılan bu olayın akabinde ayak bastığımız ada bile denemeyecek kadar ufak kara parçası büyük bölümü deniz seviyesinin altında uzanan harabelerden ibaretti. Harabeler belli ki yeryüzünden silinmiş, unutulmuş medeniyetlerin eserleri idi. Zar zor ayakta duran duvar parçaları kadim yazılar ile bezeliydi.

Demir atınca Hıdır Reis derhal ihtiyaç duyulabilecek mühimmatın karaya indirilmesini emretti. Levendler atılıp sandıkları taşımaya başladılar. Bu sırada Ünafi İdris Hoca da gazanın mübarek olması için dualar okumaya, yiğitlerin maneviyatını güçlendirici telkinlerde bulunmaya başladı.

Ot bile bitmeyen karaya sandıkların indirilmesi tam bitmişti ki geminin sancak tarafındaki deniz kaynamaya başladı. Kabaran, kaynayan sular ile pis bir koku hasıl oldu. Aylarca hamama gitmemiş hane harapla çürümüş et kokusu arasında bir yerde olan koku yaşça küçük miçoların istifra etmelerine neden oldu. Hepimizi bir endişe hali aldı.

Denizin maviliği karanlık bir şekil ile karardı. Suyun altında oluşmaya başlayan zifiri karanlık ile adeta elim ayağım kesildi, kanım çekildi. Dizlerim bedenimi taşımakta zorlanır oldu. Endişe yerini dehşete bıraktı. Nedenini bilemediğim bu hissiyat beni esir aldı. Acz içerisinde güverteye mıhlanıp kaldım.

Ardından da kaynayan suların içerisinden dehşetengiz bir mahluk vücut buldu. Ortaya çıkan cehennem mahluku ile etrafa tarifi mümkün olmayan şer hissi yayıldı. İstifra etmekte olan miçolar kendilerinden geçip bayıldılar.

Karşımızda üç adem boyunda bir canavar vardı. Elleri ve kolları olsa herhangi bir adem evladı ile başka bir benzerliği yoktu. Derisi sümüksü ve yeşildi. Yer yer damara benzeyen yumrular fışkırıyordu. Sivri tırnaklı el ve ayak parmaklarının arası kurbağanın ki gibi perdeliydi. Sırtından çıkan kanatları vardı. Ancak canavarın en dehşet saçan yeri kafası idi. Tüy bitmemiş, üzeri damarlarla ile kaplı, yamru yumru kafası bir ahtapotu anımsatıyordu. Göz bebeği olmayan, aktan ibaret gözleri ve ahtapotun kollarına benzeyen ağzı vardı. Yılanvari hareketlerle sürekli kıvrılıp titreşen dokunaçlarının arkasında olması muhtemel ağzından garip homurtular çıkıyordu.

Mahluk etrafını şöyle bir süzdükten sonra cehennemin derinliklerinden gelen bir sesle kükredi. Ardından güneşi örten kanatlarını açtı ve üzerimize gelmeye başladı. O sırada Ünafi İdris Hoca’nın bağırışını duydum. Hoca gözlerinde yaşlar ile “Dabbet-ül Arz! Ahiret günü geldi çattı.” Diye bağırıyordu. O an anladım Abdul Hazred’in Divan-ı Azifesinde yazılan menkıbelerin doğru olabileceğini. Salavat getirip Yaradana sığındım.

Mürettebatın ekseriyeti feryat figan bağırırken hepsini Hıdır Reis’in gür sesi bastırdı. Yılları cenk alanlarında geçirmiş, tecrübeli kaptan mürettebata emirler yağdırmaya başladı. Onun sesi ile düşmüş olduğumuz dehşet ve gaflet halinden sıyrıldık.

Hıdır Reis’in emri ile kemankeşler öne çıktılar. Sefer hazırlıkları sırasında ecnebi işi çakmaklı tüfenglerin böylesi bir illeti alt edemeyeceği düşünüldüğünden 166. Orta’dan her biri menzil sahibi on üç kemankeş seçilmiş, yanlarına da sultana layık, pelenkten imal, temrenleri okunmuş oklar verilmişti.

Kemankeşlere salavat getirip, gülbank çektikten sonra, gaza niyetine, okunmuş temrenli oklarını mahluka serptiler. Ancak okların çoğu iblisin cevşen misali derisini geçemedi. Yeterli tesiri elde edemeyince kemankeşler okları alçaktan attılar ki hedefe güçlü vursunlar. Bu sefer okların çoğu mahlukata saplandı. Açılan yaralardan cerahate benzeyen yeşil renkli sıvılar akmaya başladı. Okunmuş oklar işe yaramış olacak ki mahluk acı içerisinde böğürerek durdu. Acısının verdiği sinirle de tepinmeye başladı.

Hıdır Reis kemankeşleri geri çekip Musa Çavuş ve serdengeçti yiğitlerini sürdü. En şehlevent, en dilaver yiğitlerden seçilmiş uşaklar önce kılıçlarını yalın eylediler. Ocak geleneğine uygun olarak kemankeşler gibi gülbank çekip, birbirileri ile helalleştikten sonra iblise kılıç çalmak için atıldılar. Bir anda mahlukun etrafı yeniçeriler ile çevrildi. Yiğitler ne kadar yaman kılıç vursalar da ahtapot bozması ucube, yaralarından fışkıran irine rağmen kılıç darbelerini bertaraf etmeyi, kaçınılmaz sonunu ertelemeyi başardı.

Cenk uzayınca, içi içine sığmayan, düşmanı kırmak gerekirse de şehitlik şerbeti içmek için yerinde duramayan Sarı Ahmet adlı levend dayanamayıp mahlukun üzerine vardı. Rumeli’nin İslimiye köyünden gelen, bıyıkları daha yeni terlemiş bu yiğit kapıya çıkıp ocağa kayıt olalı anca bir iki sene olmuştu. Lakin yandaşlarından en az bir kafa daha uzun olan Ahmet ocakta mermere çıplak elle tokat vurarak talim eden, bir sillede koca öküzü deviren, otuz batmanlık gürz sallayan bir adem ejderhası idi.

Ahmet nice yiğidin yerinden bile kaldıramayacağı gürzünü aman vermeden iblise savurmaya başladı. Sonradan İdris Hoca gürze bizzat okuyup üflemiş olduğunu iddia etse de bunun doğruluğunu öğrenmek mümkün olmadı. Mahluk bir anda yeniçeri yiğidinin azameti ve kuvveti karşısında sindi. Sarı Ahmet gürzünü saldıkça mahlukat böğürdü, mahlukat böğürdükçe Sarı Ahmet gürzünü saldı. Sonunda bacaklarında derman kalmayan iblis dizlerinin üzerine çöktü. Ahmet gürzünü bırakıp, ejder pençesi misali eli ile yaratığa öyle bir sille vurdu ki ayağımızın altındaki toprak titredi. Osmanlı tokadını yiyen iblis, iblisliğini unutup pıstı, olduğu yere yığıldı kaldı. Akabinde Ahmet Onbaşı besmele çekip teberine davrandı. Mahlukun kellesini bir çırpıda gövdesinden ayırdı. Cehennem kaçkını mahluk oracıkta, kendi sidiği içerisinde can verdi.

Böylesi bir yiğitlik karşısında hepimiz duygulandık, gözlerimiz ıslandı. Devleti Şahaneyi Osmaniye’nin kudreti, yetiştirmiş olduğu yiğitler ile de gururlandık. Hıdır Reis ise Sarı Ahmet’i mübarek alnından öpüp, onbaşı rütbesine terfi ettirdi. Yiğitliğinden ötürü de onu bir kese altınla ödüllendirdi. İblisin gövdesi şerre karşı oracıkta yakıldı. Kellesi ise tuza yatırılarak, okunmuş üflenmiş bir sandığa konuldu.

Hispanya’daki küffar taifesi bu zafer karşısında kıskançlığından olsa gerek, böylesi bir yaratığın öldürülemeyeceğini, katıldığımız seferin sadece bir hikaye olduğu, iblisin halen yaşadığı dedikodusunu yaymaya başladı. Ola ki böylesi bir söylence kulağınıza gelmiş ise sakın ha itibar etmeyiniz. Bendenizin bizzat şahit olduğum üzere o korkunç iblis itlaf edildiği gibi bet suratlı kellesi de zafer ganimeti olarak tuzlu ve kutulu Konstantiniye’ye gönderilmiştir.

Çarşamba, Mart 26, 2008

Bezirgan Efendi

Kararmış tahtaları, sokağa eğilmiş cumbaları ile taş döşeli sokakları örtüp güneşten sakınan ahşap binalar güruhunun arasında herkesin Bezirgân Âdem Efendi olarak çağırdığı zat belirdi. Attarlar çarşısının sokaklarını elinde bastonu ile ağır aksak arşınladı. Güneş sıcak yüzünü daha göstermeye başlamamış, yüzyılları geride bırakan şehrin sokakları insanlarla dolmaya başlamamıştı.

Âdem Efendi sokaktaki ahbaplara, konu komşuya selam ederek ekmek teknesinin önüne geldi. İşlemeli ahşap kepenkleri sahipleri gibi yıllara meydan okuyordu. Son on yıldır başının belası olan bel ağrısının nezaretinde asma kilitleri açtı. Nerdeyse boyu kadar olan kepenkleri dükkanın sağına ve soluna sabitledi.

Uzun yıllar önce Hakk’a yürüyen anasının söylediğine bakılırsa bu yaz Bezirgân Efendinin gördüğü seksen dokuzuncu yazdı. İlerlemiş yaşına rağmen işleri devredecek oğlu, damadı olmadığı için hâlen bir başına çalışıyordu. Ne kadar yorulmuş, bezmiş, aşınmış olsa da, her sabah gündoğumunun peşi sıra dükkanını açar, gölgeler uzamaya başladığında da kapatırdı. Bildi bileli bu dükkan böyle yürürdü. Babası da, ondan önce gelen dedesi de böyle çalışmıştı.

Âdem Efendi yavaş yavaş emtiayı içeriden çıkartıp yerlerine asmaya başladı. Kurumaya yüz tutmuş bir ağaç gibi iyiden iyiye beli bükülmüştü. Yükseğe asmak her gün ayrı bir azap olsa da, işini sessizce bitirip dükkanın kuytusundaki köşesine kuruldu.

Dükkanın sokağa bakan ön yüzü yerden yaklaşık iki arşın yüksek ufak bir cumba misali balkondu. Ahşap işlemeler ile bezenmiş balkonun sağında ve solunda envai hastalığa deva iksirleri sergileyen camekânlar vardı. Üzerlerinde ise boydan boya çekilmiş ipe asılı, bin bir çeşit illete ve musibete iyi gelen, muskalar duruyordu. Arkasındaki raflarda ise her çeşit efsunu barındıran yazmalar vardı.

Dükkan büyük dedesinin yadigârıydı. Şehrin fethinin akabinde iksir satışlarının düzenlenmesi için Sultan fermanı çıkmış, satışların sadece gedikli dükkanlarda yapılması ferman edilmişti. Bunu fırsat bilen büyük dedesi önce gerekli kişilere, münasip şekillerde ricacı olup satış iznini kopartmıştı. Sonrasında birkaç efsunbaz ile anlaşıp dükkânı açmıştı. Ulema ve saray ahalisi her daim efsuna ilgi göstermişler, her biri birbirinden pahalı iksirleri, muskaları almak için yarışmışlardı. Bu sayede ailede en büyük erkek evlada geçen Efsun Dükkanı büyük dedesini ihya etmişti.

Âdem Efendi siftahsız geçen sabahtan sonra öğle yemeğini yiyip, dükkanın loş, serin kuytusuna kurularak müşteri beklemeye başladı. Bağdaş kurduğu ufak sedirde bir elinde çubuğu, yanı başında kahvehaneden ısmarladığı köpüklü acı kahvesi ile güneşten kaçarcasına yürüyen ahaliyi seyrediyordu. Dükkândaki ürün bolluğuna rağmen tek müşterisi balkonun gölgesinde yatan köpeklerdi. Bu iki köpek neredeyse her gün güneşin tepeye çıkması ile birlikte gelir, ortalık biraz serinlemeye başlayınca kasaba yaltaklanmak üzere giderlerdi. Bezirgân Efendi ise onlara ses etmez, seyrek de olsa gelen müşteriyi rahatsız etmedikleri sürece uyuklamalarına göz yumardı.

Babası dükkanın başına geçince ailenin bahtı dönmeye başlamıştı. Babası dedelerden kalan mirası çar çur edip harcamış, elde kalan bir avuç parayı da Âdem Efendi’nin üç erkek kardeşine, dükkânı ise ona bırakmıştı. İşte bu yıllarda ailenin bahtı gibi devran da döndü. Halk yıllarca ulemanın en gözde oyuncakları olan efsunlara gıpta ile bakarken, batıdan âdeta yeni bir güneş doğdu. Adına ilim dedikleri bu kepazeliğin sırf küffar batı illerinden çıkmış olması bile günah sayılması için yeterliydi.

Fen, fizik gibi ecnebi isimlerle anılan bu düzenbazlık sayesinde halk üç paraya her türlü efsun kerametini gösteren zımbırtıyı alabiliyordu. Üstüne üstlük saraydan da homurtular yükselince halk bu gavur maskaralığını iyice sahiplenip, “Onların efsunu varsa bizim de ilmimiz var” diye sesini yükseltmeye başladı. Böyle olunca zaten son dönemlerde eksik para basan saray, ülkeyi basan bu çılgınlığa göz yumdu.

Bütün bu deveran arasında olan Âdem Efendi ve bir avuç gedikli efsun tüccarına oldu. Halkın tepkisinden korkan ulema ile saray yavaştan elini ayağını çekti efsun dükkânlarından. Satışlar giderek düştü, işler neredeyse yandı, bitti, kül oldu.

Sıcak geçen öğleden sonranın akabinde bir kez daha gölgeler uzamaya başladı. Âdem Efendi kurulduğu sedirinden bel ağrısının nezaretinde kalkıp ağır ağır muskaları topladı. Nerdeyse kendisi ile yaşıt kepenkleri siftahsız geçen başka bir günün sonunda kapatıp kilitledi. Kendisi gibi dükkanlarını kapatmaya başlayan çevre esnafa selam etti. Bastonundan destek alıp, ağır aksak batan güneşe karşı evinin yolunu tuttu. Bu batan güneş belki de Bezirgân Âdem Efendinin, asırlık efsunculuk zanaatinin, yani koskoca bir devrin sonuydu.

Perşembe, Mart 20, 2008

Arthur C. Clarke (1917-2008)

Bilim Kurgu edebiyatının büyük isimlerinden Arthur C. Clarke 19.03.2008 tarihinde yaşamakta olduğu Sri Lanka'da hayatını kaybetti. Artık kendisinden ve hikayelerinden mahrumuz.

BK Kronoloji

Bu kronoloji genel olarak Bülent SOMAY’ın Metis Çeviri Bilimkurgu Özel Sayısı’nda yayınladığına Zühtü BAYAR’ın Bilimkurgu ve Gerçeklik kitabında Türk ve Osmanlı bilimkurgu edebiyatı tarihinden ekledikleriyle elde edilmiştir. Ben MÖ 340’ta Platon’un yazdığı Ütopik Devlet ve MÖ 350’de Atlantis’ten bahsettiği Timovs ve Krityas eserlerini dikkate almadım. Türk Yazarlar ve BK sinemasıyla ilgili bir iki satır daha ilave ettim.

M.S.150 LUKİANOS Gerçek Tarih. Bu yapıtta aya yapılan yolculuk öykülenmiş

1516 Sir Thomas MORUS Ütopya. Ütopya kavramının ve bunun sözcüğü “Ütopya”nın kaynağı

1629 Francis BACON New Atlantis. Geleceğin bilim ve teknolojisi anlatılır.

1638 Francis GODWIN The Man in the Moon. Lukianos’tan sonra ikinci ay yolculuğu öyküsü

1657 Cyrano de BERGERAC L’autre Mond - Diğer Dünya. Aya ve Güneşe yapılan yolculuklar.

1670 Evliya Çelebi Seyahatname. Denizaltı, robotlar, roketler, Hezar-Fen Ahmet Çelebi.

1736 Jonathan SWIFT Gulliver’s Travels. Fantastik üç olağanüstü yolculuk öyküsü.

1750 VOLTAIRE Micromegas – Kocaman Yavru. Satürnlü bir yaratığın dünyayı ziyareti

1818 Mary W. SHELLEY Dr. Frankestein. İlk organik robot.

1865 Jules VERNE De la Terre a la Lune – Aya Seyahat. İlk yetkin BK roman sayılıyor. Yazarın
diğer kitaplarından Arzın Merkezine Seyahat ve Denizler Altında Yirmi Bin Fersah sıkı BK romanlarından tabii ki.

1890 William MORRİS News from Nowhere. Sosyalist içerikli bir ütopya.

1895 Herbert G. WELLS The War of the Worlds. Marslıların dünyayı işgali. Yazarın Time Machine ve When the Sleepers Wakes gibi eserleri konusunda ilk.

1913 Abdülhak H. TARHAN Tayf Geçidi. XL. yüzyıl betimlemesi. Çevriyazını yapılmamış.

1920 Y. Ivanoviç ZAMYATIN Mıy – Bizler. Sovyet devriminden düşkırıklığına uğrayan bir troçkistin distopyası. Aynı zamanda modern BK unsurları da içeren bir kitap.

1921 Refik Halit KARAY Mr. Con Hülya. Kuva-i Milliye ve Ankara Hükümetinin hicvedildiği ilk reaksiyoner Osmanlı BK mizah öyküsü.

1926 Hugo GERNSBACK Amazing Stories. Bu dergide ilk defa BK Scientifiction olarak anılıyor. Fritz LANG Metropolis adlı filmi çekiyor.

1932 Aldous HUXLEY Brave New World. Ana akım yazarlarından birinin ilk distopya eseri.

1937 John W. CAMPBELL Pozitif bilime dayalı BK savunan yazarın 1030’lardan beri yayınlanan Astounding Science-Fiction dergisine Genel Yayın Yönetmeni olması ve Amerikan bilimkurgu edebiyatının altın çağının başlaması.

1937-1950 Clifford D. SIMAK, Jack WILLIAMSON, L. Ron HUBBARD, L. Sprague de CAMP, Henry KUTNER, C. L. MOORE, Isaac ASIMOV, Robert A. HEINLEIN, Thedore STURGEON, A. E. Van VOGT, Robert SHECKLEY, Alfred BESTER, James BLISH, Frederic POHL, C. M. CORNBLUTH, Arthur C. CLARKE, Ray BRADBURY gibi yazarların en verimli dönemleri.

Sinemada ve çizgi romanda Flash Gordon (Türkiyede Baytekin ve Yıldırım Kaptan adıyla da geçer), Superman, Spaceman-Shazem, Captain America, Batman, Hulk, Flash, Örümcek Adam gibi kahramanların bu dönemlerde ortaya çıkar.

1943 Dr. V. BİLGİN Rüya mı Hakikat mı?. İlk Türk sosyo-politik BK romanı.

1949 George ORWELL 1984. Zamyatin’in “Bizler” adlı yapıtıyla öncülüğünü yaptığı distopya türü bilimkurgunun en popüler örneği.

1950-1960 BK Sinemasının paranoyak altın çağı. Soğuk Savaşın etkisiyle çevrilen Hollywood filmleri “Gövde Hırsızları İstilası”, “Merihten Saldıranlar”, “Sinek” vb., ve BK yelpazesine ait birçok konuda oldukça zengin bir dizi siyah beyaz BK filmleri; “Dev Örümcek Tarantula”, “Kendi Kendine Küçülen Adam”, “Büyüyen Göktaşları”, “Uzaydan Gelen Çocuklar”, “Uçan Dairelerin İstilası”, vb.

1967 Harlan ELLISON Dangerous Visions. Bu antolojiyle birlikte bilimkurguda İngiltere ve ABD’de Yeni Dalga’nın başlaması. Bu yapıt daha sonra bu akımın manifestosu olarak kabul edildi.

1965-1975 Ursula K.LeGUIN, Harlan ELLISON, Brian W.ALDISS, J.G.BALLARD, Micheal MORCOCK, Samuel R.DELANY, Philip K.DICK, Frank HERBERT, Brain STABLEFORD ve Norman SPINRAD gibi yazarların Yeni Dalga’nın önde gelenleri olarak dikkat çekmesi.
Aynı sıralarda beyaz camda StarTrek (James Blish-Gene Brodberry) ile başlayan yeni BK televizyon dizileri dönemi. Beyaz perdede de 2001 Space Odysey (Stanley KUBRICK+Arthur C. Clarke) ; yeni çekim teknolojileriyle hazırlanmış BK filmlerinin öncüsü ve alternatif öykü ise Solaris (Andrey TARKOVSKI+Stanislav LEM)

1971 Metin ATAK Gezegenler Savaşıyor. Dünyalar savaşına benzetme. Arena adlı eseri de Çağlayan Serisinin “Feza Canavarları”ndan benzetme.

1977 Georges LUCAS Star Wars. Popüler space opera.

1980 William GIBSON The Neuromancer. Yeni distopya; Cyberpunk akımının ortaya çıkışı. İnsanlarla bilgisayarların birleşmesi sonucu ortaya çıkan kişisel ve toplumsal sorunlar.

1980-1990 Alien, yeni versiyon Startrek, Terminator gibi bilgisayar destekli uzay maceraları ağırlıklı sinema BK filmleri.

1990-1999 Atılgan ve Nostromo dergilerinin yayın hayatına girmesinden sonra Haldun AYDINGÜN, Müfit ÖZDEŞ, Gurur ASI, Sabri GÜRSES gibi yeni yazarların Çağlayan Kuşağı Orhan DURU, Sezar ERKİN, Selma MİNE ve Zühtü BAYAR gibi yazarlara katılmasıyla Türk BK edebiyatında Altın Çağın başlaması.


Türk BK edebiyatında, 1939 yılında Çocuk Haftası dergisinde yayınlanan yazarı bilinmeyen uzun öykü bir yana bırakılırsa 1943 yılından bu yana bu alanda ürün veren yazarlar sırasıyla; Dr. V. BİLGİN, Peyami SAFA, Dr. Adam ŞENEL, Metin ATAK, Sezar Erkin ERGİN, Selma MİNE, Dr. Sönmez GÜVEN, Giovanni SCOGNOMILLO, Orhan DURU, Recai DİNÇER, Mustafa YELKENLİ, Dr. Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU, Bülent SOMAY, Ekram KASIM, Sezen KAYMAK, Bülent AKKOÇ, Metin DEMİRHAN, Doç. Dr. Yalçın İZBUL, Dr. Toygar AKMAN, Nurcihan, Özlem ADA, Sabri GÜRSES, Orhan S. ŞİRİN, Ali NAR, Nevra BUCAK, Fatih ÇATALLAR, Müfit ÖZDEŞ, Haldun AYDINGÜN, Zühtü BAYAR olarak sayılabilir.