Çarşamba, Haziran 04, 2008
Hitit Gunesi Podcast Bolum 5 - Yigit'in Intikami!
Cuma, Mayıs 30, 2008
Jumper - bir film yorumu
Jumper bir 2008 yapimi bilim kurgu filmi.
Basrolde Hayden Christensen ve Samuel L. Jackson oynuyor. Geri kalan karakterlerin pek onemi yok.
Filmin ana temasi bir yerden bir yere teleport edebilen birisi ve onu oldurmek icin pesinden gelen bir gizli orgut hakkinda.
Once filmin hakkinda biraz bahsedelim:
David Rice adli delikanlimiz bir yerden bir yere ziplayabildigini, yani teleport yeteneginin oldugunu kesfediyor. Mutsuz yasamindan ve evinden kacarak her 15 yasindaki gencin yapacagini yapiyor, banka soymaya basliyor.
Samuel L. Jackson amcamiz bu filmde kotu adami oynuyor ve banka soyan ziplangac delikanlimizin pesinden kosuyor ama amaci Ziplayicimizi hapisaneye atmak degil, oldurmek cunku kendileri Paladin oldugundan Tanri'nin yeteneklerine sahip kisileri oldurmek ana amaclari yasamda.
Filmin konusu gercekten ilgincti. Filmin kendisi Steven Gould'un ayni isimli kitabindan uyarlama ancak goruldugu kadariyla Hollywood gene uyarlama isini kitabin veya hikayenin ama temasini alip uzaktan yakindan alakasi olmayan bir filme cevirmekle tanimliyor. Kitabin orjinalini okumadim ama anladigim kadariyla kitap ile pek alakali degil basi benzer olsa da.
Izlemeyenlerin zevkini kacirmamak icin filmin ana temasindan bahsetmeyecegim ama yorumlarim aha soyledir:
Hayden Christensen aktorlukle alakasi olmayan odun suratli okuzun birisidir.
Bu adamin Star Wars serisindeki oyunculugunu George Lucas'in boktan yonetmenligine ve senaryosuna vurmustum ancak oyle gozukmekte ki delikanlimiz gercekten bir odun. Jumper filmi boyunca Hayden'i bir dukkan manken ile degistirsek filme daha cok ruh ve duygu katmis olurduk.
En vasat oyuncular bile Hayden'den daha fazla duygu ve his gosteriyor. Butun film boyunca Hayden'in oynadigi karakter niye kendisini bu kadar herseyden yalitmis diyordum ama... Sorun Hayden'de.
Gelelim Motherfucker-Samuel L. Jackson'a.
Samuel L. Jackson Kick-ass karakterini gene oynatiyor. Acikcasi Samuel L. Jackson iyi bir aktor ama uzun suredir bence herhangi bir karaktere girmektense sadece Samuel L. Jackson oynuyor, karakterleri cok uzun suredir ayni. Birkac sene once Jedi Jackson amca gorduk, simdi de Paladin Jackson amca goruyoruz. Acikcasi dini fanatik Paladin olayini cok guzel yansitiyor. Bizim gibi D&D oynamis adamlarin tanidigi, yobaz ve alternantif tanimayan paladinleri cok guzel bir sekilde oynamis Paladin Samuel L. Jackson.
Filmin geri kalani hayli manasizdi. Filmdeki karakter olarak bulunan tek diger ordan buraya ziplayan arkadasimiz hayli iyi bir performans vermis ve acikcasi bu karakter Hayden'e gore cok daha canli ve gercekci idi.
Hayden'in kiz arkadasi ise... Girmeyeyim. Surati sirin diye aktor secilmez ama gene de Hayden'le karsilastirilinca?
Acikcasi film bir cok yerde cocuk filminden oteye gidemiyor. Her nedense siddet miktar cok dusuk. Filmde o kadar cok patlama ve action sahnesi olsa da olen bir insan hatirlamiyorum.
Bir sahnede David Rice bir kamyonu bir savas alanina ziplatiyor. Kamera muhtemelen meksikali saskin bir adami ve yaninda David (yani Hayden'i) gosteriyor. Bir sonraki sahnede David kamyondan disari zipliyor ve bir tank kamyonu eziyor ancak kamyonun icinde kimse yok. Acikcasi konu olarak hayli karanlik ve gercekci sekilde islenebilecek bir firsat bosa harcanmis. Hayden'in karakteri yaptigi hic bir seyin acisini cekmiyor, cevresindekilere verdigi hasarlarin hic bir sekilde etkisi altinda kalmiyor. Bu buyuk bir hayal kirikligi.
Acikcasi baska kaynaklardan orjinal kitap hakkinda hayli guzel seyler duydum. Filmi de hic bir beklenti icerisinde olmadan izledigimden eglenecegimi ummustum ama ne yazik ki umitlerim bosa cikti.
Jumper. Izlemeseniz de olur.
Kayip Ciltler - Hitit Gunesi MiniMi Bolum 4
Netekim az once Bolum 7'yi kaydederken farkettim bunlari yuklemedigimi. Haliyle huzurlarinizda bendeniz, Hakan, Ingiltere'de elime gecirebildigim dergiler hakkinda konusurken... Yok yok, sayiklarken..
Hitit Gunesi Episod 4
Eger podcatcher zimbirtiniz sorun cikarttiysa lutfen tekrar deneyin. Bolum 4 burada. Bolum 5 de hazir, haftaya huzurlarinizda...
Cuma, Mayıs 23, 2008
Hitit Gunesi Podcast 3
Bu kayitlar aralikta, tam ben isten ayrilmaya calisirken yapildi. Mert, Eralp ve ben birkac saatten fazla sohbet ettik, havadan sudan konustuk, arada zevk aldigimiz temel sey olan BK ve cevresinde ucunda kalan seylerden bahsettik.
Aradan aylar gecti. Sonunda ben kicimi kaldirip bu geyiklerin ise yarar bir kismini kestim bictim bir araya getirdim, kaydettim.
Aradan yine aylar gecti. Ben artik yeni bir sehirde, yeni bir iste calisip yasamima yeni bir yon sokmaya calisiryordum. Hala kayitlar laptopumda durduklari yerde durmaktan oteye gitmiyorlardi.
Ancak, sonunda ben kicimi kaldirdim. Bu gun 3. episodumuzu Libsyn'e upload ettim.
Sirada 4. episod var, hazir, herseyi bitmis, upload edilmis durumda ve haftaya gelecek, ozel istek olursa daha erken.
Belki bu kadar uzun surmedi, belki sadece birkac aydir diskimde bu dosyalar ama bana 6 ay gibi geliyor, muhtemelen de o kadar surdu. Gercekten, inanilmaz bir salakliktir bu.
Sirada Eralp'in MetuCon'da yaptigi soylesiler var. Mert bu hafta sonu Londra'ya geliyor, hersey iyi giderse bulusup bir takim kayitlar yapmayi planlamaktayiz. Kisacasi bundan sonrasi daha iyi olabilir, daha hizli olabilir.
En azindan benim umidim budur. Yaratici insanlariz ama yaratmaya enerji bulamiyoruz. En azindan benim sorunum bu. Simdi gidip biraz daha calisayim, yatmadan once de biraz scifaiku yazmaya calisip kendime gelirim en azindan!
Butun linkleri kacirdiysaniz aha surdan dinleyebilirsiniz.
Saglicakla...
Perşembe, Mayıs 22, 2008
Star Wars the Exhibition
16 Şubat - 1 Haziran 2008
Daha önce hiç böyle şeyler görmemiş biri için heyecan verici bir olay. Ne göreceğini de tam olarak kestiremiyorsan hele fikir iyice insanın içini pır pır ettiriyor.
Bu sergi ilk olarak Lizbon'da açılmış. Çok tutulmuş, şimdi de dünyayı dolaşıyor. Benim gibi meraklılara Star Wars olayını bir kez daha sevdirmeyi (biraz da bu uğurda para harcatmayı) amaçlıyor. Para harcamayı zaten göze almışım, içeride neler olduğunu bir an önce görmek istiyorum.
Doğal olarak bu kadar heyecan, şişmiş, balon olmuş bir beklenti de doğruyor. Sonunda tüm olaya burun kıvırma, beğenmeme, bir hor görme oluşabiliyor. Madem tüm bu zaafların ortaya çıkabileceğinden iyi kötü bilinçliyiz, onları geri plana iterek gözlemlerimi aktarayım.
Sergiye Star Wars olayının bilincinde, hatta kitap nevinden her yeni ürünü yakından takip eden bir arkadaşla gittim. Bilgisi filmlerle sınırlı biri olan bendenizi cahil kaldığım noktalarda aydınlatacağını umuyordum. Nitekim çok da işe yaradı.
Sergi salonuna girerken güzel bir karşılama vardı. Giriş holüne gerçek boyutlarında bir Naboo N-1 Starfighter yerleştirilmişti ve gemi sarı bir zerafetle önümüzde duruyordu. Doğrusu düşündüğümden daha küçüktü ama yine de keyifli bir karşılamaydı. Kokpitte bir çocuk mankeninin oturduğunu herhalde söylememe gerek yoktur.
En baştan söyleyeyim, sergide fotoğraf çekmedim. Hatta merceği oğlumun parmak izleriyle dolu dijital kamerayi yanıma bile almadım. Pek de hata etmemişim çünkü tümü loş bir ortamda hazırlanmış sergide ne çeksem çıkmazdı. Pişman değilim. Ama öteki arkadaş bir kaç fotoğraf çekti, ama fotoğrafları ondan bir tülü alamadığım bu resimsiz, yavan yazıyla idare edeceksiniz.
Biletleri kestirip serginin derinlerine yöneldiğimizde yolumuzu iki Stormtrooper kesti ve aralarından sızan ufak tefek bir adam Yoda'nın posteriyle fotoğraf çektirmek isteyip istemediğimizi sordu. Stormtrooperlara yan gözle bakarak adama nasıl hayır diyeceğimizi düşünürken ortama aniden katılan Darth Vader bizim fotoğrafçının elinden seri hareketlerle sıvışmamıza yardımcı oldu. Ona müteşekkiriz.
Odalara bölünmüş sergi alanının ilk odası bütünüyle birinci bölümdeki pod yarışlarına ayrılmıştı. Pod yarışı sahneleri Tunus'da çekilmiş. Çöle gerçek boyutlarında podlar kurulmuş ve ilgili sahneler orada çekilmiş. Doğrusu pod yarışı sahnelerinin nasıl çekildiklerini görmek sahnenin kendisinden çok daha ilginçti.
Asıl boyutlarındaki podlara filmin çekimlerinde kullanılan seyirci oturakları gibi aksesuarlar da eşlik ediyordu. Filmde fonda sesleri duyulan ve küçük renkli noktalar olarak görünen seyirci yığınlarının aslında renkli pamuk topakları olduğunu öğrenmek de oldukça matraktı.
Her odada sergilenenler, filmden ilgili sahneleri ve o sahnelerin nasıl çekildiklerini anlatan kısa filmleri gösteren videolarla destekleniyordu. Üşenmedim tümünü seyrettim. Kısaydılar, ama konuyu başarıyla özetliyorlardı.
Toplam altı ya da yedi odadan her birinin teması filmin başka bir öğesiydi: Naboo mimarisi, Ewoklar, Jabba the Hut, Darth Vader, Jedilar vb. Örneğin Return of the Jedi'da Jabba the Hutt kuklasının her bir köşesini başka bir adamın hareket ettirdiğini, kuyruğunu da kuyruğun içine girmiş bir cücenin idare ettiğini bilmiyordum. Jabba the Hutt'a (ve onu tasarlayanlara) saygım arttı.
Serginin bitiminde meraklılarına jedi kostümleriyle resim ve film çekme olanağı vardı. Film çekimleri özellikle eğlenceliydi. Darth Vader'la Obi Van Kenobi'nin hangardaki çarpışmalarının bir parodisi niteliğinde benzer kıyafetler giyinmiş iki veledin aynı fon üzerinde kahkahalarla birbirlerine girmeleri görülecek bir manzaraydı.
Sergi çocuklara ve büyüklere yönelik oyuncakların, kitapların ve tişörtlerin satıldığı bir satış yeriyle sona eriyor. Çok uzun sürmeyen bir sergiden sonra ne yapacağını bilmeyenlerin de toplandığı bu nokta oldukça kalabalıktı. Meraklıları için en özenlisinden, en kabasına pek çok figür vardı.
Bir de saatli yapılan jedi gösterisi vardı. Ancak gösteri çok da etkileyici olmayan bir jedi kapışması ve bar bar bağıran bir sunucu nedeniyle pek cazip değildi.
Yeni nesillerin de iyi bilmesi nedeniyle sergi odalarında ağırlık yeni filmlerdeydi. Öte yandan eski filmlerin nasıl yapıldığını görmek daha etkileyiciydi. Koskoca imparatorluk kruvazörlerinin siyah tişörtlü bir adamın elinde bidilik bir maket olduğunu öğrenmek oldukça keyifli oldu.
Etkilendiğim diğer bir konu da bilim kurgu ve fantazi filmlerinde oynayan oyuncuların mavi bir perdenin önünde hayali yaratıklara mücadele verdiklerini görmekti. Buna da sıkı bir hayalgücü gerektiğine karar verdim. O insanlara da saygım arttı.
Sergiyle ilgili görüşlerim biraz karmaşık. Tek tek her odayı suratımda mutlu bir gülümsemeyle gezdim. Ama her nasılda pek yetmedi. Çok çabuk bitti gibi geldi.
Jedi gösterisi biraz zorlama olmakla beraber, sanırım çocuklar için etkileyiciydi.
İlk defa bir Star Wars sergisine gittim ve aktivitelerden değil ama serginin kendisinden etkilendim. Güzel bir deneyimdi. Ancak bir kez daha fırsat çıkar da böyle bir şeye gidecek olursam gitmeden bütün filmleri baştan sona bir daha seyredeceğim.
Cuma, Nisan 11, 2008
Alternatif Hayaller


Bu bir oyku degil ama Ent'in son yazdigi Tuzlu ve Kutulu uzerine guzel gelecek bence.
Her nedense bazi insanlar (ben dahil) bazi yerlesmis fikirlere, oykulere ve olaylara hayli bir yandan yaklasmayi seviyor. Ben bunu Turkiye'deki politik ortami Illuminati ve Chtulhu + eski tanrilar ile aciklamakla bulmaya calisirken Ent eski tarihimizde benzeri olaylarin nasil olacagini dusunmekte. (Hos, benim Illuminati olayi Hitit Gunesi'nin bir araya gelmesine yol acti ama hic bir sekilde tasarladigimiz net uzerinde oyun oynama olayini beceremedik benim hatalarim yuzunden, ote yandan bunca insani bir araya getirmek bana yeter. Ent ve Roulth'un yazdiklarini okumak bana fazlasiyla yetiyor. Tabii bir de podcastimiz var aylardir edit edip yayinlamam gereken ki kismetse yakinda(!) olacak (bu aksam, soz, yemin, ekmek carpsin).
Neyse, metacast olayini geceyim de olaya geleyim.
Bir netizen super bir olaya girmis. Steampunk Starwars.. Super de olmus.
Bu olay baskalarinin yarattiklarini taklit etmekten cok oteye gidiyor. Bir baskasinin fikrini alip kosturmak, bambaska yerlere gitmek. Telif haklariyla kisitlanmis yasamimizda eski oykuculerin hikayesini alip kendinden bir seyler katarak daha da zenginlestirmek fikri bazi insanlara ters geliyor. Oysa ki son birkac yuzyila kadar butun yazili veya sozlu edebiyat boyle gelismis, her anlatan bir seyler eklediginden eski oykuler bu kadar zengin ve etkileyici, bazen de biraz fazlasiyla gereksizce uzun (Beowulf'un ingilizce cevirisini elime alip yuksek sesle okumaya kalkistigimda 10 dakikada baymisti) eserler hep bir baskalarinin hikayelerini alip zenginlestirmekle olan bir sey.
En azindan ben bu Steampunk Star Wars gibi bir olay gorunce garip, sapikca bir zevk aliyorum. Keske ben de bu kadar yetenekli olsam diyorum. Bir baskasinin dunyasinda hic bir degisiklik yapmadan fanfic yazmak farkli, bir fikri alip ciddi bir sekilde degistirip farkli bir tat vermek cok farkli.
Cok yasa hayal gucu!
Salı, Nisan 01, 2008
Tuzlu ve Kutulu
İkinci hicri asırda Arabistan Yarımadasından, kimine göre meczup, kimine göre gayibin, Abdul Hazred ismi ile anılan âlim geçmiştir. Pek çok Batıni eser kaleme almış olsa da eserlerinin biri hariç hiçbiri kabul görmemiştir.
Okuyanların yüreklerine bin bir türlü korku illeti, zihinlerine ise cinnet tohumu salan, Divan-ı Azife ismiyle bilinen eser Batıni ilmi içün mihenk taşı olmuştur. Divanın ismi ve muhteviyatı hususunda münakaşalar devam etmektedir. Zira eserin bilinen sureti bulunmamakla beraber, nice batıni ilime merak sarmış âlim eserin tümüne veyahut bir kısmına sahip olduklarını iddia etmekte ve eserlerinde divandan bölümlere yer vermektedirler.
Garbdaki küffar illerinde de pek çok farklı isim ile bilinen bu divanın ehemmiyeti envai çeşit efsun ve sihirin yanı sıra âdemoğlundan önce arza hükmeden, kudema olarak adlandırılan mahlûkatı anlatmasıdır. Bu kudema taifesinin Ri’ye denilen okyanus suları altında kalmış şehirde yattıkları asırlık uykularından kalkarak kıyameti kendi elleri ile arza salacakları ve ahiretten önce âdemoğlunun sonu geleceği yönünde kehanetler bulunmaktadır. Mevzu bahis kehanetlerin hakikat ile en ufak bir münasebeti var ise soyumuzu büyük tehlikenin beklediği muhakkaktır.
Vak'a Nüvis Bekir Efendi
Müfredat-ı Batıni
Hicri 1075
Dokuz yüz otuz bir senesinin rabüevvel ayının son günlerinde, sittei servinin bitmesinden hemen sonra, hayırlara vesile olması için mübarek bir Cuma günü, alaca karanlıkta, Konstantiniye’nin incisi Haliç’teki Donanmayı Hümayun tersanesi iskelesinden haşmetli bir kalyon “Vira Bismillah”lar ile yelken açtı. Üç direkli, nice yiğidi barındıran, memur olduğu meşum vazifenin ağırlığı ile salmasının gömüldüğü boğazın karanlık sularında, usulca süzülerek Şehri Hümayundan ayrıldı.
“Neydi bu sefer ?” derseniz anlatmaya çalışayım. Kalyonun açılmasından takriben altı ay önce Hispanya Kraliçesi Marya’nın, ismi yedi sülalesine yetecek uzunluktaki elçisi, Konstantiniye’de bilinen kısa ismi ile Huan Carlos de Roberto, Kaptanı Derya Salman Paşanın huzuruna varıp, ayaklarına kapandıktan sonra, kaftanına yüz sürmüş bahriyelerini tarumar, tüccarı ser sefil eden bir mahluk için yardım dilenmişti.
İzzetli Salman Paşa önce elçiyi terslese de, bendenizin akıl sır erdiremediği siyaset ilminin gereği olacak ki, ferman yazdırarak mahlukun itlaf edilmesi için sefer tertiplenmesini emir buyurmuştu.
Elçinin anlattığına göre mahluk uzak, uğursuz bir adada ikamet etmekte olup, peşine değme küffar şövalyesi düşmüş, ancak Allahsız keferelerin cümlesi telef olmuştu. Bu nedenledir ki sefer defterine seçme yiğitler kaydedildi.
Seferde kimler yoktu ki. En başta yıllarını denize vermiş, nice muharebe görmüş, levend olarak katıldığı ocakta kaptanlık mertebesine erişen, deniz erbabı, kaptanlar kaptanı, denizlerin efendisi Hıdır Reis, Ocağın gururu 166. Orta mensubu, her biri adem ejderhası, başlarında çorbacıları Serdengeçti Musa Çavuş ile kırk sekiz yeniçeri neferi, Sarayı Hümayunun namlı müneccimlerinden şehla bakışları ile gaibi delen, sadece birkaç kalp atışı süresinde bulutların şeklinden, yıldızların konumundan, köpeklerin işemesinden ve dahi nice alametten mana ve hüküm çıkaran Gabir Mehmet Efendi, külliyen mürettebatı ve bittabii kalyonu her türlü şerr, kem ve habaisden sakınmak ile memur, pek muhterem Ünafi İdris Hoca ve tabi ki yaşanacak hadiseleri eksiksiz olarak Kaptanı Derya Paşa Efendimiz ile akabinde Sarayı Hümayuna nakledebilmek için ve az dahi olsa batıni ilmi hakkında bilgi sahibi olduğum için naçizane bendeniz, umumi kabul görmüş lakabım ile Vak'a Nüvis Bekir Efendi. Size aktaracağım kıssa esasen işte bu yiğitlere aittir.
Yolculuğumuzun gereksiz detayları ile sizi yormak, pek kıymetli vaktinizi ziyan etmek istemem. Bu nedenledir ki Akdeniz’de bordalayıp batırdığımız nice küffar gemilerinden, Devleti Ali Osmaniye adına kılıç vurup, yağma ettiğimiz Frenk, Ceneviz, Venedik ve daha nice ecnebi limanlarından, Akdeniz’den sonra açıldığımız huzursuz dalgaları ile bizi buyur eden okyanustan bahsetmeyeceğim. Hatta ve hatta zifiri suların çevrelediği ismi büyülü manasına gelen Ri’ye adasına yaklaştıkça, huzursuzlanan, cinlenmiş gibi hırlaşan mürettebattan da hiç bahsetmeyeceğim. Çünkü aktarmakta olduğum kıssa bu vakalarla alâkadar değildir.
Vukuatlı yolculuktan sonra nihai hedefimiz olan, nice deniz haritasında bulunmayan, bulunan pek azında ise gidilmemesi tembih edilen, Piri Reis’in haritasının en uzak ucunda, karanlık bir elif ile işaretli ada ufukta ortaya çıktı.
Adayı gören Gabir Mehmet Efendi gaipten haber alsa gerek kurşun yemiş gibi nara atıp yere devrildi. Aldığı havadisin ehemmiyeti ve dehşetinden olacak ki yerlerde debelenirken ağzından köpükler saçmaya, vücudu istemsiz olarak kasılmaya başladı. Gemi cerrahı anında müdahale etse de Mehmet Efendiyi dönüş yolculuğu için demir alana kadar kendine getirmek mümkün olmadı.
Mürettebatça uğursuzluk sayılan bu olayın akabinde ayak bastığımız ada bile denemeyecek kadar ufak kara parçası büyük bölümü deniz seviyesinin altında uzanan harabelerden ibaretti. Harabeler belli ki yeryüzünden silinmiş, unutulmuş medeniyetlerin eserleri idi. Zar zor ayakta duran duvar parçaları kadim yazılar ile bezeliydi.
Demir atınca Hıdır Reis derhal ihtiyaç duyulabilecek mühimmatın karaya indirilmesini emretti. Levendler atılıp sandıkları taşımaya başladılar. Bu sırada Ünafi İdris Hoca da gazanın mübarek olması için dualar okumaya, yiğitlerin maneviyatını güçlendirici telkinlerde bulunmaya başladı.
Ot bile bitmeyen karaya sandıkların indirilmesi tam bitmişti ki geminin sancak tarafındaki deniz kaynamaya başladı. Kabaran, kaynayan sular ile pis bir koku hasıl oldu. Aylarca hamama gitmemiş hane harapla çürümüş et kokusu arasında bir yerde olan koku yaşça küçük miçoların istifra etmelerine neden oldu. Hepimizi bir endişe hali aldı.
Denizin maviliği karanlık bir şekil ile karardı. Suyun altında oluşmaya başlayan zifiri karanlık ile adeta elim ayağım kesildi, kanım çekildi. Dizlerim bedenimi taşımakta zorlanır oldu. Endişe yerini dehşete bıraktı. Nedenini bilemediğim bu hissiyat beni esir aldı. Acz içerisinde güverteye mıhlanıp kaldım.
Ardından da kaynayan suların içerisinden dehşetengiz bir mahluk vücut buldu. Ortaya çıkan cehennem mahluku ile etrafa tarifi mümkün olmayan şer hissi yayıldı. İstifra etmekte olan miçolar kendilerinden geçip bayıldılar.
Karşımızda üç adem boyunda bir canavar vardı. Elleri ve kolları olsa herhangi bir adem evladı ile başka bir benzerliği yoktu. Derisi sümüksü ve yeşildi. Yer yer damara benzeyen yumrular fışkırıyordu. Sivri tırnaklı el ve ayak parmaklarının arası kurbağanın ki gibi perdeliydi. Sırtından çıkan kanatları vardı. Ancak canavarın en dehşet saçan yeri kafası idi. Tüy bitmemiş, üzeri damarlarla ile kaplı, yamru yumru kafası bir ahtapotu anımsatıyordu. Göz bebeği olmayan, aktan ibaret gözleri ve ahtapotun kollarına benzeyen ağzı vardı. Yılanvari hareketlerle sürekli kıvrılıp titreşen dokunaçlarının arkasında olması muhtemel ağzından garip homurtular çıkıyordu.
Mahluk etrafını şöyle bir süzdükten sonra cehennemin derinliklerinden gelen bir sesle kükredi. Ardından güneşi örten kanatlarını açtı ve üzerimize gelmeye başladı. O sırada Ünafi İdris Hoca’nın bağırışını duydum. Hoca gözlerinde yaşlar ile “Dabbet-ül Arz! Ahiret günü geldi çattı.” Diye bağırıyordu. O an anladım Abdul Hazred’in Divan-ı Azifesinde yazılan menkıbelerin doğru olabileceğini. Salavat getirip Yaradana sığındım.
Mürettebatın ekseriyeti feryat figan bağırırken hepsini Hıdır Reis’in gür sesi bastırdı. Yılları cenk alanlarında geçirmiş, tecrübeli kaptan mürettebata emirler yağdırmaya başladı. Onun sesi ile düşmüş olduğumuz dehşet ve gaflet halinden sıyrıldık.
Hıdır Reis’in emri ile kemankeşler öne çıktılar. Sefer hazırlıkları sırasında ecnebi işi çakmaklı tüfenglerin böylesi bir illeti alt edemeyeceği düşünüldüğünden 166. Orta’dan her biri menzil sahibi on üç kemankeş seçilmiş, yanlarına da sultana layık, pelenkten imal, temrenleri okunmuş oklar verilmişti.
Kemankeşlere salavat getirip, gülbank çektikten sonra, gaza niyetine, okunmuş temrenli oklarını mahluka serptiler. Ancak okların çoğu iblisin cevşen misali derisini geçemedi. Yeterli tesiri elde edemeyince kemankeşler okları alçaktan attılar ki hedefe güçlü vursunlar. Bu sefer okların çoğu mahlukata saplandı. Açılan yaralardan cerahate benzeyen yeşil renkli sıvılar akmaya başladı. Okunmuş oklar işe yaramış olacak ki mahluk acı içerisinde böğürerek durdu. Acısının verdiği sinirle de tepinmeye başladı.
Hıdır Reis kemankeşleri geri çekip Musa Çavuş ve serdengeçti yiğitlerini sürdü. En şehlevent, en dilaver yiğitlerden seçilmiş uşaklar önce kılıçlarını yalın eylediler. Ocak geleneğine uygun olarak kemankeşler gibi gülbank çekip, birbirileri ile helalleştikten sonra iblise kılıç çalmak için atıldılar. Bir anda mahlukun etrafı yeniçeriler ile çevrildi. Yiğitler ne kadar yaman kılıç vursalar da ahtapot bozması ucube, yaralarından fışkıran irine rağmen kılıç darbelerini bertaraf etmeyi, kaçınılmaz sonunu ertelemeyi başardı.
Cenk uzayınca, içi içine sığmayan, düşmanı kırmak gerekirse de şehitlik şerbeti içmek için yerinde duramayan Sarı Ahmet adlı levend dayanamayıp mahlukun üzerine vardı. Rumeli’nin İslimiye köyünden gelen, bıyıkları daha yeni terlemiş bu yiğit kapıya çıkıp ocağa kayıt olalı anca bir iki sene olmuştu. Lakin yandaşlarından en az bir kafa daha uzun olan Ahmet ocakta mermere çıplak elle tokat vurarak talim eden, bir sillede koca öküzü deviren, otuz batmanlık gürz sallayan bir adem ejderhası idi.
Ahmet nice yiğidin yerinden bile kaldıramayacağı gürzünü aman vermeden iblise savurmaya başladı. Sonradan İdris Hoca gürze bizzat okuyup üflemiş olduğunu iddia etse de bunun doğruluğunu öğrenmek mümkün olmadı. Mahluk bir anda yeniçeri yiğidinin azameti ve kuvveti karşısında sindi. Sarı Ahmet gürzünü saldıkça mahlukat böğürdü, mahlukat böğürdükçe Sarı Ahmet gürzünü saldı. Sonunda bacaklarında derman kalmayan iblis dizlerinin üzerine çöktü. Ahmet gürzünü bırakıp, ejder pençesi misali eli ile yaratığa öyle bir sille vurdu ki ayağımızın altındaki toprak titredi. Osmanlı tokadını yiyen iblis, iblisliğini unutup pıstı, olduğu yere yığıldı kaldı. Akabinde Ahmet Onbaşı besmele çekip teberine davrandı. Mahlukun kellesini bir çırpıda gövdesinden ayırdı. Cehennem kaçkını mahluk oracıkta, kendi sidiği içerisinde can verdi.
Böylesi bir yiğitlik karşısında hepimiz duygulandık, gözlerimiz ıslandı. Devleti Şahaneyi Osmaniye’nin kudreti, yetiştirmiş olduğu yiğitler ile de gururlandık. Hıdır Reis ise Sarı Ahmet’i mübarek alnından öpüp, onbaşı rütbesine terfi ettirdi. Yiğitliğinden ötürü de onu bir kese altınla ödüllendirdi. İblisin gövdesi şerre karşı oracıkta yakıldı. Kellesi ise tuza yatırılarak, okunmuş üflenmiş bir sandığa konuldu.
Hispanya’daki küffar taifesi bu zafer karşısında kıskançlığından olsa gerek, böylesi bir yaratığın öldürülemeyeceğini, katıldığımız seferin sadece bir hikaye olduğu, iblisin halen yaşadığı dedikodusunu yaymaya başladı. Ola ki böylesi bir söylence kulağınıza gelmiş ise sakın ha itibar etmeyiniz. Bendenizin bizzat şahit olduğum üzere o korkunç iblis itlaf edildiği gibi bet suratlı kellesi de zafer ganimeti olarak tuzlu ve kutulu Konstantiniye’ye gönderilmiştir.
Çarşamba, Mart 26, 2008
Bezirgan Efendi
Kararmış tahtaları, sokağa eğilmiş cumbaları ile taş döşeli sokakları örtüp güneşten sakınan ahşap binalar güruhunun arasında herkesin Bezirgân Âdem Efendi olarak çağırdığı zat belirdi. Attarlar çarşısının sokaklarını elinde bastonu ile ağır aksak arşınladı. Güneş sıcak yüzünü daha göstermeye başlamamış, yüzyılları geride bırakan şehrin sokakları insanlarla dolmaya başlamamıştı.
Âdem Efendi sokaktaki ahbaplara, konu komşuya selam ederek ekmek teknesinin önüne geldi. İşlemeli ahşap kepenkleri sahipleri gibi yıllara meydan okuyordu. Son on yıldır başının belası olan bel ağrısının nezaretinde asma kilitleri açtı. Nerdeyse boyu kadar olan kepenkleri dükkanın sağına ve soluna sabitledi.
Uzun yıllar önce Hakk’a yürüyen anasının söylediğine bakılırsa bu yaz Bezirgân Efendinin gördüğü seksen dokuzuncu yazdı. İlerlemiş yaşına rağmen işleri devredecek oğlu, damadı olmadığı için hâlen bir başına çalışıyordu. Ne kadar yorulmuş, bezmiş, aşınmış olsa da, her sabah gündoğumunun peşi sıra dükkanını açar, gölgeler uzamaya başladığında da kapatırdı. Bildi bileli bu dükkan böyle yürürdü. Babası da, ondan önce gelen dedesi de böyle çalışmıştı.
Âdem Efendi yavaş yavaş emtiayı içeriden çıkartıp yerlerine asmaya başladı. Kurumaya yüz tutmuş bir ağaç gibi iyiden iyiye beli bükülmüştü. Yükseğe asmak her gün ayrı bir azap olsa da, işini sessizce bitirip dükkanın kuytusundaki köşesine kuruldu.
Dükkanın sokağa bakan ön yüzü yerden yaklaşık iki arşın yüksek ufak bir cumba misali balkondu. Ahşap işlemeler ile bezenmiş balkonun sağında ve solunda envai hastalığa deva iksirleri sergileyen camekânlar vardı. Üzerlerinde ise boydan boya çekilmiş ipe asılı, bin bir çeşit illete ve musibete iyi gelen, muskalar duruyordu. Arkasındaki raflarda ise her çeşit efsunu barındıran yazmalar vardı.
Dükkan büyük dedesinin yadigârıydı. Şehrin fethinin akabinde iksir satışlarının düzenlenmesi için Sultan fermanı çıkmış, satışların sadece gedikli dükkanlarda yapılması ferman edilmişti. Bunu fırsat bilen büyük dedesi önce gerekli kişilere, münasip şekillerde ricacı olup satış iznini kopartmıştı. Sonrasında birkaç efsunbaz ile anlaşıp dükkânı açmıştı. Ulema ve saray ahalisi her daim efsuna ilgi göstermişler, her biri birbirinden pahalı iksirleri, muskaları almak için yarışmışlardı. Bu sayede ailede en büyük erkek evlada geçen Efsun Dükkanı büyük dedesini ihya etmişti.
Âdem Efendi siftahsız geçen sabahtan sonra öğle yemeğini yiyip, dükkanın loş, serin kuytusuna kurularak müşteri beklemeye başladı. Bağdaş kurduğu ufak sedirde bir elinde çubuğu, yanı başında kahvehaneden ısmarladığı köpüklü acı kahvesi ile güneşten kaçarcasına yürüyen ahaliyi seyrediyordu. Dükkândaki ürün bolluğuna rağmen tek müşterisi balkonun gölgesinde yatan köpeklerdi. Bu iki köpek neredeyse her gün güneşin tepeye çıkması ile birlikte gelir, ortalık biraz serinlemeye başlayınca kasaba yaltaklanmak üzere giderlerdi. Bezirgân Efendi ise onlara ses etmez, seyrek de olsa gelen müşteriyi rahatsız etmedikleri sürece uyuklamalarına göz yumardı.
Babası dükkanın başına geçince ailenin bahtı dönmeye başlamıştı. Babası dedelerden kalan mirası çar çur edip harcamış, elde kalan bir avuç parayı da Âdem Efendi’nin üç erkek kardeşine, dükkânı ise ona bırakmıştı. İşte bu yıllarda ailenin bahtı gibi devran da döndü. Halk yıllarca ulemanın en gözde oyuncakları olan efsunlara gıpta ile bakarken, batıdan âdeta yeni bir güneş doğdu. Adına ilim dedikleri bu kepazeliğin sırf küffar batı illerinden çıkmış olması bile günah sayılması için yeterliydi.
Fen, fizik gibi ecnebi isimlerle anılan bu düzenbazlık sayesinde halk üç paraya her türlü efsun kerametini gösteren zımbırtıyı alabiliyordu. Üstüne üstlük saraydan da homurtular yükselince halk bu gavur maskaralığını iyice sahiplenip, “Onların efsunu varsa bizim de ilmimiz var” diye sesini yükseltmeye başladı. Böyle olunca zaten son dönemlerde eksik para basan saray, ülkeyi basan bu çılgınlığa göz yumdu.
Bütün bu deveran arasında olan Âdem Efendi ve bir avuç gedikli efsun tüccarına oldu. Halkın tepkisinden korkan ulema ile saray yavaştan elini ayağını çekti efsun dükkânlarından. Satışlar giderek düştü, işler neredeyse yandı, bitti, kül oldu.
Sıcak geçen öğleden sonranın akabinde bir kez daha gölgeler uzamaya başladı. Âdem Efendi kurulduğu sedirinden bel ağrısının nezaretinde kalkıp ağır ağır muskaları topladı. Nerdeyse kendisi ile yaşıt kepenkleri siftahsız geçen başka bir günün sonunda kapatıp kilitledi. Kendisi gibi dükkanlarını kapatmaya başlayan çevre esnafa selam etti. Bastonundan destek alıp, ağır aksak batan güneşe karşı evinin yolunu tuttu. Bu batan güneş belki de Bezirgân Âdem Efendinin, asırlık efsunculuk zanaatinin, yani koskoca bir devrin sonuydu.
Perşembe, Mart 20, 2008
Arthur C. Clarke (1917-2008)
BK Kronoloji
M.S.150 LUKİANOS Gerçek Tarih. Bu yapıtta aya yapılan yolculuk öykülenmiş
1516 Sir Thomas MORUS Ütopya. Ütopya kavramının ve bunun sözcüğü “Ütopya”nın kaynağı
1629 Francis BACON New Atlantis. Geleceğin bilim ve teknolojisi anlatılır.
1638 Francis GODWIN The Man in the Moon. Lukianos’tan sonra ikinci ay yolculuğu öyküsü
1657 Cyrano de BERGERAC L’autre Mond - Diğer Dünya. Aya ve Güneşe yapılan yolculuklar.
1670 Evliya Çelebi Seyahatname. Denizaltı, robotlar, roketler, Hezar-Fen Ahmet Çelebi.
1736 Jonathan SWIFT Gulliver’s Travels. Fantastik üç olağanüstü yolculuk öyküsü.
1750 VOLTAIRE Micromegas – Kocaman Yavru. Satürnlü bir yaratığın dünyayı ziyareti
1818 Mary W. SHELLEY Dr. Frankestein. İlk organik robot.
1865 Jules VERNE De la Terre a la Lune – Aya Seyahat. İlk yetkin BK roman sayılıyor. Yazarın
diğer kitaplarından Arzın Merkezine Seyahat ve Denizler Altında Yirmi Bin Fersah sıkı BK romanlarından tabii ki.
1890 William MORRİS News from Nowhere. Sosyalist içerikli bir ütopya.
1895 Herbert G. WELLS The War of the Worlds. Marslıların dünyayı işgali. Yazarın Time Machine ve When the Sleepers Wakes gibi eserleri konusunda ilk.
1913 Abdülhak H. TARHAN Tayf Geçidi. XL. yüzyıl betimlemesi. Çevriyazını yapılmamış.
1920 Y. Ivanoviç ZAMYATIN Mıy – Bizler. Sovyet devriminden düşkırıklığına uğrayan bir troçkistin distopyası. Aynı zamanda modern BK unsurları da içeren bir kitap.
1921 Refik Halit KARAY Mr. Con Hülya. Kuva-i Milliye ve Ankara Hükümetinin hicvedildiği ilk reaksiyoner Osmanlı BK mizah öyküsü.
1926 Hugo GERNSBACK Amazing Stories. Bu dergide ilk defa BK Scientifiction olarak anılıyor. Fritz LANG Metropolis adlı filmi çekiyor.
1932 Aldous HUXLEY Brave New World. Ana akım yazarlarından birinin ilk distopya eseri.
1937 John W. CAMPBELL Pozitif bilime dayalı BK savunan yazarın 1030’lardan beri yayınlanan Astounding Science-Fiction dergisine Genel Yayın Yönetmeni olması ve Amerikan bilimkurgu edebiyatının altın çağının başlaması.
1937-1950 Clifford D. SIMAK, Jack WILLIAMSON, L. Ron HUBBARD, L. Sprague de CAMP, Henry KUTNER, C. L. MOORE, Isaac ASIMOV, Robert A. HEINLEIN, Thedore STURGEON, A. E. Van VOGT, Robert SHECKLEY, Alfred BESTER, James BLISH, Frederic POHL, C. M. CORNBLUTH, Arthur C. CLARKE, Ray BRADBURY gibi yazarların en verimli dönemleri.
Sinemada ve çizgi romanda Flash Gordon (Türkiyede Baytekin ve Yıldırım Kaptan adıyla da geçer), Superman, Spaceman-Shazem, Captain America, Batman, Hulk, Flash, Örümcek Adam gibi kahramanların bu dönemlerde ortaya çıkar.
1943 Dr. V. BİLGİN Rüya mı Hakikat mı?. İlk Türk sosyo-politik BK romanı.
1949 George ORWELL 1984. Zamyatin’in “Bizler” adlı yapıtıyla öncülüğünü yaptığı distopya türü bilimkurgunun en popüler örneği.
1950-1960 BK Sinemasının paranoyak altın çağı. Soğuk Savaşın etkisiyle çevrilen Hollywood filmleri “Gövde Hırsızları İstilası”, “Merihten Saldıranlar”, “Sinek” vb., ve BK yelpazesine ait birçok konuda oldukça zengin bir dizi siyah beyaz BK filmleri; “Dev Örümcek Tarantula”, “Kendi Kendine Küçülen Adam”, “Büyüyen Göktaşları”, “Uzaydan Gelen Çocuklar”, “Uçan Dairelerin İstilası”, vb.
1967 Harlan ELLISON Dangerous Visions. Bu antolojiyle birlikte bilimkurguda İngiltere ve ABD’de Yeni Dalga’nın başlaması. Bu yapıt daha sonra bu akımın manifestosu olarak kabul edildi.
1965-1975 Ursula K.LeGUIN, Harlan ELLISON, Brian W.ALDISS, J.G.BALLARD, Micheal MORCOCK, Samuel R.DELANY, Philip K.DICK, Frank HERBERT, Brain STABLEFORD ve Norman SPINRAD gibi yazarların Yeni Dalga’nın önde gelenleri olarak dikkat çekmesi.
Aynı sıralarda beyaz camda StarTrek (James Blish-Gene Brodberry) ile başlayan yeni BK televizyon dizileri dönemi. Beyaz perdede de 2001 Space Odysey (Stanley KUBRICK+Arthur C. Clarke) ; yeni çekim teknolojileriyle hazırlanmış BK filmlerinin öncüsü ve alternatif öykü ise Solaris (Andrey TARKOVSKI+Stanislav LEM)
1971 Metin ATAK Gezegenler Savaşıyor. Dünyalar savaşına benzetme. Arena adlı eseri de Çağlayan Serisinin “Feza Canavarları”ndan benzetme.
1977 Georges LUCAS Star Wars. Popüler space opera.
1980 William GIBSON The Neuromancer. Yeni distopya; Cyberpunk akımının ortaya çıkışı. İnsanlarla bilgisayarların birleşmesi sonucu ortaya çıkan kişisel ve toplumsal sorunlar.
1980-1990 Alien, yeni versiyon Startrek, Terminator gibi bilgisayar destekli uzay maceraları ağırlıklı sinema BK filmleri.
1990-1999 Atılgan ve Nostromo dergilerinin yayın hayatına girmesinden sonra Haldun AYDINGÜN, Müfit ÖZDEŞ, Gurur ASI, Sabri GÜRSES gibi yeni yazarların Çağlayan Kuşağı Orhan DURU, Sezar ERKİN, Selma MİNE ve Zühtü BAYAR gibi yazarlara katılmasıyla Türk BK edebiyatında Altın Çağın başlaması.
Türk BK edebiyatında, 1939 yılında Çocuk Haftası dergisinde yayınlanan yazarı bilinmeyen uzun öykü bir yana bırakılırsa 1943 yılından bu yana bu alanda ürün veren yazarlar sırasıyla; Dr. V. BİLGİN, Peyami SAFA, Dr. Adam ŞENEL, Metin ATAK, Sezar Erkin ERGİN, Selma MİNE, Dr. Sönmez GÜVEN, Giovanni SCOGNOMILLO, Orhan DURU, Recai DİNÇER, Mustafa YELKENLİ, Dr. Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU, Bülent SOMAY, Ekram KASIM, Sezen KAYMAK, Bülent AKKOÇ, Metin DEMİRHAN, Doç. Dr. Yalçın İZBUL, Dr. Toygar AKMAN, Nurcihan, Özlem ADA, Sabri GÜRSES, Orhan S. ŞİRİN, Ali NAR, Nevra BUCAK, Fatih ÇATALLAR, Müfit ÖZDEŞ, Haldun AYDINGÜN, Zühtü BAYAR olarak sayılabilir.
Çarşamba, Mart 19, 2008
ANCIENT LIGHT
"Chronicles of Carrick V"Mary Gentle
Gollancz 2002
Omnibus Edition
Daha önce Carrick V serisinin ilk kitabi Golden Witchbreed'le ilgili bir yorum yazmıştım. İlk kitapta, Lynne Christie adında Dünya Birliğinden bir elçi, Carrick V güneş sisteminde üzerinde yaşam olan tek gezegene gelir ve Orthe adındaki bu gezegende yaşayan halkla Dünyalılar arasında olumlu ilişkiler kurmak üzere işe koyulur.
İkinci kitap, Ancient Light, Lynne Christie'nin on yıl aradan sonra Orthe'ye dönüşünü anlatıyor. Ancak bu kez bir Dünya Birliği elçisi değil, ticari fırsatlar bulma amacıyla bu gezegeni keşfetme izni almış bir şirkete danışman olarak gelir. Şirketin amacı Orthe'nin geçmişinden kalan teknolojileri elde edip bunlardan yeni teknolojiler üretmektir.
Orthe, geçmişte büyük bir teknolojik yıkım yaşamış bir gezegendir. Teknoloji kullanmada başı çeken ve “Golden Witchbreed” adı verilen bir ırkın güç ihtirası bu yıkıma neden olmuştur. Yıkımdan dersini alan Ortheliler Tabiat Ana'nın ve toprağın evlatları olduklarını kabullenmişler ve ona sadık bir yaşam düzeni kurmuşlardır.
Yeni yaşam düzenleri doğrultusunda Orthe halkı teknolojiyi bir yıkım aracı olarak görür ve uzak dururlar. Dünya Birliğinin, Orthe'nin eski teknolojilerine karşılık yeni teknoloji vererek ticaret yapma taleplerine olumlu bakmazlar. Orthe deneyimi nedeniyle işe alınan Lynne Christie, şirketin bu amacı yüzünden on yıl önce edindiği Ortheli dostları ile görevi arasında kalır. Dostları yeni görevinin Orthe'nin huzurunu kaçıracağı düşüncesiyle Lynne'e sırt çevirirler.
Orthe kıtalara göre özellikleri değişen küçük topluluklardan oluşmuş bir toplumsal yapıya sahiptir. Ayrı ayrı her topluluğun bir lideri olsa da ihtiyaç görülmediği sürece bu toplulukları biraraya getirecek bir önder seçilmez. Her toplulukta bünyesinde Tabiat Ana dininin ruhbanları da büyük ölçüde söz sahibidirler. Bunca küçük topluluk olması Orthelileri politik ilişkileri etkili kullanan bir yapıya büründürmüştür. Halkın her tabakası politik sürecin bir parçasıdır.
Orthe'de savaş ve kavga yadırganmaz. Ataları arasında Golden Witchbreed olanlar hariç herkes geçmiş yaşamını hatırlar. Bu yüzden ölüm onlar için bir belirsizlik değildir. Dolayısıyla savaşmaktan çekinmezler. Savaşlar onlar için yaşamın doğal bir parçasıdır ve kılıç savaşta kullanılan başlıca silahtır. Yüzyıllardır süregelen bu düzen, bir şirket görevlisinin her zaman sürtüşen iki toplumdan birine gelişmiş dünya silahları sağlamasıyla bozulur ve olaylar çığırında çıkar.
İlk yıkıma neden olan ve sonradan tükendiği sanılan gizemli enerjinin varlığını sürdürdüğünün ortaya çıkmasıyla da dengeler büsbütün sarsılır.
Ancient Light bir yıkım öyküsü. İnsansı varlıklara özgü açgözlülüğün ve hırsın, gücün verdiği sahte güven duygusuyla birleşip bunlardan uzun süre uzak durmayı başarmış bir uygarlığı sona erdirişini anlatıyor. Bu anlamda bir miktar da karamsar.
Kitabın dünya tasarımı ve karakterleri oldukça güçlü. Geçmişi ve bugünüyle ayrıntılı tasarlanmış, güçlü bir uzay medeniyetini gözler önüne seriyor.
Kitap uzaylı bir toplumu ve bu toplumun yaşamını eski teknolojilerinden oluşan bir labirentte gezdirir gibi anlatıyor. Aynı teknoloji Dünyalılarda olduğu kadar Orthelilerde de benzer bir hayranlık etkisi oluşturuyor. Ancak bu hayranlığı her iki toplumun yorumlayışı farklı. Dünyalılarda sahiplenme dürtüsü ağır basarken, Orthelilerde uzak durma eğilimi artıyor.
Anlatımlar okuyanı karakterle özdeşleştirmeye yetecek kadar ayrıntılı. Ancak ayrıntıların çokluğu yer yer kurgunun ağır gelişmesine neden oluyor. Yaratılan hava neredeyse kusursuz. Orthelilerin tavırları, Dünyalılara özgü taleplere verdikleri tepkiler özgün ve tutarlı. Politik altyapı o kadar karmaşık ki kurgu mu gerçek mi olduğu zaman zaman karışıyor. Politik görüşler de tutarsızlık göstermiyorlar. Bu özellikleri kitabı kurgu evrenlerdeki politikaları anlatan bilim kurgular arasında üst raflara koyuyor.
Kitapta, yazılış tarzından ve iyi tasarlanmış yabancı bir dünyanın anlatımından gelen çekici bir taraf var. Mary Gentle, Orthe'de saklı gizemi okuyucuya Lynne Christie'nin gözlemlediği şekliyle sunuyor ve bunu iyi başarıyor.
Sağlam altyapısına ve güçlü kurgusuna karşın okumayı zorlaştırıcı birkaç ayrıntı da yok değil.
İlk kitapta olduğu gibi politik ilişkiler bu kitapta da ön planda. Lynne çoğu zaman olayların içinde değil ve olan biteni bir şirket temsilcisi olarak dışarıdan gözlemliyor. Bütün kitap Lynne Christie'nin ağzından anlatılan olayların politik yansımalarına odaklanmış. Farklı bir tarz olsa da öyküye biraz hantallık katmış. Olaylar olup biterken her şeyi Lynne'in gözünden takip eden okuyucu, karakterle aynı sıkıntılı bekleyişlere, konuya ya da karaktere doğrudan bir katkısı olmayan diyaloglar eşliğinde katılmak zorunda kalıyor.
Öykünün en can alıcı ve önemli sayılabilecek bilim kurgusal unsurlarından biri sürekli geri planda kalmış. İlk kitapta gerçekleşen ve eski Orthe teknolojisini kullanmayı sürdüren Golden Witchbreed kalıntısı bir adamla Lynne Christie arasında gerçekleşen hafıza aktarımı bu kitapta, özellikle başlarda, oldukça silik kalıyor. Daha da tuhafı tüm olan bitenler arasında, bu hafıza aktarımının, bütünüyle yabancı bir kültüre ait anıların bir dünyalı üzerinde bıraktığı etkilerden neredeyse hiç söz edilmiyor. Tüm öyküyü ana karakterin ağzından okusak da bu akıl almaz ayrıntı onun üzerinde birkaç sıkıntılı düş ve bir iki tutarsız davranış olarak ortaya çıkmaktan öteye gitmiyor. Her ne kadar yazarın sürekli bundan bahsedip konuyu daraltmaktan kaçındığı hissedilse de böyle geniş potansiyele sahip bir ayrıntının hakkını veremediği de bir gerçek.
Bunun dışında, konuşmaların arasına mantıklı olamayacak kadar uzun gözlem ve düşünce tasvirleri sokulmuş. Olaylar birinci tekil ağızdan anlatılırken ve bir diyalog sürerken araya giren tasvirler 'bunlar hiç bitmeyecek mi?' sorusunu sık sık sormanıza neden oluyor.
Anlatımın duygusal iniş çıkışları aktarmadaki yetersizliği de ayrı bir sorun. Olaylar gelişiyor, hem yeni hem eski karakterler sahneye girip çıkıyorlar, kavgalar kopuyor, sinsi politikalar uygulamaya konuyor ve baş kahramanlar, ya kurnazlıkla ya da yardım görerek, her zaman olayları denetim altında tutuyorlar. Tüm bunlar olup biterken kitabın ritmi aynı kalıyor. En yakın dostlar ölümün eşiğine geldiklerinde bile anlatım, herkesin bir masa başına oturup Orthe çayı içtiği bir sohbet sahnesinden çok fazla farklılık göstermiyor.
İyi tasarımına ve başarılı kurgusuna karşın olayların odağını bir miktar yitirmiş bir roman. Temelinde yatan sağlam hayalgücüne karşın okuması zor. Hem bilim kurguyu hem de politik entrikaların öne çıktığı kitapları beğenenler için fena bir eser sayılmayabilir. Ama bundan hazzetmeyenlere, seçme şansları varsa yazarın diğer kitaplarına yönelmelerini tavsiye ederim.
Perşembe, Ocak 10, 2008
Demgüsar Vakası 4
Gülpare ifrit ile bir başınaydı. Çevreleri tamamen karanlıktı. Kadın nefes alıp verdikçe ağzından çıkan duman, karanlığın içerisinde eriyordu. Bacakları son dermanı ile onu ayakta zar zor tutuyordu. Etraflarını sarıp sarmalayan karanlığı içerisinde gece yürüyen yaratığın sadece yüzü seçiliyordu.
Kireç gibi bembeyazdı. Beyaz tenin altında kirli bir mavi ile parlayan damarlar seçiliyordu. Kemikleri çıkıktı. Heybetli bir burnu vardı. Gözleri sanki kurumuşçasına çukurlarının içerisine çekilmişti. Göz çukurlarının içerisi dipsiz bir kuyu misali karanlıktı. Katran karası gözlerinin hiç akı kalmamıştı. Geniş alnının üzerini bukleli, beyaz saçları örtüyordu. Açık maviye çalan ince dudakları şeytani bir gülümseme ile kıvrılmıştı. Dudaklarının arasından belli belirsiz iki diş karanlıkta parlıyordu.
İblis kollarını Gülpare'ye doğru açtı. Karanlığın kalbinde yaratığın gövdesi ortaya çıktı. Üzerinde tek omuzdan askılı, yerlere kadar uzanan, mor, eski bir döneme ait kıyafet vardı. Elbiseyi omzundan tutan iri, altın, çelenk şeklinde bir broş vardı. Elbisenin açıkta bıraktığı çıplak kolları, kemiklerine sarılmış bir tutam et parçasından ibaretti. Eti mosmordu. El kemiklerinin üzerini sadece derisi örter gibiydi. Uzun, sivri tırnakları ile vahşi bir hayvana benziyordu. Daha çok bir pençeye benzeyen ayaklarında ise sandaletler vardı.
Demgüsar olduğu yerde Gülpare’yi seyrediyordu. Gülpare korku içerisinde bildiği duaları mırıldanmaya başladı. Köprüde işe yaramıştı. Burada da işe yarayabilir onu kurtarabilirdi. Kelimeler dudaklarının arasından dökülmeye, sesi giderek yükselmeye başladı. Kelimeler ağzından döküldükçe de üzerindeki ağırlık hafiflemeye başladı.
Eğer yeterince inanırsa buradan kurtulabileceğini hissetti. Yaratığın bakışlarına Gülpare karşılık vermek, korkmadığını göstermek istedi. Gözlerini o karanlık çukurlara dikti. Ancak o zaman hatasını anladı. Bakışlarını kaçırmaya çalıştı ama başaramadı. İfritin bakışları karşısında adeta eriyordu ruhu, bedeni. Benliğinin en derin, en gizli köşelerinde dolaşıyordu ifrit. Onun karşısında her şeyiyle çırıl çıplak ve savunmasızdı.
Dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere yıkıldı. Gözlerinden yaşlar boşandı. Titreyen elleri ile gözlerini silmeye çalışırken bütün vücudu titriyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Dehşet içerisinde kalan kadına doğru süzüldü iblis. Ne olduğunu anlamadan Gülpare kendini yaratığın kollarında buldu. İblisin ağzı bir zevk ifadesi ile aralanmıştı. İçerisinde bir yılana benzeyen dili kıpır kıpır oynuyordu. En korkunç kabuslarında bile duymadığı, cehennem çukurlarından kopup gelen bir sesle konuştu.
“Zarif bir çiçek tutuyorum kollarımda. Rastlanması zor, nadide bir çiçek. Nadide bir gül sanıyor herkes seni. Hal bu ki sen yabanda yetişen bir yoncasın. Yine de bir gül olmayı o kadar benimsemişsin ki, bir gül gibi dikenlerin var. Seni bir kere koklayabilmek için her şeylerini vermeye hazır erkeklere batırıyorsun bu dikenleri. İçinde biriktirdiğin tüm zehrini akıtıyorsun onlara. Hem de hiç acımadan.”
İblis sözlerine ara verip uzun uzun süzdü Gülpare’yi. Ne gördüyse beğenmemiş olacak ki kaşları çatıldı, keyfi kaçtı.
“Göğüs gerdiğin onca zorluğa rağmen tek korktuğun ölmek öyle değil mi? Bütün nefretine, gizemine ve cazibene rağmen basit bir fahişesin. Şu anda, burada öleceksin. Yine de insan soyunun günah diye nitelendirdiği meziyetlerin yüzünden değil. Bütün bu meziyetlerin sen de eksik olduğu için, yeterince acımasız, güçlü olmadığın, yeterince nefret etmediğin için öleceksin. Oysaki güçlü olsan yaşamak için bir yol, bir kaçış bulabilirdin. Diğerleri gibi ecelin gelince kendini bırakıveriyorsun. Ertelenemez, kaçınılmaz olduğunu düşündüğünüz karşısında ne kadar da zayıf ve basitsiniz. İşte bu yüzden siz av ben ise avcıyım. Ben bu döngüyü kırdım. Ölümün gözlerine baktım ve hayatta kaldım. Şimdi ise ben ölümün ta kendisiyim.”
Yaratık yüzünde sıkılmış bir ifade belirdi. Umursamaz bir rahatlık içerisinde Gülpare’yi bıraktı. Biçare kadın bıraktığı yerde yığıldı kaldı. Sonra bir şeyler görmüş gibi gözlerini karanlığa dikti.
Karanlığın içerisinde yolcu elinde ahşap kılıcı, haykırarak belirdi. Bunu gören yaratığın yüzünde kendinden emin bir gülümseme yerleşti. Ansızın Gülpare’nin önünde belirdi. Kollarını açarak yolcuyu karşıladı.
“Hoş geldin gaibin dervişi. Bir pervanenin ateşin etrafında döndüğü gibi sen de gaibin çevresinde dönüyorsun. Bilmiyorsun ki ne ile kim ile uğraşıyorsun. Sonun da ateşte yanan pervaneden farklı olmayacak.”
Derviş hiç cevap vermedi. Yüzüne tekrar umursamaz, rahat bir ifade gelmişti. Elindeki ahşap kılıcı yaratık ile arasında tutarak birkaç nefes bekledi. Bir şeyler mırıldandı. Ahşap kılıç olduğu yerde kararmaya başladı. Ucundaki kavruk kısımdan itibaren sapına doğru karardı kılıç. Aniden çakan bir kıvılcım ile ateş aldı. Derviş kılıç alev alınca yaratığa doğru hamle yaptı. Çevik bir bilek hareketi ile ifritin kafasını hedef alarak savurdu ateşten kılıcı.
İfritin elinde adeta yoktan var olan kısa bir kılıç belirdi. Kendinden emin ve rahat bir hareketle dervişin hamlesini karşıladı. Kılıçların çarpışması ile ahşap kılıcın alevi söndü. Derviş duvara çarpmışçasına geri düştü. İfritin elindeki kılıç ise var olduğu gibi kayboldu.
Yaratık kin ve nefret içerisinde gürledi.
“Beni yanan bir odun parçası ile mi korkutacaksın. Ben ateşten doğdum. Alevle serpildim. Ben ki Büyük Roma İmparatorluğunun Preator’u, ben ki Municipium Sardica ve Dacia Mediterranea’nın valisi, ben ki senatonun yeminli koruyucusu, ben ki siz aciz adem soyları ölüm karşısında tir tir titrerken, ölümün gözlerine bakan, mor toga giyen Magnus Servius Lucullus. Senin gibi zavallı bir yürüyen leş karşısında mı korkacağım?
Derviş tek hamlede nefes nefese kalmıştı. Dizinin üzerinde tekrar hamle için beklerken göğsü hızla inip kalkıyordu. Ağzındaki deri parçası yüzünden nefes aldıkça hırıltılar çıkıyordu. Biraz nefeslendikten sonra yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.
Gülümsemeyi görünce yaratığın karanlık gözleri alevlendi. Yüzündeki damarlar şişti, iyice ortaya çıktı. Ardından elinde kısa kılıcı tekrar belirdi. Şimşek gibi dervişin üzerine atıldı. Defalarca savurdu kılıcını. Derviş ise bin bir çaba ile karşıladı darbeleri. Her seferinde birkaç adım daha geriledi. Ta ki karanlığın içerisinde kendini bir evin duvarına yaslanmış bulana dek.
Sırtını duvara vermiş Derviş zar zor ayakta duruyordu. Mevcut durumdan memnun görünen iblis ise saldırmaktan vazgeçti. Tepeden tırnağa dervişi süzüp tekrar konuşmaya başladı.
“Ne olduğun o kadar belli ki, adeta alnında yazıyor. Gaipden haber alan, gaibi seyreden bir yeniçeri eskisi. Yüzyıllardır senin gibi nicelerini itlaf ettim. Senin diğerlerinden ne farkın var ki. Aklın, iraden zayıf. Kim bilir ne gördün.
Belki beni gördün. Kinlendin. Belki de bu sokak fahişesini gördün. Şevke geldin. Hemen horozlandın. Ancak göremedin ki ölüm seni bekler. Bilemedin ki ecelin elimden olacak. Dedikleri gibi erken öten horozu keserler. Erkek gibi karşıla ölümü de bitsin bu iş.”
Derviş yaratığı dinlerken biraz daha nefeslendi. Sonra hırıltılar içerisinde gülmeye başladı. Gülerken duvarın dibine çöktü. Kahkahalarla gülmeye devam etti. Gülmesi bitince ahşap kılıcından güç alıp ayağa kalktı. Abartılı hareketlerle yerlere kadar eğilip konuştu.
“Malumatım zatıalinize malum olmuş. Velhasıl fakirin kendini tanıtmasına müsaade ediniz. Fakir Rumeli’de gayri müslimin Sliven dediği, İslimiye Sancağında demircilik ile iştigal eden Genov’un mahdumu Stoyan’dır. Kapıya çıkmadan, izzetli büyüklerim tarafından Kamil olarak adlandırılmıştır. Halen bu kutlu ada layık olmak üçün elinden gelen çabayı ardına koymaz ki karşına dikelir. Bu uğurda kah ehli riyazet, kah ehli mey dolaşır durur. Biraz ehli keşifliği de vardır. Gaibi kovalarken yoluna canını, serimi koyduğu, yoldaşları yanı sıra pala çaldığı, cenk ettiği, can verdiği, can aldığı ocaktan tart edildi.
Ancak ! Can borcumuz sadece Hakk’adır. Miadı dolmadan tahsil ettirmek fakire yakışmaz.”
Derviş’in yüzündeki rahat, eğlenen ifade konuştukça silindi gitti. Artık kararlı bir ifade, delici gözlerle yaratığa bakıyordu.
“Bre gaibin köçeği, bre Azazil’in mancası, izanı kıt mezergan taifesi, hakkın haviye çukurudur. Mekanına izam etmekse boynumun borcudur. Zira celladın karşısındadır.”
Derviş sözünü tamamlayınca ağzındaki deri yumağını iyice sıktı. Ardından ok gibi ileri fırladı. Dişleri sıkılı olduğu halde bir şeyler mırıldandı. Olanca gücü ile zıpladı. Ahşap kılıcını karşısında kılıcı ile onu bekleyen yaratığa doğru savurdu.
Her şey bir anda oldubitti. Önce iblisin yanında, nur içerisinde Duru kadın belirdi. Dua ediyordu. Çevresindeki ışık karanlığı yırttı attı. Yaratık kılıcını göz açıp kapayıncaya kadar kadının göğsüne sapladı. Kadının yüzünden nuru gitti. Gözleri söndü.
Aynı anda şehri döven yıldırımlardan biri dervişin ahşap kılıcına düştü. Dervişin bütün vücudu acı içerisinde kasıldı. Dişleri kitlendi. Deri yumağına saplandı. Her nasılsa ahşap kılıç düşen yıldırım ile parladı. O ışık deryası yaratığı omzundan beline kadar biçti. Kılıcın ışığı patladı. Etrafa dalga dalga ışık yayıldı.
İfritin karanlığı, Duru Kadının nuru, kılıcın ışığı hepsi birden kayboldu. Kamil ile Gülpare sağanak yağmurun altında, taş köprünün başında, duvarın dibinde, Duru Kadının bedeninin yanında bir başlarınaydılar.
Üzerine ok gibi yağan yağmurun altında durdu Gülpare. Ağlaması ve titremesi kesilmişti. Sadece boş gözler ile Duru Kadının yatan cesedini seyretti. Kamil ise sırtını taş duvara verip öylece oturdu. Ses çıkarmadan bekledi kadını.
En sonunda Derviş halen dumanı tüten kılıcını yere bırakıp kadının yanına gitti. Nazikçe elini uzattı. Yavaşça yerden kaldırdı. Adımlarını zar zor atan Gülpare’yi Duru Kadının yanına götürdü. Cesedin başında Gülpare tekrar ağlamaya başlayınca kadının yanına çöktü. Bir süre daha bekledi. En sonunda konuşmaya başladı.
“Hanım bu fakir Rumeli’nin tepeleri dumanlı dağlarını aşıp, deryalardan daha derin ormanları kat edip Şehri Sofya’ya neden vardı bilir misin ?.”
Gülpare bu soruyu duyunca sustu. Ağlaması kesildi. Derin bir uykudan uyanmışçasına irkildi. Kan çanağı gözlerini dervişe dikip, öylece baktı.
“Bu kadimi afarit tohumunun dermeyan ettiği gibi fakir ne onun meşum suretini, ne de senin peri peyker suretini gördü. Duru Kadın alemi menamda görünür oldu fakire. Fakir de O’nun ay yüzünü takiben geldi, Kabil Soyunun ümüğünü sıkmaya. El verdi alimallah sıktık ümüğünü. Duru Kadın da Hakk’a yürüdü. Mekanı cennet olsun.”
* * * *
O gece kopan kıyametten ne kimsenin haberi oldu ne de Gülpare’yi gören, duyan çıktı. Bezirgan Yusuf Efendi bir kaç hafta aradıktan sonra yoruldu, yıldı. Vazgeçti aramaktan. Önce zengin koca buldu kaçtı denildi. Sonra Yusuf Efendinin peşinden İstanbul’a göçtü oldu. Dedikodusu bayatlayınca Şehri Sofya’nın bitanesi dedikodu kazanındaki parlak yerini kaybetti. Peşi sıra yeni gözdeler bulundu, yeni dedikodular türetildi. Üç dört ay geçti, geçmedi Yusuf Efendi’nin son kapatması Şehri Sofya’nın yeni gözdesi oldu. Ta ki o da unutulup, yerini yenisi alıncaya dek.
* * * *
Paşa Tahtına takriben 60 fersah garbındaki gayrimüslimin Sredna Gora olarak bildiği Belem köyü Müslüman’ının, Nasıri'sinin, İbrani'sinin ve hatta nice zındığın gelip yüz sürdüğü yatırı ile meşhurdur. Envai çeşit halkın adak adadığı, dinince dua okuduğu bu yatır her cenahında açan yoncalardan dolayı Rumeli’nde Yoncalı Yatır olarak da anılır. Menşei bilinmemekle birlikte nice hastaya, elemzedeye, nice çaresiz illetlere derman olduğu söylenir. Bendenizin de köylünün isim verdiği üzere Duru Kadın Yatırında mürdegan ruhuna dua okumuşluğu vardır.
Vak'a Nüvis Bekir Efendi
Rumeli Şehrengiznamesi
Hicri 1048
Çarşamba, Aralık 26, 2007
Robotech Shadow Chronicles
Ooooykk...
Kabaca 20 dakikasini izledim su ana kadar ve yaaani....
Animasyon kalitesi hayli dusuk, ozellikle zengin ve olaganustu guzel Macross Zero ile karsilastirildiginda.
Macross Zero animasyonu son derece guzelce, renkli ve kalitelice yapilmasina ragmen Robotech Shadow Chronicles son derece, coook cooook coook ucuz 3D animasyon ve 2D animasyon karismasi ile yapilmis.
Ozellikle 3D animasyonda gosterilen gelismeleri goz onune alirsak bu 2006 tarihli film tam bir copluk.
Karakter tasarimi o kadar kotu ki, ses aktorlerinden hic baslatmayin. Cok zayif ve hic bir duygy icermeden, direk senaryodan hic pratik yapmadan okunmus gibi gozukuyor. Zaten ingilizce animasyonlardan hic hoslanmam, genel olarak yeteneksizler ve beceriksizler Amerika'da ses aktorlugu yapiyor galiba. Uzucu bir durum cunku Japonca orjinal animasyonlardan ve cocuklugumdan, Turkce dublardan bu isin nasil iyi yapilabilecegini biliyorum.
Son olarak, vucutlari nasil tasarladilar boyle? Bir animasyon icin bile o kadar kotu ve sahte gozukuyorlar ki inanilmaz bi sey. Butun erkekler ucgen sekilli, hatunlarin da goguslerinden hic baslatmayin. Bazi super-deforme Japon animelerinde bile gogusler bu kadar sahte degiller! Sanki hepsi silikonlari basmis!
Senaryo cok zayif.
Ilginc, Robotech ilk basta temellerini Macross'a dayar ki Macross, en eski hali ile son derece kaliteli bir animedir. Macross Zero, 5 ep'lik 20. yil OVA serisi 2002 yayin tarihli idi. Bu animasyon Macross Zero'dan 4 sene sonra ortaya ciksa da kalite acisindan coooook daha zayif. Macross Zero'nun toplam suresi de dusunulurse (5 x 30 dakika = 150 dakika vs. assa yukari 90 dakika RSC icin) affedilebilir bir olay degil RSC'nin kaltesizligi.
Herneyse...
Ben bunlari yazarkene 32. dakikaya geldim.... Kalan 55 dakikayi da bir sekilde izlerim... Heheh, kotu de olsa Robotech/Macross olayina hastayim.
Bizim bi ara bi Macross/Robotech podcastimiz olacak ama kicimi kaldirmam lazim bu is icin.
Kisa zamanda bir aydir edit etmedigim son epizodumuzu halledip piyasaya koymaya soz veriyorum burda... Nah buraya yazdim.