Cuma, Nisan 11, 2008

Alternatif Hayaller



Bu bir oyku degil ama Ent'in son yazdigi Tuzlu ve Kutulu uzerine guzel gelecek bence.

Her nedense bazi insanlar (ben dahil) bazi yerlesmis fikirlere, oykulere ve olaylara hayli bir yandan yaklasmayi seviyor. Ben bunu Turkiye'deki politik ortami Illuminati ve Chtulhu + eski tanrilar ile aciklamakla bulmaya calisirken Ent eski tarihimizde benzeri olaylarin nasil olacagini dusunmekte. (Hos, benim Illuminati olayi Hitit Gunesi'nin bir araya gelmesine yol acti ama hic bir sekilde tasarladigimiz net uzerinde oyun oynama olayini beceremedik benim hatalarim yuzunden, ote yandan bunca insani bir araya getirmek bana yeter. Ent ve Roulth'un yazdiklarini okumak bana fazlasiyla yetiyor. Tabii bir de podcastimiz var aylardir edit edip yayinlamam gereken ki kismetse yakinda(!) olacak (bu aksam, soz, yemin, ekmek carpsin).

Neyse, metacast olayini geceyim de olaya geleyim.


Bir netizen super bir olaya girmis. Steampunk Starwars.. Super de olmus.

Bu olay baskalarinin yarattiklarini taklit etmekten cok oteye gidiyor. Bir baskasinin fikrini alip kosturmak, bambaska yerlere gitmek. Telif haklariyla kisitlanmis yasamimizda eski oykuculerin hikayesini alip kendinden bir seyler katarak daha da zenginlestirmek fikri bazi insanlara ters geliyor. Oysa ki son birkac yuzyila kadar butun yazili veya sozlu edebiyat boyle gelismis, her anlatan bir seyler eklediginden eski oykuler bu kadar zengin ve etkileyici, bazen de biraz fazlasiyla gereksizce uzun (Beowulf'un ingilizce cevirisini elime alip yuksek sesle okumaya kalkistigimda 10 dakikada baymisti) eserler hep bir baskalarinin hikayelerini alip zenginlestirmekle olan bir sey.

En azindan ben bu Steampunk Star Wars gibi bir olay gorunce garip, sapikca bir zevk aliyorum. Keske ben de bu kadar yetenekli olsam diyorum. Bir baskasinin dunyasinda hic bir degisiklik yapmadan fanfic yazmak farkli, bir fikri alip ciddi bir sekilde degistirip farkli bir tat vermek cok farkli.

Cok yasa hayal gucu!

Salı, Nisan 01, 2008

Tuzlu ve Kutulu

İkinci hicri asırda Arabistan Yarımadasından, kimine göre meczup, kimine göre gayibin, Abdul Hazred ismi ile anılan âlim geçmiştir. Pek çok Batıni eser kaleme almış olsa da eserlerinin biri hariç hiçbiri kabul görmemiştir.

Okuyanların yüreklerine bin bir türlü korku illeti, zihinlerine ise cinnet tohumu salan, Divan-ı Azife ismiyle bilinen eser Batıni ilmi içün mihenk taşı olmuştur. Divanın ismi ve muhteviyatı hususunda münakaşalar devam etmektedir. Zira eserin bilinen sureti bulunmamakla beraber, nice batıni ilime merak sarmış âlim eserin tümüne veyahut bir kısmına sahip olduklarını iddia etmekte ve eserlerinde divandan bölümlere yer vermektedirler.

Garbdaki küffar illerinde de pek çok farklı isim ile bilinen bu divanın ehemmiyeti envai çeşit efsun ve sihirin yanı sıra âdemoğlundan önce arza hükmeden, kudema olarak adlandırılan mahlûkatı anlatmasıdır. Bu kudema taifesinin Ri’ye denilen okyanus suları altında kalmış şehirde yattıkları asırlık uykularından kalkarak kıyameti kendi elleri ile arza salacakları ve ahiretten önce âdemoğlunun sonu geleceği yönünde kehanetler bulunmaktadır. Mevzu bahis kehanetlerin hakikat ile en ufak bir münasebeti var ise soyumuzu büyük tehlikenin beklediği muhakkaktır.

Vak'a Nüvis Bekir Efendi

Müfredat-ı Batıni

Hicri 1075


Dokuz yüz otuz bir senesinin rabüevvel ayının son günlerinde, sittei servinin bitmesinden hemen sonra, hayırlara vesile olması için mübarek bir Cuma günü, alaca karanlıkta, Konstantiniye’nin incisi Haliç’teki Donanmayı Hümayun tersanesi iskelesinden haşmetli bir kalyon “Vira Bismillah”lar ile yelken açtı. Üç direkli, nice yiğidi barındıran, memur olduğu meşum vazifenin ağırlığı ile salmasının gömüldüğü boğazın karanlık sularında, usulca süzülerek Şehri Hümayundan ayrıldı.

“Neydi bu sefer ?” derseniz anlatmaya çalışayım. Kalyonun açılmasından takriben altı ay önce Hispanya Kraliçesi Marya’nın, ismi yedi sülalesine yetecek uzunluktaki elçisi, Konstantiniye’de bilinen kısa ismi ile Huan Carlos de Roberto, Kaptanı Derya Salman Paşanın huzuruna varıp, ayaklarına kapandıktan sonra, kaftanına yüz sürmüş bahriyelerini tarumar, tüccarı ser sefil eden bir mahluk için yardım dilenmişti.

İzzetli Salman Paşa önce elçiyi terslese de, bendenizin akıl sır erdiremediği siyaset ilminin gereği olacak ki, ferman yazdırarak mahlukun itlaf edilmesi için sefer tertiplenmesini emir buyurmuştu.

Elçinin anlattığına göre mahluk uzak, uğursuz bir adada ikamet etmekte olup, peşine değme küffar şövalyesi düşmüş, ancak Allahsız keferelerin cümlesi telef olmuştu. Bu nedenledir ki sefer defterine seçme yiğitler kaydedildi.

Seferde kimler yoktu ki. En başta yıllarını denize vermiş, nice muharebe görmüş, levend olarak katıldığı ocakta kaptanlık mertebesine erişen, deniz erbabı, kaptanlar kaptanı, denizlerin efendisi Hıdır Reis, Ocağın gururu 166. Orta mensubu, her biri adem ejderhası, başlarında çorbacıları Serdengeçti Musa Çavuş ile kırk sekiz yeniçeri neferi, Sarayı Hümayunun namlı müneccimlerinden şehla bakışları ile gaibi delen, sadece birkaç kalp atışı süresinde bulutların şeklinden, yıldızların konumundan, köpeklerin işemesinden ve dahi nice alametten mana ve hüküm çıkaran Gabir Mehmet Efendi, külliyen mürettebatı ve bittabii kalyonu her türlü şerr, kem ve habaisden sakınmak ile memur, pek muhterem Ünafi İdris Hoca ve tabi ki yaşanacak hadiseleri eksiksiz olarak Kaptanı Derya Paşa Efendimiz ile akabinde Sarayı Hümayuna nakledebilmek için ve az dahi olsa batıni ilmi hakkında bilgi sahibi olduğum için naçizane bendeniz, umumi kabul görmüş lakabım ile Vak'a Nüvis Bekir Efendi. Size aktaracağım kıssa esasen işte bu yiğitlere aittir.

Yolculuğumuzun gereksiz detayları ile sizi yormak, pek kıymetli vaktinizi ziyan etmek istemem. Bu nedenledir ki Akdeniz’de bordalayıp batırdığımız nice küffar gemilerinden, Devleti Ali Osmaniye adına kılıç vurup, yağma ettiğimiz Frenk, Ceneviz, Venedik ve daha nice ecnebi limanlarından, Akdeniz’den sonra açıldığımız huzursuz dalgaları ile bizi buyur eden okyanustan bahsetmeyeceğim. Hatta ve hatta zifiri suların çevrelediği ismi büyülü manasına gelen Ri’ye adasına yaklaştıkça, huzursuzlanan, cinlenmiş gibi hırlaşan mürettebattan da hiç bahsetmeyeceğim. Çünkü aktarmakta olduğum kıssa bu vakalarla alâkadar değildir.

Vukuatlı yolculuktan sonra nihai hedefimiz olan, nice deniz haritasında bulunmayan, bulunan pek azında ise gidilmemesi tembih edilen, Piri Reis’in haritasının en uzak ucunda, karanlık bir elif ile işaretli ada ufukta ortaya çıktı.

Adayı gören Gabir Mehmet Efendi gaipten haber alsa gerek kurşun yemiş gibi nara atıp yere devrildi. Aldığı havadisin ehemmiyeti ve dehşetinden olacak ki yerlerde debelenirken ağzından köpükler saçmaya, vücudu istemsiz olarak kasılmaya başladı. Gemi cerrahı anında müdahale etse de Mehmet Efendiyi dönüş yolculuğu için demir alana kadar kendine getirmek mümkün olmadı.

Mürettebatça uğursuzluk sayılan bu olayın akabinde ayak bastığımız ada bile denemeyecek kadar ufak kara parçası büyük bölümü deniz seviyesinin altında uzanan harabelerden ibaretti. Harabeler belli ki yeryüzünden silinmiş, unutulmuş medeniyetlerin eserleri idi. Zar zor ayakta duran duvar parçaları kadim yazılar ile bezeliydi.

Demir atınca Hıdır Reis derhal ihtiyaç duyulabilecek mühimmatın karaya indirilmesini emretti. Levendler atılıp sandıkları taşımaya başladılar. Bu sırada Ünafi İdris Hoca da gazanın mübarek olması için dualar okumaya, yiğitlerin maneviyatını güçlendirici telkinlerde bulunmaya başladı.

Ot bile bitmeyen karaya sandıkların indirilmesi tam bitmişti ki geminin sancak tarafındaki deniz kaynamaya başladı. Kabaran, kaynayan sular ile pis bir koku hasıl oldu. Aylarca hamama gitmemiş hane harapla çürümüş et kokusu arasında bir yerde olan koku yaşça küçük miçoların istifra etmelerine neden oldu. Hepimizi bir endişe hali aldı.

Denizin maviliği karanlık bir şekil ile karardı. Suyun altında oluşmaya başlayan zifiri karanlık ile adeta elim ayağım kesildi, kanım çekildi. Dizlerim bedenimi taşımakta zorlanır oldu. Endişe yerini dehşete bıraktı. Nedenini bilemediğim bu hissiyat beni esir aldı. Acz içerisinde güverteye mıhlanıp kaldım.

Ardından da kaynayan suların içerisinden dehşetengiz bir mahluk vücut buldu. Ortaya çıkan cehennem mahluku ile etrafa tarifi mümkün olmayan şer hissi yayıldı. İstifra etmekte olan miçolar kendilerinden geçip bayıldılar.

Karşımızda üç adem boyunda bir canavar vardı. Elleri ve kolları olsa herhangi bir adem evladı ile başka bir benzerliği yoktu. Derisi sümüksü ve yeşildi. Yer yer damara benzeyen yumrular fışkırıyordu. Sivri tırnaklı el ve ayak parmaklarının arası kurbağanın ki gibi perdeliydi. Sırtından çıkan kanatları vardı. Ancak canavarın en dehşet saçan yeri kafası idi. Tüy bitmemiş, üzeri damarlarla ile kaplı, yamru yumru kafası bir ahtapotu anımsatıyordu. Göz bebeği olmayan, aktan ibaret gözleri ve ahtapotun kollarına benzeyen ağzı vardı. Yılanvari hareketlerle sürekli kıvrılıp titreşen dokunaçlarının arkasında olması muhtemel ağzından garip homurtular çıkıyordu.

Mahluk etrafını şöyle bir süzdükten sonra cehennemin derinliklerinden gelen bir sesle kükredi. Ardından güneşi örten kanatlarını açtı ve üzerimize gelmeye başladı. O sırada Ünafi İdris Hoca’nın bağırışını duydum. Hoca gözlerinde yaşlar ile “Dabbet-ül Arz! Ahiret günü geldi çattı.” Diye bağırıyordu. O an anladım Abdul Hazred’in Divan-ı Azifesinde yazılan menkıbelerin doğru olabileceğini. Salavat getirip Yaradana sığındım.

Mürettebatın ekseriyeti feryat figan bağırırken hepsini Hıdır Reis’in gür sesi bastırdı. Yılları cenk alanlarında geçirmiş, tecrübeli kaptan mürettebata emirler yağdırmaya başladı. Onun sesi ile düşmüş olduğumuz dehşet ve gaflet halinden sıyrıldık.

Hıdır Reis’in emri ile kemankeşler öne çıktılar. Sefer hazırlıkları sırasında ecnebi işi çakmaklı tüfenglerin böylesi bir illeti alt edemeyeceği düşünüldüğünden 166. Orta’dan her biri menzil sahibi on üç kemankeş seçilmiş, yanlarına da sultana layık, pelenkten imal, temrenleri okunmuş oklar verilmişti.

Kemankeşlere salavat getirip, gülbank çektikten sonra, gaza niyetine, okunmuş temrenli oklarını mahluka serptiler. Ancak okların çoğu iblisin cevşen misali derisini geçemedi. Yeterli tesiri elde edemeyince kemankeşler okları alçaktan attılar ki hedefe güçlü vursunlar. Bu sefer okların çoğu mahlukata saplandı. Açılan yaralardan cerahate benzeyen yeşil renkli sıvılar akmaya başladı. Okunmuş oklar işe yaramış olacak ki mahluk acı içerisinde böğürerek durdu. Acısının verdiği sinirle de tepinmeye başladı.

Hıdır Reis kemankeşleri geri çekip Musa Çavuş ve serdengeçti yiğitlerini sürdü. En şehlevent, en dilaver yiğitlerden seçilmiş uşaklar önce kılıçlarını yalın eylediler. Ocak geleneğine uygun olarak kemankeşler gibi gülbank çekip, birbirileri ile helalleştikten sonra iblise kılıç çalmak için atıldılar. Bir anda mahlukun etrafı yeniçeriler ile çevrildi. Yiğitler ne kadar yaman kılıç vursalar da ahtapot bozması ucube, yaralarından fışkıran irine rağmen kılıç darbelerini bertaraf etmeyi, kaçınılmaz sonunu ertelemeyi başardı.

Cenk uzayınca, içi içine sığmayan, düşmanı kırmak gerekirse de şehitlik şerbeti içmek için yerinde duramayan Sarı Ahmet adlı levend dayanamayıp mahlukun üzerine vardı. Rumeli’nin İslimiye köyünden gelen, bıyıkları daha yeni terlemiş bu yiğit kapıya çıkıp ocağa kayıt olalı anca bir iki sene olmuştu. Lakin yandaşlarından en az bir kafa daha uzun olan Ahmet ocakta mermere çıplak elle tokat vurarak talim eden, bir sillede koca öküzü deviren, otuz batmanlık gürz sallayan bir adem ejderhası idi.

Ahmet nice yiğidin yerinden bile kaldıramayacağı gürzünü aman vermeden iblise savurmaya başladı. Sonradan İdris Hoca gürze bizzat okuyup üflemiş olduğunu iddia etse de bunun doğruluğunu öğrenmek mümkün olmadı. Mahluk bir anda yeniçeri yiğidinin azameti ve kuvveti karşısında sindi. Sarı Ahmet gürzünü saldıkça mahlukat böğürdü, mahlukat böğürdükçe Sarı Ahmet gürzünü saldı. Sonunda bacaklarında derman kalmayan iblis dizlerinin üzerine çöktü. Ahmet gürzünü bırakıp, ejder pençesi misali eli ile yaratığa öyle bir sille vurdu ki ayağımızın altındaki toprak titredi. Osmanlı tokadını yiyen iblis, iblisliğini unutup pıstı, olduğu yere yığıldı kaldı. Akabinde Ahmet Onbaşı besmele çekip teberine davrandı. Mahlukun kellesini bir çırpıda gövdesinden ayırdı. Cehennem kaçkını mahluk oracıkta, kendi sidiği içerisinde can verdi.

Böylesi bir yiğitlik karşısında hepimiz duygulandık, gözlerimiz ıslandı. Devleti Şahaneyi Osmaniye’nin kudreti, yetiştirmiş olduğu yiğitler ile de gururlandık. Hıdır Reis ise Sarı Ahmet’i mübarek alnından öpüp, onbaşı rütbesine terfi ettirdi. Yiğitliğinden ötürü de onu bir kese altınla ödüllendirdi. İblisin gövdesi şerre karşı oracıkta yakıldı. Kellesi ise tuza yatırılarak, okunmuş üflenmiş bir sandığa konuldu.

Hispanya’daki küffar taifesi bu zafer karşısında kıskançlığından olsa gerek, böylesi bir yaratığın öldürülemeyeceğini, katıldığımız seferin sadece bir hikaye olduğu, iblisin halen yaşadığı dedikodusunu yaymaya başladı. Ola ki böylesi bir söylence kulağınıza gelmiş ise sakın ha itibar etmeyiniz. Bendenizin bizzat şahit olduğum üzere o korkunç iblis itlaf edildiği gibi bet suratlı kellesi de zafer ganimeti olarak tuzlu ve kutulu Konstantiniye’ye gönderilmiştir.

Çarşamba, Mart 26, 2008

Bezirgan Efendi

Kararmış tahtaları, sokağa eğilmiş cumbaları ile taş döşeli sokakları örtüp güneşten sakınan ahşap binalar güruhunun arasında herkesin Bezirgân Âdem Efendi olarak çağırdığı zat belirdi. Attarlar çarşısının sokaklarını elinde bastonu ile ağır aksak arşınladı. Güneş sıcak yüzünü daha göstermeye başlamamış, yüzyılları geride bırakan şehrin sokakları insanlarla dolmaya başlamamıştı.

Âdem Efendi sokaktaki ahbaplara, konu komşuya selam ederek ekmek teknesinin önüne geldi. İşlemeli ahşap kepenkleri sahipleri gibi yıllara meydan okuyordu. Son on yıldır başının belası olan bel ağrısının nezaretinde asma kilitleri açtı. Nerdeyse boyu kadar olan kepenkleri dükkanın sağına ve soluna sabitledi.

Uzun yıllar önce Hakk’a yürüyen anasının söylediğine bakılırsa bu yaz Bezirgân Efendinin gördüğü seksen dokuzuncu yazdı. İlerlemiş yaşına rağmen işleri devredecek oğlu, damadı olmadığı için hâlen bir başına çalışıyordu. Ne kadar yorulmuş, bezmiş, aşınmış olsa da, her sabah gündoğumunun peşi sıra dükkanını açar, gölgeler uzamaya başladığında da kapatırdı. Bildi bileli bu dükkan böyle yürürdü. Babası da, ondan önce gelen dedesi de böyle çalışmıştı.

Âdem Efendi yavaş yavaş emtiayı içeriden çıkartıp yerlerine asmaya başladı. Kurumaya yüz tutmuş bir ağaç gibi iyiden iyiye beli bükülmüştü. Yükseğe asmak her gün ayrı bir azap olsa da, işini sessizce bitirip dükkanın kuytusundaki köşesine kuruldu.

Dükkanın sokağa bakan ön yüzü yerden yaklaşık iki arşın yüksek ufak bir cumba misali balkondu. Ahşap işlemeler ile bezenmiş balkonun sağında ve solunda envai hastalığa deva iksirleri sergileyen camekânlar vardı. Üzerlerinde ise boydan boya çekilmiş ipe asılı, bin bir çeşit illete ve musibete iyi gelen, muskalar duruyordu. Arkasındaki raflarda ise her çeşit efsunu barındıran yazmalar vardı.

Dükkan büyük dedesinin yadigârıydı. Şehrin fethinin akabinde iksir satışlarının düzenlenmesi için Sultan fermanı çıkmış, satışların sadece gedikli dükkanlarda yapılması ferman edilmişti. Bunu fırsat bilen büyük dedesi önce gerekli kişilere, münasip şekillerde ricacı olup satış iznini kopartmıştı. Sonrasında birkaç efsunbaz ile anlaşıp dükkânı açmıştı. Ulema ve saray ahalisi her daim efsuna ilgi göstermişler, her biri birbirinden pahalı iksirleri, muskaları almak için yarışmışlardı. Bu sayede ailede en büyük erkek evlada geçen Efsun Dükkanı büyük dedesini ihya etmişti.

Âdem Efendi siftahsız geçen sabahtan sonra öğle yemeğini yiyip, dükkanın loş, serin kuytusuna kurularak müşteri beklemeye başladı. Bağdaş kurduğu ufak sedirde bir elinde çubuğu, yanı başında kahvehaneden ısmarladığı köpüklü acı kahvesi ile güneşten kaçarcasına yürüyen ahaliyi seyrediyordu. Dükkândaki ürün bolluğuna rağmen tek müşterisi balkonun gölgesinde yatan köpeklerdi. Bu iki köpek neredeyse her gün güneşin tepeye çıkması ile birlikte gelir, ortalık biraz serinlemeye başlayınca kasaba yaltaklanmak üzere giderlerdi. Bezirgân Efendi ise onlara ses etmez, seyrek de olsa gelen müşteriyi rahatsız etmedikleri sürece uyuklamalarına göz yumardı.

Babası dükkanın başına geçince ailenin bahtı dönmeye başlamıştı. Babası dedelerden kalan mirası çar çur edip harcamış, elde kalan bir avuç parayı da Âdem Efendi’nin üç erkek kardeşine, dükkânı ise ona bırakmıştı. İşte bu yıllarda ailenin bahtı gibi devran da döndü. Halk yıllarca ulemanın en gözde oyuncakları olan efsunlara gıpta ile bakarken, batıdan âdeta yeni bir güneş doğdu. Adına ilim dedikleri bu kepazeliğin sırf küffar batı illerinden çıkmış olması bile günah sayılması için yeterliydi.

Fen, fizik gibi ecnebi isimlerle anılan bu düzenbazlık sayesinde halk üç paraya her türlü efsun kerametini gösteren zımbırtıyı alabiliyordu. Üstüne üstlük saraydan da homurtular yükselince halk bu gavur maskaralığını iyice sahiplenip, “Onların efsunu varsa bizim de ilmimiz var” diye sesini yükseltmeye başladı. Böyle olunca zaten son dönemlerde eksik para basan saray, ülkeyi basan bu çılgınlığa göz yumdu.

Bütün bu deveran arasında olan Âdem Efendi ve bir avuç gedikli efsun tüccarına oldu. Halkın tepkisinden korkan ulema ile saray yavaştan elini ayağını çekti efsun dükkânlarından. Satışlar giderek düştü, işler neredeyse yandı, bitti, kül oldu.

Sıcak geçen öğleden sonranın akabinde bir kez daha gölgeler uzamaya başladı. Âdem Efendi kurulduğu sedirinden bel ağrısının nezaretinde kalkıp ağır ağır muskaları topladı. Nerdeyse kendisi ile yaşıt kepenkleri siftahsız geçen başka bir günün sonunda kapatıp kilitledi. Kendisi gibi dükkanlarını kapatmaya başlayan çevre esnafa selam etti. Bastonundan destek alıp, ağır aksak batan güneşe karşı evinin yolunu tuttu. Bu batan güneş belki de Bezirgân Âdem Efendinin, asırlık efsunculuk zanaatinin, yani koskoca bir devrin sonuydu.

Perşembe, Mart 20, 2008

Arthur C. Clarke (1917-2008)

Bilim Kurgu edebiyatının büyük isimlerinden Arthur C. Clarke 19.03.2008 tarihinde yaşamakta olduğu Sri Lanka'da hayatını kaybetti. Artık kendisinden ve hikayelerinden mahrumuz.

BK Kronoloji

Bu kronoloji genel olarak Bülent SOMAY’ın Metis Çeviri Bilimkurgu Özel Sayısı’nda yayınladığına Zühtü BAYAR’ın Bilimkurgu ve Gerçeklik kitabında Türk ve Osmanlı bilimkurgu edebiyatı tarihinden ekledikleriyle elde edilmiştir. Ben MÖ 340’ta Platon’un yazdığı Ütopik Devlet ve MÖ 350’de Atlantis’ten bahsettiği Timovs ve Krityas eserlerini dikkate almadım. Türk Yazarlar ve BK sinemasıyla ilgili bir iki satır daha ilave ettim.

M.S.150 LUKİANOS Gerçek Tarih. Bu yapıtta aya yapılan yolculuk öykülenmiş

1516 Sir Thomas MORUS Ütopya. Ütopya kavramının ve bunun sözcüğü “Ütopya”nın kaynağı

1629 Francis BACON New Atlantis. Geleceğin bilim ve teknolojisi anlatılır.

1638 Francis GODWIN The Man in the Moon. Lukianos’tan sonra ikinci ay yolculuğu öyküsü

1657 Cyrano de BERGERAC L’autre Mond - Diğer Dünya. Aya ve Güneşe yapılan yolculuklar.

1670 Evliya Çelebi Seyahatname. Denizaltı, robotlar, roketler, Hezar-Fen Ahmet Çelebi.

1736 Jonathan SWIFT Gulliver’s Travels. Fantastik üç olağanüstü yolculuk öyküsü.

1750 VOLTAIRE Micromegas – Kocaman Yavru. Satürnlü bir yaratığın dünyayı ziyareti

1818 Mary W. SHELLEY Dr. Frankestein. İlk organik robot.

1865 Jules VERNE De la Terre a la Lune – Aya Seyahat. İlk yetkin BK roman sayılıyor. Yazarın
diğer kitaplarından Arzın Merkezine Seyahat ve Denizler Altında Yirmi Bin Fersah sıkı BK romanlarından tabii ki.

1890 William MORRİS News from Nowhere. Sosyalist içerikli bir ütopya.

1895 Herbert G. WELLS The War of the Worlds. Marslıların dünyayı işgali. Yazarın Time Machine ve When the Sleepers Wakes gibi eserleri konusunda ilk.

1913 Abdülhak H. TARHAN Tayf Geçidi. XL. yüzyıl betimlemesi. Çevriyazını yapılmamış.

1920 Y. Ivanoviç ZAMYATIN Mıy – Bizler. Sovyet devriminden düşkırıklığına uğrayan bir troçkistin distopyası. Aynı zamanda modern BK unsurları da içeren bir kitap.

1921 Refik Halit KARAY Mr. Con Hülya. Kuva-i Milliye ve Ankara Hükümetinin hicvedildiği ilk reaksiyoner Osmanlı BK mizah öyküsü.

1926 Hugo GERNSBACK Amazing Stories. Bu dergide ilk defa BK Scientifiction olarak anılıyor. Fritz LANG Metropolis adlı filmi çekiyor.

1932 Aldous HUXLEY Brave New World. Ana akım yazarlarından birinin ilk distopya eseri.

1937 John W. CAMPBELL Pozitif bilime dayalı BK savunan yazarın 1030’lardan beri yayınlanan Astounding Science-Fiction dergisine Genel Yayın Yönetmeni olması ve Amerikan bilimkurgu edebiyatının altın çağının başlaması.

1937-1950 Clifford D. SIMAK, Jack WILLIAMSON, L. Ron HUBBARD, L. Sprague de CAMP, Henry KUTNER, C. L. MOORE, Isaac ASIMOV, Robert A. HEINLEIN, Thedore STURGEON, A. E. Van VOGT, Robert SHECKLEY, Alfred BESTER, James BLISH, Frederic POHL, C. M. CORNBLUTH, Arthur C. CLARKE, Ray BRADBURY gibi yazarların en verimli dönemleri.

Sinemada ve çizgi romanda Flash Gordon (Türkiyede Baytekin ve Yıldırım Kaptan adıyla da geçer), Superman, Spaceman-Shazem, Captain America, Batman, Hulk, Flash, Örümcek Adam gibi kahramanların bu dönemlerde ortaya çıkar.

1943 Dr. V. BİLGİN Rüya mı Hakikat mı?. İlk Türk sosyo-politik BK romanı.

1949 George ORWELL 1984. Zamyatin’in “Bizler” adlı yapıtıyla öncülüğünü yaptığı distopya türü bilimkurgunun en popüler örneği.

1950-1960 BK Sinemasının paranoyak altın çağı. Soğuk Savaşın etkisiyle çevrilen Hollywood filmleri “Gövde Hırsızları İstilası”, “Merihten Saldıranlar”, “Sinek” vb., ve BK yelpazesine ait birçok konuda oldukça zengin bir dizi siyah beyaz BK filmleri; “Dev Örümcek Tarantula”, “Kendi Kendine Küçülen Adam”, “Büyüyen Göktaşları”, “Uzaydan Gelen Çocuklar”, “Uçan Dairelerin İstilası”, vb.

1967 Harlan ELLISON Dangerous Visions. Bu antolojiyle birlikte bilimkurguda İngiltere ve ABD’de Yeni Dalga’nın başlaması. Bu yapıt daha sonra bu akımın manifestosu olarak kabul edildi.

1965-1975 Ursula K.LeGUIN, Harlan ELLISON, Brian W.ALDISS, J.G.BALLARD, Micheal MORCOCK, Samuel R.DELANY, Philip K.DICK, Frank HERBERT, Brain STABLEFORD ve Norman SPINRAD gibi yazarların Yeni Dalga’nın önde gelenleri olarak dikkat çekmesi.
Aynı sıralarda beyaz camda StarTrek (James Blish-Gene Brodberry) ile başlayan yeni BK televizyon dizileri dönemi. Beyaz perdede de 2001 Space Odysey (Stanley KUBRICK+Arthur C. Clarke) ; yeni çekim teknolojileriyle hazırlanmış BK filmlerinin öncüsü ve alternatif öykü ise Solaris (Andrey TARKOVSKI+Stanislav LEM)

1971 Metin ATAK Gezegenler Savaşıyor. Dünyalar savaşına benzetme. Arena adlı eseri de Çağlayan Serisinin “Feza Canavarları”ndan benzetme.

1977 Georges LUCAS Star Wars. Popüler space opera.

1980 William GIBSON The Neuromancer. Yeni distopya; Cyberpunk akımının ortaya çıkışı. İnsanlarla bilgisayarların birleşmesi sonucu ortaya çıkan kişisel ve toplumsal sorunlar.

1980-1990 Alien, yeni versiyon Startrek, Terminator gibi bilgisayar destekli uzay maceraları ağırlıklı sinema BK filmleri.

1990-1999 Atılgan ve Nostromo dergilerinin yayın hayatına girmesinden sonra Haldun AYDINGÜN, Müfit ÖZDEŞ, Gurur ASI, Sabri GÜRSES gibi yeni yazarların Çağlayan Kuşağı Orhan DURU, Sezar ERKİN, Selma MİNE ve Zühtü BAYAR gibi yazarlara katılmasıyla Türk BK edebiyatında Altın Çağın başlaması.


Türk BK edebiyatında, 1939 yılında Çocuk Haftası dergisinde yayınlanan yazarı bilinmeyen uzun öykü bir yana bırakılırsa 1943 yılından bu yana bu alanda ürün veren yazarlar sırasıyla; Dr. V. BİLGİN, Peyami SAFA, Dr. Adam ŞENEL, Metin ATAK, Sezar Erkin ERGİN, Selma MİNE, Dr. Sönmez GÜVEN, Giovanni SCOGNOMILLO, Orhan DURU, Recai DİNÇER, Mustafa YELKENLİ, Dr. Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU, Bülent SOMAY, Ekram KASIM, Sezen KAYMAK, Bülent AKKOÇ, Metin DEMİRHAN, Doç. Dr. Yalçın İZBUL, Dr. Toygar AKMAN, Nurcihan, Özlem ADA, Sabri GÜRSES, Orhan S. ŞİRİN, Ali NAR, Nevra BUCAK, Fatih ÇATALLAR, Müfit ÖZDEŞ, Haldun AYDINGÜN, Zühtü BAYAR olarak sayılabilir.

Çarşamba, Mart 19, 2008

ANCIENT LIGHT

"Chronicles of Carrick V"
Mary Gentle

Gollancz 2002
Omnibus Edition

Daha önce Carrick V serisinin ilk kitabi Golden Witchbreed'le ilgili bir yorum yazmıştım. İlk kitapta, Lynne Christie adında Dünya Birliğinden bir elçi, Carrick V güneş sisteminde üzerinde yaşam olan tek gezegene gelir ve Orthe adındaki bu gezegende yaşayan halkla Dünyalılar arasında olumlu ilişkiler kurmak üzere işe koyulur.

İkinci kitap, Ancient Light, Lynne Christie'nin on yıl aradan sonra Orthe'ye dönüşünü anlatıyor. Ancak bu kez bir Dünya Birliği elçisi değil, ticari fırsatlar bulma amacıyla bu gezegeni keşfetme izni almış bir şirkete danışman olarak gelir. Şirketin amacı Orthe'nin geçmişinden kalan teknolojileri elde edip bunlardan yeni teknolojiler üretmektir.

Orthe, geçmişte büyük bir teknolojik yıkım yaşamış bir gezegendir. Teknoloji kullanmada başı çeken ve “Golden Witchbreed” adı verilen bir ırkın güç ihtirası bu yıkıma neden olmuştur. Yıkımdan dersini alan Ortheliler Tabiat Ana'nın ve toprağın evlatları olduklarını kabullenmişler ve ona sadık bir yaşam düzeni kurmuşlardır.

Yeni yaşam düzenleri doğrultusunda Orthe halkı teknolojiyi bir yıkım aracı olarak görür ve uzak dururlar. Dünya Birliğinin, Orthe'nin eski teknolojilerine karşılık yeni teknoloji vererek ticaret yapma taleplerine olumlu bakmazlar. Orthe deneyimi nedeniyle işe alınan Lynne Christie, şirketin bu amacı yüzünden on yıl önce edindiği Ortheli dostları ile görevi arasında kalır. Dostları yeni görevinin Orthe'nin huzurunu kaçıracağı düşüncesiyle Lynne'e sırt çevirirler.

Orthe kıtalara göre özellikleri değişen küçük topluluklardan oluşmuş bir toplumsal yapıya sahiptir. Ayrı ayrı her topluluğun bir lideri olsa da ihtiyaç görülmediği sürece bu toplulukları biraraya getirecek bir önder seçilmez. Her toplulukta bünyesinde Tabiat Ana dininin ruhbanları da büyük ölçüde söz sahibidirler. Bunca küçük topluluk olması Orthelileri politik ilişkileri etkili kullanan bir yapıya büründürmüştür. Halkın her tabakası politik sürecin bir parçasıdır.

Orthe'de savaş ve kavga yadırganmaz. Ataları arasında Golden Witchbreed olanlar hariç herkes geçmiş yaşamını hatırlar. Bu yüzden ölüm onlar için bir belirsizlik değildir. Dolayısıyla savaşmaktan çekinmezler. Savaşlar onlar için yaşamın doğal bir parçasıdır ve kılıç savaşta kullanılan başlıca silahtır. Yüzyıllardır süregelen bu düzen, bir şirket görevlisinin her zaman sürtüşen iki toplumdan birine gelişmiş dünya silahları sağlamasıyla bozulur ve olaylar çığırında çıkar.

İlk yıkıma neden olan ve sonradan tükendiği sanılan gizemli enerjinin varlığını sürdürdüğünün ortaya çıkmasıyla da dengeler büsbütün sarsılır.

Ancient Light bir yıkım öyküsü. İnsansı varlıklara özgü açgözlülüğün ve hırsın, gücün verdiği sahte güven duygusuyla birleşip bunlardan uzun süre uzak durmayı başarmış bir uygarlığı sona erdirişini anlatıyor. Bu anlamda bir miktar da karamsar.

Kitabın dünya tasarımı ve karakterleri oldukça güçlü. Geçmişi ve bugünüyle ayrıntılı tasarlanmış, güçlü bir uzay medeniyetini gözler önüne seriyor.

Kitap uzaylı bir toplumu ve bu toplumun yaşamını eski teknolojilerinden oluşan bir labirentte gezdirir gibi anlatıyor. Aynı teknoloji Dünyalılarda olduğu kadar Orthelilerde de benzer bir hayranlık etkisi oluşturuyor. Ancak bu hayranlığı her iki toplumun yorumlayışı farklı. Dünyalılarda sahiplenme dürtüsü ağır basarken, Orthelilerde uzak durma eğilimi artıyor.

Anlatımlar okuyanı karakterle özdeşleştirmeye yetecek kadar ayrıntılı. Ancak ayrıntıların çokluğu yer yer kurgunun ağır gelişmesine neden oluyor. Yaratılan hava neredeyse kusursuz. Orthelilerin tavırları, Dünyalılara özgü taleplere verdikleri tepkiler özgün ve tutarlı. Politik altyapı o kadar karmaşık ki kurgu mu gerçek mi olduğu zaman zaman karışıyor. Politik görüşler de tutarsızlık göstermiyorlar. Bu özellikleri kitabı kurgu evrenlerdeki politikaları anlatan bilim kurgular arasında üst raflara koyuyor.

Kitapta, yazılış tarzından ve iyi tasarlanmış yabancı bir dünyanın anlatımından gelen çekici bir taraf var. Mary Gentle, Orthe'de saklı gizemi okuyucuya Lynne Christie'nin gözlemlediği şekliyle sunuyor ve bunu iyi başarıyor.

Sağlam altyapısına ve güçlü kurgusuna karşın okumayı zorlaştırıcı birkaç ayrıntı da yok değil.

İlk kitapta olduğu gibi politik ilişkiler bu kitapta da ön planda. Lynne çoğu zaman olayların içinde değil ve olan biteni bir şirket temsilcisi olarak dışarıdan gözlemliyor. Bütün kitap Lynne Christie'nin ağzından anlatılan olayların politik yansımalarına odaklanmış. Farklı bir tarz olsa da öyküye biraz hantallık katmış. Olaylar olup biterken her şeyi Lynne'in gözünden takip eden okuyucu, karakterle aynı sıkıntılı bekleyişlere, konuya ya da karaktere doğrudan bir katkısı olmayan diyaloglar eşliğinde katılmak zorunda kalıyor.

Öykünün en can alıcı ve önemli sayılabilecek bilim kurgusal unsurlarından biri sürekli geri planda kalmış. İlk kitapta gerçekleşen ve eski Orthe teknolojisini kullanmayı sürdüren Golden Witchbreed kalıntısı bir adamla Lynne Christie arasında gerçekleşen hafıza aktarımı bu kitapta, özellikle başlarda, oldukça silik kalıyor. Daha da tuhafı tüm olan bitenler arasında, bu hafıza aktarımının, bütünüyle yabancı bir kültüre ait anıların bir dünyalı üzerinde bıraktığı etkilerden neredeyse hiç söz edilmiyor. Tüm öyküyü ana karakterin ağzından okusak da bu akıl almaz ayrıntı onun üzerinde birkaç sıkıntılı düş ve bir iki tutarsız davranış olarak ortaya çıkmaktan öteye gitmiyor. Her ne kadar yazarın sürekli bundan bahsedip konuyu daraltmaktan kaçındığı hissedilse de böyle geniş potansiyele sahip bir ayrıntının hakkını veremediği de bir gerçek.

Bunun dışında, konuşmaların arasına mantıklı olamayacak kadar uzun gözlem ve düşünce tasvirleri sokulmuş. Olaylar birinci tekil ağızdan anlatılırken ve bir diyalog sürerken araya giren tasvirler 'bunlar hiç bitmeyecek mi?' sorusunu sık sık sormanıza neden oluyor.

Anlatımın duygusal iniş çıkışları aktarmadaki yetersizliği de ayrı bir sorun. Olaylar gelişiyor, hem yeni hem eski karakterler sahneye girip çıkıyorlar, kavgalar kopuyor, sinsi politikalar uygulamaya konuyor ve baş kahramanlar, ya kurnazlıkla ya da yardım görerek, her zaman olayları denetim altında tutuyorlar. Tüm bunlar olup biterken kitabın ritmi aynı kalıyor. En yakın dostlar ölümün eşiğine geldiklerinde bile anlatım, herkesin bir masa başına oturup Orthe çayı içtiği bir sohbet sahnesinden çok fazla farklılık göstermiyor.

İyi tasarımına ve başarılı kurgusuna karşın olayların odağını bir miktar yitirmiş bir roman. Temelinde yatan sağlam hayalgücüne karşın okuması zor. Hem bilim kurguyu hem de politik entrikaların öne çıktığı kitapları beğenenler için fena bir eser sayılmayabilir. Ama bundan hazzetmeyenlere, seçme şansları varsa yazarın diğer kitaplarına yönelmelerini tavsiye ederim.

Perşembe, Ocak 10, 2008

Demgüsar Vakası 4

Gülpare ifrit ile bir başınaydı. Çevreleri tamamen karanlıktı. Kadın nefes alıp verdikçe ağzından çıkan duman, karanlığın içerisinde eriyordu. Bacakları son dermanı ile onu ayakta zar zor tutuyordu. Etraflarını sarıp sarmalayan karanlığı içerisinde gece yürüyen yaratığın sadece yüzü seçiliyordu.

Kireç gibi bembeyazdı. Beyaz tenin altında kirli bir mavi ile parlayan damarlar seçiliyordu. Kemikleri çıkıktı. Heybetli bir burnu vardı. Gözleri sanki kurumuşçasına çukurlarının içerisine çekilmişti. Göz çukurlarının içerisi dipsiz bir kuyu misali karanlıktı. Katran karası gözlerinin hiç akı kalmamıştı. Geniş alnının üzerini bukleli, beyaz saçları örtüyordu. Açık maviye çalan ince dudakları şeytani bir gülümseme ile kıvrılmıştı. Dudaklarının arasından belli belirsiz iki diş karanlıkta parlıyordu.

İblis kollarını Gülpare'ye doğru açtı. Karanlığın kalbinde yaratığın gövdesi ortaya çıktı. Üzerinde tek omuzdan askılı, yerlere kadar uzanan, mor, eski bir döneme ait kıyafet vardı. Elbiseyi omzundan tutan iri, altın, çelenk şeklinde bir broş vardı. Elbisenin açıkta bıraktığı çıplak kolları, kemiklerine sarılmış bir tutam et parçasından ibaretti. Eti mosmordu. El kemiklerinin üzerini sadece derisi örter gibiydi. Uzun, sivri tırnakları ile vahşi bir hayvana benziyordu. Daha çok bir pençeye benzeyen ayaklarında ise sandaletler vardı.

Demgüsar olduğu yerde Gülpare’yi seyrediyordu. Gülpare korku içerisinde bildiği duaları mırıldanmaya başladı. Köprüde işe yaramıştı. Burada da işe yarayabilir onu kurtarabilirdi. Kelimeler dudaklarının arasından dökülmeye, sesi giderek yükselmeye başladı. Kelimeler ağzından döküldükçe de üzerindeki ağırlık hafiflemeye başladı.

Eğer yeterince inanırsa buradan kurtulabileceğini hissetti. Yaratığın bakışlarına Gülpare karşılık vermek, korkmadığını göstermek istedi. Gözlerini o karanlık çukurlara dikti. Ancak o zaman hatasını anladı. Bakışlarını kaçırmaya çalıştı ama başaramadı. İfritin bakışları karşısında adeta eriyordu ruhu, bedeni. Benliğinin en derin, en gizli köşelerinde dolaşıyordu ifrit. Onun karşısında her şeyiyle çırıl çıplak ve savunmasızdı.

Dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere yıkıldı. Gözlerinden yaşlar boşandı. Titreyen elleri ile gözlerini silmeye çalışırken bütün vücudu titriyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

Dehşet içerisinde kalan kadına doğru süzüldü iblis. Ne olduğunu anlamadan Gülpare kendini yaratığın kollarında buldu. İblisin ağzı bir zevk ifadesi ile aralanmıştı. İçerisinde bir yılana benzeyen dili kıpır kıpır oynuyordu. En korkunç kabuslarında bile duymadığı, cehennem çukurlarından kopup gelen bir sesle konuştu.

“Zarif bir çiçek tutuyorum kollarımda. Rastlanması zor, nadide bir çiçek. Nadide bir gül sanıyor herkes seni. Hal bu ki sen yabanda yetişen bir yoncasın. Yine de bir gül olmayı o kadar benimsemişsin ki, bir gül gibi dikenlerin var. Seni bir kere koklayabilmek için her şeylerini vermeye hazır erkeklere batırıyorsun bu dikenleri. İçinde biriktirdiğin tüm zehrini akıtıyorsun onlara. Hem de hiç acımadan.”

İblis sözlerine ara verip uzun uzun süzdü Gülpare’yi. Ne gördüyse beğenmemiş olacak ki kaşları çatıldı, keyfi kaçtı.

“Göğüs gerdiğin onca zorluğa rağmen tek korktuğun ölmek öyle değil mi? Bütün nefretine, gizemine ve cazibene rağmen basit bir fahişesin. Şu anda, burada öleceksin. Yine de insan soyunun günah diye nitelendirdiği meziyetlerin yüzünden değil. Bütün bu meziyetlerin sen de eksik olduğu için, yeterince acımasız, güçlü olmadığın, yeterince nefret etmediğin için öleceksin. Oysaki güçlü olsan yaşamak için bir yol, bir kaçış bulabilirdin. Diğerleri gibi ecelin gelince kendini bırakıveriyorsun. Ertelenemez, kaçınılmaz olduğunu düşündüğünüz karşısında ne kadar da zayıf ve basitsiniz. İşte bu yüzden siz av ben ise avcıyım. Ben bu döngüyü kırdım. Ölümün gözlerine baktım ve hayatta kaldım. Şimdi ise ben ölümün ta kendisiyim.”

Yaratık yüzünde sıkılmış bir ifade belirdi. Umursamaz bir rahatlık içerisinde Gülpare’yi bıraktı. Biçare kadın bıraktığı yerde yığıldı kaldı. Sonra bir şeyler görmüş gibi gözlerini karanlığa dikti.

Karanlığın içerisinde yolcu elinde ahşap kılıcı, haykırarak belirdi. Bunu gören yaratığın yüzünde kendinden emin bir gülümseme yerleşti. Ansızın Gülpare’nin önünde belirdi. Kollarını açarak yolcuyu karşıladı.

“Hoş geldin gaibin dervişi. Bir pervanenin ateşin etrafında döndüğü gibi sen de gaibin çevresinde dönüyorsun. Bilmiyorsun ki ne ile kim ile uğraşıyorsun. Sonun da ateşte yanan pervaneden farklı olmayacak.”

Derviş hiç cevap vermedi. Yüzüne tekrar umursamaz, rahat bir ifade gelmişti. Elindeki ahşap kılıcı yaratık ile arasında tutarak birkaç nefes bekledi. Bir şeyler mırıldandı. Ahşap kılıç olduğu yerde kararmaya başladı. Ucundaki kavruk kısımdan itibaren sapına doğru karardı kılıç. Aniden çakan bir kıvılcım ile ateş aldı. Derviş kılıç alev alınca yaratığa doğru hamle yaptı. Çevik bir bilek hareketi ile ifritin kafasını hedef alarak savurdu ateşten kılıcı.

İfritin elinde adeta yoktan var olan kısa bir kılıç belirdi. Kendinden emin ve rahat bir hareketle dervişin hamlesini karşıladı. Kılıçların çarpışması ile ahşap kılıcın alevi söndü. Derviş duvara çarpmışçasına geri düştü. İfritin elindeki kılıç ise var olduğu gibi kayboldu.

Yaratık kin ve nefret içerisinde gürledi.

“Beni yanan bir odun parçası ile mi korkutacaksın. Ben ateşten doğdum. Alevle serpildim. Ben ki Büyük Roma İmparatorluğunun Preator’u, ben ki Municipium Sardica ve Dacia Mediterranea’nın valisi, ben ki senatonun yeminli koruyucusu, ben ki siz aciz adem soyları ölüm karşısında tir tir titrerken, ölümün gözlerine bakan, mor toga giyen Magnus Servius Lucullus. Senin gibi zavallı bir yürüyen leş karşısında mı korkacağım?

Derviş tek hamlede nefes nefese kalmıştı. Dizinin üzerinde tekrar hamle için beklerken göğsü hızla inip kalkıyordu. Ağzındaki deri parçası yüzünden nefes aldıkça hırıltılar çıkıyordu. Biraz nefeslendikten sonra yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

Gülümsemeyi görünce yaratığın karanlık gözleri alevlendi. Yüzündeki damarlar şişti, iyice ortaya çıktı. Ardından elinde kısa kılıcı tekrar belirdi. Şimşek gibi dervişin üzerine atıldı. Defalarca savurdu kılıcını. Derviş ise bin bir çaba ile karşıladı darbeleri. Her seferinde birkaç adım daha geriledi. Ta ki karanlığın içerisinde kendini bir evin duvarına yaslanmış bulana dek.

Sırtını duvara vermiş Derviş zar zor ayakta duruyordu. Mevcut durumdan memnun görünen iblis ise saldırmaktan vazgeçti. Tepeden tırnağa dervişi süzüp tekrar konuşmaya başladı.

“Ne olduğun o kadar belli ki, adeta alnında yazıyor. Gaipden haber alan, gaibi seyreden bir yeniçeri eskisi. Yüzyıllardır senin gibi nicelerini itlaf ettim. Senin diğerlerinden ne farkın var ki. Aklın, iraden zayıf. Kim bilir ne gördün.

Belki beni gördün. Kinlendin. Belki de bu sokak fahişesini gördün. Şevke geldin. Hemen horozlandın. Ancak göremedin ki ölüm seni bekler. Bilemedin ki ecelin elimden olacak. Dedikleri gibi erken öten horozu keserler. Erkek gibi karşıla ölümü de bitsin bu iş.”

Derviş yaratığı dinlerken biraz daha nefeslendi. Sonra hırıltılar içerisinde gülmeye başladı. Gülerken duvarın dibine çöktü. Kahkahalarla gülmeye devam etti. Gülmesi bitince ahşap kılıcından güç alıp ayağa kalktı. Abartılı hareketlerle yerlere kadar eğilip konuştu.

“Malumatım zatıalinize malum olmuş. Velhasıl fakirin kendini tanıtmasına müsaade ediniz. Fakir Rumeli’de gayri müslimin Sliven dediği, İslimiye Sancağında demircilik ile iştigal eden Genov’un mahdumu Stoyan’dır. Kapıya çıkmadan, izzetli büyüklerim tarafından Kamil olarak adlandırılmıştır. Halen bu kutlu ada layık olmak üçün elinden gelen çabayı ardına koymaz ki karşına dikelir. Bu uğurda kah ehli riyazet, kah ehli mey dolaşır durur. Biraz ehli keşifliği de vardır. Gaibi kovalarken yoluna canını, serimi koyduğu, yoldaşları yanı sıra pala çaldığı, cenk ettiği, can verdiği, can aldığı ocaktan tart edildi.

Ancak ! Can borcumuz sadece Hakk’adır. Miadı dolmadan tahsil ettirmek fakire yakışmaz.”

Derviş’in yüzündeki rahat, eğlenen ifade konuştukça silindi gitti. Artık kararlı bir ifade, delici gözlerle yaratığa bakıyordu.

“Bre gaibin köçeği, bre Azazil’in mancası, izanı kıt mezergan taifesi, hakkın haviye çukurudur. Mekanına izam etmekse boynumun borcudur. Zira celladın karşısındadır.”

Derviş sözünü tamamlayınca ağzındaki deri yumağını iyice sıktı. Ardından ok gibi ileri fırladı. Dişleri sıkılı olduğu halde bir şeyler mırıldandı. Olanca gücü ile zıpladı. Ahşap kılıcını karşısında kılıcı ile onu bekleyen yaratığa doğru savurdu.

Her şey bir anda oldubitti. Önce iblisin yanında, nur içerisinde Duru kadın belirdi. Dua ediyordu. Çevresindeki ışık karanlığı yırttı attı. Yaratık kılıcını göz açıp kapayıncaya kadar kadının göğsüne sapladı. Kadının yüzünden nuru gitti. Gözleri söndü.

Aynı anda şehri döven yıldırımlardan biri dervişin ahşap kılıcına düştü. Dervişin bütün vücudu acı içerisinde kasıldı. Dişleri kitlendi. Deri yumağına saplandı. Her nasılsa ahşap kılıç düşen yıldırım ile parladı. O ışık deryası yaratığı omzundan beline kadar biçti. Kılıcın ışığı patladı. Etrafa dalga dalga ışık yayıldı.

İfritin karanlığı, Duru Kadının nuru, kılıcın ışığı hepsi birden kayboldu. Kamil ile Gülpare sağanak yağmurun altında, taş köprünün başında, duvarın dibinde, Duru Kadının bedeninin yanında bir başlarınaydılar.

Üzerine ok gibi yağan yağmurun altında durdu Gülpare. Ağlaması ve titremesi kesilmişti. Sadece boş gözler ile Duru Kadının yatan cesedini seyretti. Kamil ise sırtını taş duvara verip öylece oturdu. Ses çıkarmadan bekledi kadını.

En sonunda Derviş halen dumanı tüten kılıcını yere bırakıp kadının yanına gitti. Nazikçe elini uzattı. Yavaşça yerden kaldırdı. Adımlarını zar zor atan Gülpare’yi Duru Kadının yanına götürdü. Cesedin başında Gülpare tekrar ağlamaya başlayınca kadının yanına çöktü. Bir süre daha bekledi. En sonunda konuşmaya başladı.

“Hanım bu fakir Rumeli’nin tepeleri dumanlı dağlarını aşıp, deryalardan daha derin ormanları kat edip Şehri Sofya’ya neden vardı bilir misin ?.”

Gülpare bu soruyu duyunca sustu. Ağlaması kesildi. Derin bir uykudan uyanmışçasına irkildi. Kan çanağı gözlerini dervişe dikip, öylece baktı.

“Bu kadimi afarit tohumunun dermeyan ettiği gibi fakir ne onun meşum suretini, ne de senin peri peyker suretini gördü. Duru Kadın alemi menamda görünür oldu fakire. Fakir de O’nun ay yüzünü takiben geldi, Kabil Soyunun ümüğünü sıkmaya. El verdi alimallah sıktık ümüğünü. Duru Kadın da Hakk’a yürüdü. Mekanı cennet olsun.”

* * * *

O gece kopan kıyametten ne kimsenin haberi oldu ne de Gülpare’yi gören, duyan çıktı. Bezirgan Yusuf Efendi bir kaç hafta aradıktan sonra yoruldu, yıldı. Vazgeçti aramaktan. Önce zengin koca buldu kaçtı denildi. Sonra Yusuf Efendinin peşinden İstanbul’a göçtü oldu. Dedikodusu bayatlayınca Şehri Sofya’nın bitanesi dedikodu kazanındaki parlak yerini kaybetti. Peşi sıra yeni gözdeler bulundu, yeni dedikodular türetildi. Üç dört ay geçti, geçmedi Yusuf Efendi’nin son kapatması Şehri Sofya’nın yeni gözdesi oldu. Ta ki o da unutulup, yerini yenisi alıncaya dek.

* * * *

Paşa Tahtına takriben 60 fersah garbındaki gayrimüslimin Sredna Gora olarak bildiği Belem köyü Müslüman’ının, Nasıri'sinin, İbrani'sinin ve hatta nice zındığın gelip yüz sürdüğü yatırı ile meşhurdur. Envai çeşit halkın adak adadığı, dinince dua okuduğu bu yatır her cenahında açan yoncalardan dolayı Rumeli’nde Yoncalı Yatır olarak da anılır. Menşei bilinmemekle birlikte nice hastaya, elemzedeye, nice çaresiz illetlere derman olduğu söylenir. Bendenizin de köylünün isim verdiği üzere Duru Kadın Yatırında mürdegan ruhuna dua okumuşluğu vardır.

Vak'a Nüvis Bekir Efendi

Rumeli Şehrengiznamesi

Hicri 1048



Çarşamba, Aralık 26, 2007

Robotech Shadow Chronicles

Robotech Shadow Chronicles

Ooooykk...
Kabaca 20 dakikasini izledim su ana kadar ve yaaani....

Animasyon kalitesi hayli dusuk, ozellikle zengin ve olaganustu guzel Macross Zero ile karsilastirildiginda.

Macross Zero animasyonu son derece guzelce, renkli ve kalitelice yapilmasina ragmen Robotech Shadow Chronicles son derece, coook cooook coook ucuz 3D animasyon ve 2D animasyon karismasi ile yapilmis.
Ozellikle 3D animasyonda gosterilen gelismeleri goz onune alirsak bu 2006 tarihli film tam bir copluk.

Karakter tasarimi o kadar kotu ki, ses aktorlerinden hic baslatmayin. Cok zayif ve hic bir duygy icermeden, direk senaryodan hic pratik yapmadan okunmus gibi gozukuyor. Zaten ingilizce animasyonlardan hic hoslanmam, genel olarak yeteneksizler ve beceriksizler Amerika'da ses aktorlugu yapiyor galiba. Uzucu bir durum cunku Japonca orjinal animasyonlardan ve cocuklugumdan, Turkce dublardan bu isin nasil iyi yapilabilecegini biliyorum.

Son olarak, vucutlari nasil tasarladilar boyle? Bir animasyon icin bile o kadar kotu ve sahte gozukuyorlar ki inanilmaz bi sey. Butun erkekler ucgen sekilli, hatunlarin da goguslerinden hic baslatmayin. Bazi super-deforme Japon animelerinde bile gogusler bu kadar sahte degiller! Sanki hepsi silikonlari basmis!

Senaryo cok zayif.

Ilginc, Robotech ilk basta temellerini Macross'a dayar ki Macross, en eski hali ile son derece kaliteli bir animedir. Macross Zero, 5 ep'lik 20. yil OVA serisi 2002 yayin tarihli idi. Bu animasyon Macross Zero'dan 4 sene sonra ortaya ciksa da kalite acisindan coooook daha zayif. Macross Zero'nun toplam suresi de dusunulurse (5 x 30 dakika = 150 dakika vs. assa yukari 90 dakika RSC icin) affedilebilir bir olay degil RSC'nin kaltesizligi.

Herneyse...
Ben bunlari yazarkene 32. dakikaya geldim.... Kalan 55 dakikayi da bir sekilde izlerim... Heheh, kotu de olsa Robotech/Macross olayina hastayim.

Bizim bi ara bi Macross/Robotech podcastimiz olacak ama kicimi kaldirmam lazim bu is icin.

Kisa zamanda bir aydir edit etmedigim son epizodumuzu halledip piyasaya koymaya soz veriyorum burda... Nah buraya yazdim.

Perşembe, Kasım 29, 2007

Işık Tanrısı (Lord of Light)

Roger Zelazny 1968

Dayanamayıp Işık Tanrısı geçenlerde bir kez daha okudum. Okuduğuma da pek memnun oldum. İlk kez 2000 yılı kışında, askerlik arifesinde okumaya başlamıştım. Askere kitaplar, hem de bilim kurgu kitapları götürecek kadar saf olduğum için, birliğe teslim olduğum gün el koydular çantamdakilere. Daha sonra istihbarat subayından diğer kitaplarımı geri alabilsem de Işık Tanrısı sırra kadem basmıştı. İstihbarat binbaşısı, adını şimdi hatırlamadığım için küfürlerim tam olarak hedefini bulamıyor, kitabı beğenmiş olacak ki çeşitli açıklamalar arasında kitabı iç etti. Asker dönüşü ilk fırsatta tekrardan edinip okudum. Tadı damağımda kalmıştı bitirdiğimde. İkinci turda da aynı tadı buldum.

Işık Tanrısı yanlış bilmiyorsam Zelazny’nin üçüncü kitabı. İlk kitabı Bu Ölümsüz (This Immortal ya da … And Call Me Conrad) Hugo Ödülü almış, aynı şekilde Işık Tanrısı da Hugo Ödülü alıp, Nebula Ödülü adaylığı kazanmış.

Hikaye yok olmuş “Dünya” adlı gezegenden kaçan kolonicilerin yerleştiği “Urath” adlı gezegene geçiyor. (İnternette farklı yorumlar mevcut kimi yerlerde yerleşilen gezegenin dünya olduğu yazıyorsa da ben kendi yazdıklarımda ısrarcıyım.) Koloni gemisinin mürettebatı gezegenin yerleşik ırkları ile savaşarak yeni bir medeniyet kuruyorlar. Bu savaşta galip gelmek için kendi vücutlarında, sahip oldukları ileri teknoloji ile, çeşitli değişikliklere gidip insan üstü yetenekler geliştiriyorlar. Savaştan sonra da Hint mitolojisinden tanrı suretlerine bürünüp kurdukları medeniyeti yönetmeye başlıyorlar. Hatta sahip oldukları teknoloji sayesinde zihinlerini/ruhlarını yeni bedenlere aktararak bir nevi ölümsüzlüğe kavuşuyorlar. Kahramanımız Sam, kendisi bu tanrılardan biri, Buda olarak, kast sistemine ve tanrıların diktatörlüğüne baş kaldırıyor.

Kitap yedi bölümden oluşuyor. İlk bölüm sonra Sam geçmişte yaşadıklarını ve tanrılara karşı verdiği ilk mücadeleden sonra geldiği nokta ile başlıyor. Ardından verdiği mücadeleyi hatırlıyor. Altıncı bölümde ise kitabın başındaki noktaya nasıl geldiği anlatılıyor. Bu ilk altı bölüm Hint Mitolojisindeki Yaşam Döngüsünü sembolize ediyor. Altıncı bölümdeki yenilgisi ile Sam’in mücadelesi birinci bölümde tekrar başlıyor ve böylece aydınlanmamış kişinin karma döngüsü tasvir ediliyor. Sam’in aydınlanması ile döngüyü kırıyor. (Tabiî ki bendeniz böyle bir sonuca tek başıma ulaşamadım. Kitap ile ilgili karıştırdığım yorumlar beni aydınlattı, döngümü kırmamı sağladı. Çok yaşa Eris !)

Kitap çok sevdiğim şu parça ile başlıyor ki, hikayenin kahramanı Sam’i çok iyi anlatıyor.

“Müritleri onu Mahasamatman diye çağırdılar ve bir tanrı olduğunu söylediler. Yine de o, Maha ve Atman'ı bırakmayı yeğledi ve kendine Sam dedi. Asla bir tanrı olduğunu iddia etmedi. Gerçi, bir tanrı olmadığını da iddia etmedi.”

Zelazny BK, fantastik kurgu ve mitolojiyi büyük bir başarı ile karıştırmış. Tanrı suretindeki ilklerin bir nevi evrimleştirdikleri güçler bir efsane tadında anlatırken, daha sonra da bu güçlerin bilimsel nedenleri hakkında yorumlar eklemiş. Mesela gezegenin ilk sakinlerinden olan Rakşaha isimli iblislerin, aslında enerjiden ibaret, bedensiz yaratıklar olduğu daha sonra anlatılıyor.

Kitabın kapağında yazar George R.R. Martin’in “Yazılmış en iyi beş bilim kurgu romanından biri” ifadesi yer alıyor. Sıralamaya bir şey diyemeyeceğim ama kesinlikle şimdiye kadar okuduğum en iyi BK romanlarından biri. Kesinlikle edinin, okuyun, okutun.

Cuma, Kasım 02, 2007

Demgüsar Vakası 3

Güneş henüz batmıştı. Vitoşa dağının arkasında kara bulutlar daha yeni yeni toplanıyordu. Şehri Sofya’nın iç kale kapısında adı üzerine kapıkulları, yeniçeriler bekliyordu. Göbeği ile kuşağı oldu olası mücadele eden Karadağlı Sarı Hasan Çavuş nöbetteydi. Yanında ise kıdemli nöbet ağacı, karakullukçu Arnavut Kavruk Ethem vardı. Kısaca Barbut Ethem derlerdi.

Hasan Çavuş kıdemli yeniçeriydi. Kapı nöbetine çıkmazdı. Ancak Ethem ile barbut oynarken Subaşına yakalanmışlardı. Ethem’in kumar oynaması yasaktı. Ancak inatçı Arnavutun gözünü zar bürümüştü. Aldığı cezalardan ömrü nöbette tükeniyordu ama hiç umrunda değildi. Zar atacak adam bulamayınca Hasan Çavuşun kanına girip, ayartmıştı. Yatakhanede kemikleri yuvarlarken Subaşının gelmesiyle olanlar olmuştu.

Sarı Hasan homurdanırken yerli halkın “Kral Yolu” dediği, Hünkar Şehri İstanbul yolunda bir yolcu göründü. Gökte toplanmaya başlayan fırtına bulutlarını önemsemeden, yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk edasıyla yürüdü yolda.

Üzerinde eski, yamalı bir cübbe vardı. Yamalı cübbesinin içine göğüsünü bağrını açık bırakan, düğmeleri kopuk, dokuma bir gömlek giyiyordu. Beline yırtık çakşırını zor tutan, eski püskü bir kuşak dolaşmıştı. Sırtında ucuna çıkınını bağladığı ahşap bir kılıç taşıyordu. Kılıçın ucu kavruktu. Yeni kazınmış kafasını dağılmak üzere olan bir takke örtüyordu. Takkenin altında eski gazalardan kalan alemetlerin görünüyordu. Diz altında ve cübbesinin dışında kalan çıplak bedeninde envai çeşit dövme vardı. Boynundan artık rengi solmuş, kör gözüne parmak, irice bir muska sarkıyordu.

Ağır aksak yürüyordu yolcu. Acemice atıyordu adımları. Adeta bacaklarında gövdesini taşıyacak, yürüyecek derman yoktu. Hafif de kambur duruyordu. Gören onu hasta ya da sakat zannedebilirdi. Oysa elinden sarkan toprak testi, kesif ucuz şarap kokusu tüm hikayeyi anlatıyordu.

Yolcu kah sendeleyerek, kah yalpalayarak arşınladı ıssız, taş döşeli Sofya sokaklarını. Düşe kalka ama telaşsız geldi iç kale kapısına.

Kapıkulları gecenin kör karanlığında kapıya dayanan meçhul yolcuya garip garip baktılar. Üstü başı perişan tanrı misafini kapıda koymak ayıptı. Ayıp olmasına ayıptı da elinde testisiyle belli ki körkütük sarhoştu. Böylesini içeri alırlarsa Subaşı değnekten tabanlarını paralardı. Yeniçeri dilaveri Sarı Hasan Çavuş baştan aşağıya süzdü yabancıyı.

“Tiz de bakıyım, gecenin bu uğursuz vaktinde ne işin vardır ağa kapısında. Bilmez misin gelmek hem yasaktır gece gece, hem de tekinsizdir buranın gecesi. Alalım mı istersin seni kapıya. Falaka mı çeker canın ? Oooo beyzadem demi ile sarmaş dolaş dolaşır. Ancak elinde testi taşımaya devam ederse de, kellesini taşımasına hiç gerek kalmaz. Solak Ahmet Paşa Efendimiz vurdurur kelleni bilesin. Hiç mi hiç haz etmez bekriden. Öfkesi hep topuğunda zaten devletlinin.”

Yolcu konuşmaya üşenircesine, zorla açtı ağzını. Önce afiyetle bir esnedi, sonra konuşmaya başladı.

“Hacı Bektaşi Veli kaddese sırrahü hazretlerinin köçekleri, yiğit yeniçeri dilaverleri. Ne isterseniz şuncacık garibandan. Kim görmüştür demden bir gıdım zarar, ziyan. Ben silmişim varlığı yokluğu. Unutmuşum diğerlerini. Uğraşım kendimi bilmektir. Doldururum şarabı, alırım geniş bir nefes. Alsın canımı teberdar paşanız. Zati kim bilir ki alırız kaç nefes ?”

Yeniçeri yolcunun konuşmalarını duyup, sırtındaki ahşap kılıcı da görünce duraksadı.

“Hem o sırtında ahşap kılınç neyin nesidir ? Abdal, derviş taifesinden misin yoksa ?”

“Haşa ! Fakirin ki abdallık değil, aptallıktır. Hemi de süzme aptallıktır. Fakirliğimiz aptallığımızdan, değneğimiz de fakirliğimizdendir. Bugün yatağan, pala, kılınç kaç akçedir ? Yok mudur haberiniz ? Dolaşır dururum Rumelide. Ararım kendimi. Yabanda taban teperken nice mahlukatı vardır bekleyen. Alır canını sen daha salavat getiremeden. Değnek de benim karındaşımdır. Yoldaşlık eder yolda. Sohbet eder benle. Canımı da korur gerekirse . . .”

Yolcu konuşurken toplanan bulutlar ayın son kırıntılarını da örttü. Ortalık iyiden iyiye karardı. Ayaz karanlığı fırsat bilip ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Yapraklar havalara uçuştular. Çember olup döndüler. Sonra ay son bir kez daha gösterdi kendini kara, yağmur dolu bulutların arasından.

Konuşmayı bırakıp yolcu uzun uzun bulutlarla boğuşan ayı süzdü. Usulca elindeki testiyi Barbut Ethem’ın eline tutuşturdu. Uykudan yeni uyanımışcasına bir gerindi. Uyuşuk adımlarla uzaklaşmaya başladı. Omuz üzerinden karakullukçulara şöyle bir baktı.

“Siz ki, pürhaşmet ağalar derseniz varma ağa kapısına, o vakit fakire geceleyecek kurusundan dam bulmak düşer. Velakin bekriye de hoş gözle bakılmaz ise demim az sizde kalsın. Zaten canım size emanetti. Canımdan gayri bi de demim vardır. Artık hem canım hem kanım size emanettir. İyi bakasınız.”

Yeniçeriler adamın konuşmasındaki rahatlık karşısında kala kaldılar. Adam yavaş yavaş uzaklaşırken tek kelime etmeden arkasından bakakaldılar. Arnavut Ethem elindeki testiye iç geçirip baktı. Hasan Çavuş Arnavutu görünce “İlişme lan deyyus !” diye kükreyip ensesine bir tokat patlattı. Ethem şaşkın şaşkın bakınırken dağın ardında şimşekler çaktı. Şehre yağmur damlaları düşmeye başladı. Hemen kale kapısının içine kaçtılar.

Yolcu karanlık Sofya sokaklarına daldı. Kendinden emin, ara sokakları, kestirmeleri seçerek yürüdü. Nereye gitmesini çok iyi biliyordu. Yürüken yağmur iri damlalarla yağmaya başladı. Islandıkça adımları güçlendi. Kamburu kayboldu. Giderek soğumaya başlayan ıslak havayı iyice içine çekti. Yamalı cübbesinin iç ceplerinden birinden deri matara çıkarttı. Özel günler için sakladığı şarabından büyük bir yudum aldı. Kendi kendine bir türkü tutturup yürümeye başladı. Gün gaza günüydü.

Bütün şehir sessizliğe bürünmüştü. Kapılar kilitli, camlar sımsıkı kapalı, perdeler gecenin karanlığına engeldi. Yolcu ise tekinsiz gece ile bir başınaydı. Karanlık evler yumağının karanlığından sıyrılıp Perlovska Deresinin bir ucuna çıktı yolcu. Derenin aktığı yönde, fırtınanın göbeğinde Vitoşa Dağı zorlukla seçiliyordu. Fırtına dağın zirvesine yıldırımlar savurmaya başladı tam bu sırada. Düşen yıldırımların, patlayan şimşeklerin sesleri karanlık sokaklarda yankılandı. Yolcunun ayağının altındaki yer titredi. Aldırmadan yürüdü.

Yürürken derenin karşı yakasındaki evlerin arkasına bir yıldırım düştü. Evlerin karanlık şekilleri gecenin içinde aydınlandı. Yıldırımı görünce yolcu olduğu yerde durdu. Yüzündeki rahat ifade değişti. Belki de geç kalmıştı. Takkesini çıkartıp kuşağına sıkıştırdı. Kafasındaki küfi harflerle yazılmış dövme ortaya çıktı.

Cübbesinin ceplerini karıştırdı. Aradığını bulamadı. Şarap etkisini göstermeye başlamıştı. Başı dönüyordu. Sonunda astara iğreti dikilmiş bir cepte, aradığı muskaları buldu. Garip bir şekilde yuvarlak, derileri aşınmış iki adet muskayı elinde şöyle bir tarttı. Çabucak karar verip, bir şeyler mırıldanıp muskaları derileri ile her iki eline de sardı. Derin bir nefes aldı. Şarabından bir kaç büyük yudum çekti.

Çıkınının düğümünü çözüp, içindekileri yere serdi. Çıkının içiniden kemik parçaları, kurumuş böcek ve ufak hayvan leşleri, iple bağlanmış kağıt sarmaları ve ne olduğu anlaşılamayan bir sürü ıvır zıvır çıktı. Bütün bu garip neşriyatın arasından sıkı sıkıya sarılmış bir deri yumağı çıkardı. Tozunu silkeleyip ağzına tıktı. Çıkını tekrar bağlayıp yolun kenarına savurdu. Tahta kılıcı sıkıca kavrayıp koşmaya başladı.

Yolcu sırıl sıklam eden yağmura, yüzünü gözünü kesen sert rüzgara karşı, dere yolu boyunca koştu Kısa süre sonra dere üzerinde eski taş köprü gecenin içinde belirdi. Köprünün bir ucu karanlığa boğulmuştu. Karanlığa doğru koşarken ağzındaki deri yumağı çıkarttı. Kendi kendine konuşmaya başladı.

“Baş üryan, sine püryan, kılıç al kan.
Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran.
Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan, kulluğumuz Hünkara ayan.
Üçler yediler kırklar. Gülbankı Muhammed, Nuh-u Nebi, Kerem-i Ali
Pirimiz Hünkarımız Hacı Bektaş Veli. Demine devranına hu diyelim.”

Gülbank bitince deri yumağı tekrar ağzına tıkıp, dişlerinin arasına sıkıştırdı. Ağzındaki yumağa rağmen “Yektir Allah. Yek !” diye haykırıp karanlığın içine atladı.

* * * *

Hikayemizin bir sonraki bölümünde şehlevent Derviş ortalığı kızılca kıyameta verip, ay parçası, peri peyker, dilruba Gülpareyi Azazil Tohumu iblisin pençesinden alabilmek için kendini ateşlere mi atacak ?

Perşembe, Ekim 25, 2007

Kore Savaşı

Unutulan Savaş ve Gazi Faruk Pekerol'un Anıları

Yazan: Bülent Ruscuklu
Alfa Yayınları
Ekim 2005

Faruk Pekerol Kore'ye gidecek tugaya gönüllü olarak katılmış. Türk Tugayının girdiği ilk muharebe olan Kasım 1950 tarihindeki Kunuri Savaşlarında bulunmuş. Bundan sonra Nisan 1951'deki Çinlilerin Bahar Saldırısında kuşatılan bölüğünden bir grup arkadaşıyla birlikte ayrı kalmış ve düşman bölgesinden çımaya çalışırken esir düşmüş. İki yıl kadar süren bir esaret döneminden sonra esir mübadelesi çerçevesinde yurda geri dönmüş. Kore'de geçirdiği tüm bu zaman boyunca günlükler tutmuş, esaret döneminde yazdıklarını da son güne hazırlık olarak pişirilen ekmeklerin içine saklayarak esir kampından çıkarmış. Yurda dönüşünden çok sonra da bunları ayrıntılı olarak kaleme almış.

Yazar, Faruk Pekerol'un notlarını esas alarak Kore Savaşını anlatıyor. Gazinin anılarının boşluklarını ve savaşın genel durumunu tarihi belgelerden alıntılarla kapatıyor ya da destekliyor. Anıların ve tarihsel bilgilerin farklı karakter biçimiyle yazılmış olması önemli bir ayrıntı olmasa da okumayı daha keyifli kılıyor.

Güzel tasarlanmış bu kitapta belli başlı bir kaç hata hemen göze çarpıyor. Zaman zaman ortaya çıkan bozuk cümleler özellikle genel durum anlatımlarında bir miktar tutukluk yaratıyor. Ayrıca bunun gibi kaynak kitap özelliği taşıyan bir eserde 'içindekiler' ve 'dizin' kısımlarının olmaması geri dönüp yeniden okumak istediğim bölümleri sayfaları karıştırarak aramamı gerektirdi. Öte yandan kaynakçası, konuyla ilgili bilgisini genişletmek isteyenler için iyi bir temel oluşturabilir.

Kore Savaşı'nın vatan toprakların dışında gerçekleşmesi onu Türk askeri açısından daha az önemli bir savaş yapmıyor. Aksine Türk askerinin kendi vatanı dışında yüzyıllardan beri katıldığı ilk savaş ve dünya ordularıyla omuz omuza ya da göğüs göğüse durduğu önemli bir süreç. Kitapta Kore Savaşıyla ilgili daha önce hiç bilmediğim şeyler de öğrendim. Örneğin Kore Savaşı resmen sonlanmamış, yalnızca ateşkes ve esir mübadelesi anlaşmaları imzalanmış. O gün bugündür de savaş sürüyormuş!

Savaşı hem birey hem de ordular düzeyinde aynı anda göstermesi kitabın en güçlü yönü. Yalnızca okunmasını güzel kılmakla kalmıyor, ordu hareketleri arasında askerlerin ne yapıp ne düşündüğünü de gerçek anılarla gözler önüne seriyor.

Hakkında pek az şey bildiğimiz ama orada savaşanların asla unutamadıkları Kore Savaşı'yla ilgili bilgilenmek isteyenler için iyi bir başlangıç

Salı, Ekim 02, 2007

Preacher

DC Vertigo

Preacher türkçe meali ile vaiz, bedenini tam olarak ne olduğu açıklanamayan bir varlık ile paylaşan, hayatı trajediler içinde geçen vaiz Jesse Custer’ın (J.C./İsa Mesih. Bu gönderme biraz bayatladı, ama neyse.) tanrıyı arama macerasını anlatıyor. Hikayeyi olağan dışı yapan olay ise vaizin tanrıyı arama nedeninin ruhani olmaması. Bütün amacı tanrıyı cezalandırmak hatta pataklamak Custer’ın.

Custer arayışında yanında aslında bir mafya tetikçisi olan, mermilere yakalanmayan sevgilisi Tulip O’Hare ve kan içen, gün ışığında alev alan, zamanının IRA üyesi, alkolik Proinsias Cassidy var. Bunlara karşılık karşısında esas kötüler olarak fasişt aile üyeleri, kutsal kanı korumak adına ensestin gözüne vuran kutsal kase örgütü, Azrail’in beden bulmuş hali olan hiç kaçırmayan kovboy ve hatta tanrının kendisi, yan rollerde ise seri katiller, eşcinseller, her çeşit fetişistler, vampir özentileri ve daha niceleri var.

Çizimler ve anlatım tarzı bir hayli amerikanvari. Renkli ama kötü çizimler var. Mekanlar çoğunlukla Teksas ve çevre illere ait. Buram buram western kokuyor. Ancak gerek yazar, gerekse çizer Kuzey İrlandalı. Bütün bu çelişki içerisinde Amerikan toplumunu yerden yere vuran göndermeler havada uçuşuyor.

Custer karakteri fazlası ile maço, alkolik küfürbaz ve kavgacı. Modern bir kovboy gibi. Genç yaşta kaybettiği annesi ve babası ile sapkın aile bireyleri nedeni ile zor bir çocukluk geçirmiş. Hikaye boyunca karşılaştığı her türlü düşmana, buna tanrı da dahil, abartılı bir maçoluk ile karşı koyuyor. Bedenini paylaştığı Genesis (Başlangıç) adlı varlık nedeni ile kişilere söylediğini yaptırabilme gücünün dışında Bruce Lee’yi kıskandıracak şekilde dövüşüyor. Herşeye rağmen Genesis’in ne işe yaradığı ve Custer’a ne kattığı bir hayli bulanık.

Tanrı ve din anlayışı tamamen hristiyanlığa dayanıyor. Ancak tanrı dahil olmak üzere bütün dünyevi olmayan karakterlede fazla bir insansılık var. Melekler alkolik, bürokrasi içerisinde güç savaşı verirken bir başka meleği ortadan kaldırmaktan çekinmiyor. Dünyaya sürgüne gönderilen melekler ise bodoslama sekse ve uyuşturucuya dalıyorlar. Hiç kadın melek yokken, iblisler dişi. Tanrı ise sürekli kendini açıklamak zorunda hisseden, ne yaptığı tam olarak belli olmayan biri olarak anlatılmış. İlahi bir varlıktan çok işe yaramaz biri gibi. Bu arada yazar İsa’nın çarmıhta ölmediğini, yaşadığını hatta Magdalı Meryem ile çoluk çocuğa karıştığını söylüyor. İsa’nın soyunu miras bölünmesin, aile dışına çıkması düşüncesi ile ensestin gözüne vurdurmuş kase örgütü koruyor.

Bütün bu hikaye ve karakterler, ne kadar içini doldurmaya çalışsalar da dipsiz kuyu misali bir boşluğa sahip. Anlatılanlar ilginç olsa anlatım tarzından dolayı bana çok sıkıcı geldi. Gereksiz uzun konuşmalar, her şeye rağmen ölmeyen kahramanlar, ne olduğu defalarca anlatılsa da anlaşılamayan Genesis, uzun ve gereksiz geri dönüşler, zorlama bir western tarzı, vampirden çok İrlandalı bir alkolik olan bir vampir, devlet memuru gibi melekler, kaybeden bir tanrı, sektirmeden hepsi sapkın kötülerle bütün ögelerde bir iğretilik var. Dediğim gibi fikir ilginç ve kulağa Kevin Smith’in Dogma’sı gibi gelse de anlatım çok başarısız. Eğer hikaye Amerikan hayatına ve inanç sistemine eleştiri ise fazla komik. Yok espirili bir taşlama ise de çok ciddi. Her şey iki arada bir derede kalmış.


Üşenmeden 66 sayıyı, yer yer sadece resimlere bakarak (bir yere gitmeyen yan hikayeler çok gereksiz kalıyor.) yer yer resimlere de bakmadan (ah ah nerde güzelim mangalar) sırf tanrı konusunda en sonunda ne olacağını öğrenmek için okudum. Ancak son beni azcık bile tatmin etmedi. Sonuç olarak tek bir cilt olarak kısaltılsa ve karakterler daha doğru dürüst tasarlanmış olsa çok da güzel olacak bir konu göre heba edilmiş.

Gotham By Gaslight

DC COMICS 1989

Bugünlerde her nedense kitap okuyamama hastalığım devam ediyor. Bu nedenle kendimi çizgi romanlara verdim. Pek sevdiğim Mike Mignola’nın Hellboy’unun peşinde internette koşturup önüme geleni indiriken, dosyalar arasında Brian Augustyn tarafından yazılmış, Mignola tarafından çizilmiş Batman sayısı, gazlambasının fırlayan cin misali önüme çıktı. Oldum olası uyarlamaların hastasıyımdır.

48 sayfalık kısa bir hikaye. 1889 yılı Avrupasında başlayıp tabiki meşum Gotham şehrinde sona eriyor. Batman’in ailesinin ölümü o çağa uyarlanmış bir şekilde anlatılmış. Joker, Alfred ve detektif Gordon gibi klasik karakterlerin yanına Freud ve Karındeşen Jack eklenmiş. Yarasa adam Londra’dan sonra Gotham’ı kana bulayan eli kanlı katilin peşine düşüyor. Karındeşen bir cerrah titizliği ile özenle seçtiği fahişeleri keserken, belki de Gotham şehri ilk seri katili ile tanışıyor.

Şehir gökdelenlerin gölgesinde kalmadan da hatti zatında kasvetli. Mignola çizimlerinin bunda katkısı tabiki büyük. Batman’in Gotham şehrinin nasıl savunucusu olduğunu öğrenirken arka planda Viktorya Döneminden sahneler izliyoruz. Mignola’nın alameti farikası olan bol gölgeli, karanlık çizimler çok fazla olmasa da tarzını görmek mümkün. Çizmiş olduğu diğer Batman kitaplarına göre tarzını daha geride tutmuş.
Velasıl farklı bir çağda, teknolojik ıvır zıvırları olmadan, arkasından kükreyen motorulu arabası yerine ata binen, ancak puslu gecelerde gargolların sırtınına tünemekten vazgeçmeyen, gaz lambası ışıltılı Batman’i Mignola’nın çizimleri ile okumak kesinlikle eğlenceli.

Salı, Eylül 18, 2007

Golden Withcbreed -- Mary Gentle

Orthe: The Chronicles of Carrick V
Omnibus Edition, Gollancz 2002

Elimdeki baskı yeni omnibus baskısı olmasına karşın kitap aslında oldukça eski, ilk olarak 1983 yılında çıkmış. Chronicles of Carrick V'in devamı olan Ancient Lights ise 1987'de basılmış. Kitap farklı bir dünyanın çetrefilli politikalarını ve bu karmaşanın içerisinde dünyalı bir politikacıyı anlatıyor.

Lynn Christie ya da adlarında nereli olduklarını belirtmenin önemli olduğuna inanan Ortheliler için Lynn de Lisle Christie dünya hükümetlerinin ortak elçisi olarak üzerinde yaşayanların Orthe dedikleri Carrick V gezegenine gönderilir. Dünya ve Orthe arasında diplomatik süreçleri başlatmanın yanısıra görevlerinden biri de kendinden önce gelen araştırma ekiplerinin politik nedenlerle başkent dışına çıkamamaları sorununu çözmektir.

Lynn Christie kıtanın lideriyle olumlu ilişkiler kurar ve araştırma ekibi için olmasa da kendi için başkentten çıkıp diğer kentleri gezmek için izin koparır. Kültürü tanıyacak, Orther'nin varolan düzenini bozmadan ticaret yapma koşullarını değerlendirecektir.

Orthe halkı teknoloji tabanlı büyük bir uygarlıktan geriye kalmış bir toplumdur. İleri teknolojinin yarattığı yıkımı gören halk yüzyıllar önce teknolojiye sırt çevirmiş, bilimden uzak yaşamayı savunan bir dinin çevresinde toplanmıştır. Geleneksel olarak herkesin iki kılıç taşıdığı bu diyarda ölümden sonra geri dönüşe inanıldığı ve dönenler kısmen de olsa eski yaşamlarını hatırladıkları için savaş ve ölüm yaşamın bir parçası kabul edilmektedir. Gezegenin tek memeli varlığı Orthe insanıdır. Develere benzer çift göz kapakları onları kumdan, güneşten ve fırtınadan korumanın yanısıra bazı duygularını ifade etmenin de bir yoludur.

Üstün teknolojinin varolduğu dönemde ırksal özellikleri itibariyle altın renkli gözleri olan ve kendilerine Witchbreed denen bir ırk diğerlerine göre baskın çıkmış, teknolojiyi daha da ileri götürerek sonunda yıkıma sebep olmuştur. Bu yüzden atalarının sömürgeci anlayışının etkileri olarak bu ırkın torunlarına da diğer halk kötü gözle bakar.

Lynn Christie kısa sürede bu dünyaya uyum sağlar. Ortheli dostları ona gittiği kentlerde yardımcı olurlar ve Christie başarılı temaslarda bulunur. Ancak misafir olduğu bir kentte uğradığı saldırı Orthelilerin yabancılara karşı göründükleri kadar hoşgörülü olmadıklarını gösterir.

Politik görüşmeler ve farklı bir kültürün etkileri, bir dünyalının bakış açısı üzerinden okuyucuyu olayın içine sokarak resmedilmiş. Her ne kadar kısa kısa, çok fazla işin sıkıcı kısımlarına girmeden akıllıca yazılmış bir politik kulisler silsilesi olsa da en hareketli sahneler de bile kendini gösteren akıcılık eksikliği zaman zaman kitabın okunmasını zorlaştırıyor. Öte yandan kurgunun ve karakterlerin sağlamlığı en durağan bölümlerde bile gerisini okuma merakını da canlı tutuyor. Uzatmadan, kısaca yapılmış yeni dünya tasvirleri kitabın keyifli özelliklerinden biri. Orthe terminolojisine alıştıktan sonra gerçekten de ortamın bir parçası olunabiliyor.

Tek aksaklığı Orthe politikasını ilerleyişindeki durağanlık olması dışında okuması keyifli bir kitap.

Perşembe, Eylül 13, 2007

Demgüsar Vakası 2

Huzurlarınızda cenneten inme ahusu, cehennem kaçkını zebanisi ile Demgüsar Vakasının ikinci tekmili.

* * * *

Güzeller güzeli, göreni endamı ile kendine pervane, aşkı ile biçare eden, Şehri Sofya’nın bir tanesi, Bezirgan Yusuf Efendinin kapatması Gülpare, ismi ile bir örnek gülkurusu rengi atlas çarşafına sarılarak sokaklara attı kendini. Yeni bulduğu âdem ejderhası ile oynaşırken kendini ve zamanın hesabını yitirmişti. Bir taraftan kendi dikkatsizliğine, diğer yandan Vitoşa Dağının eteklerini yalayarak göğü kızıla boyayan güneşe söverek hızlı adımlarla sokakları arşınlamaya başladı.

Sofya sakin bir şehirdi. Gündüzleri yeniçeri ve hassa askeri sokakları gezer, taşkınlık yapanlara müsaade etmezlerdi. Geceleri ise tekinsizdi. Nicedir karanlık söylenceler vardı. Sokakta yaşayan evsizlerin kaybolduğuna, gecenin en karanlık saatinde yollarda kalanların hunharca katledildiklerine dair.

Söylenceleri düşününce irkildi Gülpare. Çarşafına daha bir sıkı sarılarak adımlarını sıklaştırdı. İçkale duvarının hemen dibindeki meydana gelince ıhlamur ağaçları boyunca uzanan darağacında sallanan cesetleri gördü. Akı kalmış gözleri ile ona bakıyorlardı. Sanki bu gece her şey üzerine geliyordu. Meydanın diğer ucunda Azize Sofya Kilisesini görünce biraz rahatladı. İstemsiz olarak haç çıkarttı. Yaptığının farkına varınca korkuyla etrafına bakındı. Şükür kimseler yoktu. Bazı alışkanlıklarından kurtulmak mümkün olmuyordu.

Gülpare müslümandı. Ancak ne bu isimle ne de müslüman olarak doğmamıştı. Sofya’dan yaklaşık 60 fersah uzaklıktaki Bulgarın Sredna Gora dediği, Osmanlı tımarında Belem diye kayıtlı kasabasında doğmuştu. Anası ona uğur getirsin diye Bulgarca yonca anlamına gelen Detelina ismini koymuştu. Kasabanın çiçeği idi. Ondan güzeli, endamlısı yoktu. Detelina’nın büyük hayalleri vardı. Yaşadığı kasabadan büyük hayalleri. Ondört yaşında evden kaçıp büyük şehir Sofya’ya geldi.

Sofya’da yonca isminin ne yazık ki bahtına faydası olmadı. Böylece onun için zor geçen, hatırlamak bile istemediği yıllar başladı. Bezirgan Yusuf Efendi onu bu hayattan çekip çıkarana kadar meyhane ve han köşelerinde süründü. Güzelliği başına hep bela oldu. Bütün işverenleri er ya da geç güzelliğine dayanamayıp bu körpe çiçeğe el uzattılar.

Bahtı Bezirgan Yusuf Efendiyi gördüğü gün döndü. Boylu poslu, kaytan bıyıklı, çalımlı, yakışıklı, yirmili yaşlarının sonlarında, aile zanaatı olan kumaş alım satımı yapan bir bezirgandı. İşi gereği sürekli Sofya’ya geliyordu. Son ziyareti sırasında kaldığı kervansarayda karşılaştılar. Yusuf Efendi alamadı gözlerini Detelina’dan. Aklından çıkartamadı bir daha bu dilberini. İki hafta sonra Detelina artık müslümandı. Adı ise güzelliğine yaraşan Gülpare idi. Bir evi, evden ve işlerinden sorumlu Duru kadın adında bir hizmetlisi bile vardı.

Gülpare ilk günlerde taparcasına seviyordu Yusuf Efendiyi. Onu nikahına alacağı günü bekliyordu hep. Çocukça bir saflıktı bu. Her şeye rağmen bekledi, bekledi ve bekledi. Yusuf Efendi ise evliydi. Hem de ne evlilik. Başına devlet kuşu konmuştu adeta. Devlet gibi kadındı. Karısını o değil de, karısı onu almıştı nikahına. İstanbul’da Tarhunzadelere damat olmuştu. Nice devlet büyüğü, ulema ve namlı bezirgan vardı ailede. Her şeye rağmen Yusuf Gülpare’yi de nikahına alabilirdi. Ancak çok iyi biliyordu ki çok sevgili zevcesi ve pek muhterem ailesi bu durumu kabul etmeyeceklerdi. Kabul etmedikleri gibi Yusuf’u da kapı önüne koyacaklardı.

Tarhunzadelerin damadı Bezirgan Yusuf Efendi için böylece Sofya’daki gayri resmi ikinci nikahlı hayatı başladı. Her iş seyahati bittabi Sofya’dan geçiyordu. Şehri Sofya’da, Gülpare’nin koynunda geçen günler, geceler süslüyordu uzun seyahatleri. Bütün bu dünya cenneti varken Tarhunzadeler gibi çetrefilli ve can sıkıcı bir sorun ile Gülpare’nin canını sıkmaya, aklını karıştırmaya gerek yoktu.

Zeki, açık göz kızdı Gülpare. Buna rağmen kurtarıcısı yakışıklı, dilaver, kaytan bıyıklı bezirgana olan aşkı kör etmişti gözlerini. İlk başlarda konu komşudan, eşraftan duyduklarına inanmadı. İnkar etti Yusuf Efendi’nin İstanbul’da ki esas ailesini. Sonraları, birkaç yıl içerisinde ise kabullendi gerçeği bütün çıplaklığıyla.

Önceleri Yusuf Efendiye karşı olan hisleri pek değişmedi. Bir başına, yalnız geçen günler, geceler yaşadığı hayatın bütün ihtişamına rağmen küllendirmeye başladı aşkını. Yusuf şehirde yokken onun yolunu gözlemekten sıkılır oldu. İlk kaçamağı bir tımar sahibi ile oldu. Zaten adam aylardır onun peşinden koşuyordu. Deli gibi aşıktı ona. Ne hediyeler göndermişti. Birkaç hafta görüştükten sonra sıkıldı adamdan. İlkinden sonra gerisi çorap söküğü gibi geldi. İlk başlarda sadece sıkıntısını gidermek, nefsini köreltmek içindi. Sonraları ise erkekleri nasıl da avucunun içine alabildiği, her istediğini yaptırabildiğini fark etti. Böylece gençliğinde ona yaşattıkları için erkeklerden intikam almaya başladı. Gönlünce oynadı onlarla.

Namlı Tarhunzadelerin damadı Yusuf Efendi olunca söz konusu eşraf Gülpare’ye saygıda kusur etmedi. Ne de güzeller güzeli ama bir o kadar zavallı, bahtsız bir kızcağızdı. Yine de kaçamaklarının haberleri yayılmaya başlayınca ahalinin fikri değişmeye başladı. Artık o günahkar, erkekleri yoldan çıkaran fettan kadın, dişi bir şeytandı.

İşte Sofya’nın dilinden o ya da bu şekilde düşüremediği Gülpare darağaçlarını arkasında bırakmak için koşarcasına çıktı meydandan. Dere yoluna girince biraz rahatlayıp, yavaşladı. Sağlı sollu güzün yapraklarını döktüğü, kuru dalları ile ıhlamur ağaçları örtüyordu yolu. Vitoşa Dağının tepesinde parlayan dolunayın ışığında dallar yola kargacık burgacık gölgeler bırakıyordu. Gece garip bir şekilde üzerine üzerine geliyordu bugün. Nerden çıktığını bilmediği kara bulutlar örttü ayı. Belli ki yağmur geliyordu. Önünde uzanan yol karardı. Ağaçların dalları karanlıkta ne idüğü belirsiz yaratıklara döndü. Gülpare ürperdi.

Ay son bir çaba, kararmış bulutların arasında çırpındı. Bulutların arasından elini yola uzattı. Ay ışığı ile ağaçların üzerinden Kara Camiinin kara minaresi aydınlandı birden. Camiinin yanında yapımına yeni başlanan medresenin inşa olmuş dört duvarı vardı. Duvarların arası ise adeta dipsiz bir zifiri karanlıktı. Gülpare binaların karanlık sureti karşısında hareketsiz kaldı. Bir kez daha haç çıkarttığını fark edince dikkatsizliğine tekrar sövdü.

Her gün köşe başından fırlayan, her fırsatta ona bıyık buran, göz süzen, konuşmak için fırsat kollayan yeniçeri taifesi yoktu ortalıkta. Gece olunca sinerdi hepsi. Onların erkeklikleri de buraya kadardı zaten. Hazır sövmeye başlamışken onlara da okkalı küfür saydı.

Gecede bir tekinsizlik vardı. İçini kaplayan sıkıntı giderek artıyordu. Her gördüğü işaret kötüye alametti. Her gece insanı uyutmamak için birbirleri ile yarışan köpekler bile yoktu. Üzerine sinmiş uğursuzluktan silkinip kurtulmak için yüksek sesle bir besmele okudu.

Dereye az kalmıştı. Deredeki köprüyü aşınca eve ulaşacaktı. Tekrar yürümeye başladı. Yolun kenarlarındaki ağaçların arkasında evler parlıyordu. Sanki gecenin karanlığından korunmak için bütün odaları aydınlatmışlardı. Camlardan, cumbalardan sızan ışık evlerin önünü aydınlatsa da birkaç adım sonra karanlık hükmediyordu geceye. Uzakta bir yerde şimşek çaktı. Gecenin karanlığını büyülü bir ışıkla aydınlattı. Birkaç nefes sonra da sesi patladı. Ayağının altındaki yer titremişti. Fırtına geliyordu. Yağmur damlaları usul usul düşmeye başladı.

Ürkek adımlarla ilerledi. Fırtına dağın ardında yeryüzüne amansızca yıldırımlar savurmaya başlamıştı. Kalbi kütü küt atmaya başladı. Birkaç adım sonra duydu onu. Karanlığın sarmaladığı yolun ilerisinde derenin sesi geliyordu. Suyun sesi Gülpareye kuvvet, cesaret verdi. Kendinden emin adımlarla dere yolunu bir çırpıda aştı.

Vitoşa Dağından doğan Perlovska Deresi, başka derelerle birleşerek kuzeyde Tuna Nehrine akıyordu. Yılın bu mevsiminde yağmur suyu ile gürül gürül akardı. Bu gece de farklı değildi. Yatağından taşmak için köpürerek çabalıyordu. Üzerinden aşan taştan bir köprü vardı. Zamanın ihtişamlı Roma İmparatorluğundan kalma mağrur köprünün ayakları aşınsa da sulara yüzyıllardır dayanıyordu.

Evi şehrin güneyindeki koru ile dere arasındaydı. Temeli taştan, katları ahşaptan, cumbaları koruya bakan bir ev. Duru Kadın ise evin işlerinden sorumlu idi. Muhtemelen kapıda merak içerisinde onu bekliyordu. Bu kadıncağız yarı deli biriydi. Söylenenlere göre yıllardır böyleydi. Yeni evlendiği, şehlevent, akıncı kocası düğünden sadece birkaç ay sonra gaza yolunda şehit olmuş, Duru Kadın da üzüntüden önce çocuğunu sonra da aklını yitirmişti.

Gülpare dere yolunca uzanan ağaçları arkasında bırakarak dereye yarenlik eden taş yola girdi. Köprü az ileride onu bekliyordu. Yaklaşırken iyice rahatladı. Sanki köprüyü aşınca yüreğini sıkan bütün sıkıntıyı arkasında bırakacakmış gibi hissetti. İşte bu sırada gökyüzü çatal çatal aydınlandı. Düşen yıldırımların sesi kulaklarında uğuldadı. Fırtına dağı aşmış koşar adım üzerine geliyordu.

Köprüye adımını atarken etraf tekrar aydınlandı. Derenin karşı tarafında, korunun önündeki evin damında bir karaltı hareket etti. Gülpare’nin boğazında bir şey düğümlendi. Yüreciği göğsünü yırtmak istercesine hızlandı. Olduğu yerde dondu kaldı.

Delilerinin görünmeyeni gördüğü, gaibden haber aldığını söylerler. Köprünün üzerinde, uğursuz geceye bakarken Duru Kadın’ın tembih ettiği gibi afaritten, cinden korunmak için Sad suresini mırıldanmaya başladı. Kelimeler ağzından döküldükçe duruldu. Bir yudum kalbi sakinleşti. Ayaklarının buzu çözüldü. Derenin gürleyen sesi içini ısıttı.

Gülpare bin bir çaba ve korkak adımlarla köprüyü aştı. Artık evinin güven veren sıcaklığını hissedebiliyordu. Diğer evlerin yanında, bahçenin ardında sıcacık ışıkları ile parlıyordu. Sonuna kadar açık, nura boğulmuş kapıda ise Duru Kadın elinde kandil yolunu gözlüyordu.

Bir anda serin, güz havası buz kesti. Havadaki yağmur damlaları kar oldu. Rüzgar sustu. Fırtına dindi. Dere sindi. Evlerin ışıkları soldu, gitti. Gülpare taş yolda bir başına kala kaldı. Etrafındaki şehir yalan oldu.

Bir nefes önünde geceye sarılmış, çevresini karanlığa boğan ifrit belirdi. Zifir karası saçlı, cehennem çukuru gözlü, ejderdan pençeli, kara kaftanlı, insan etine ve kanına doyumsuz iştahı ile Kabil Soyu, Azazil Tohumu, Gece Yürüyen, Demgüsar avını almaya gelmişti.

* * * *

Sonraki tekmilde esrarengiz ve batıni derviş ve zihinleri alt üst eden maceraları.