Salı, Eylül 18, 2007
Golden Withcbreed -- Mary Gentle
Omnibus Edition, Gollancz 2002
Elimdeki baskı yeni omnibus baskısı olmasına karşın kitap aslında oldukça eski, ilk olarak 1983 yılında çıkmış. Chronicles of Carrick V'in devamı olan Ancient Lights ise 1987'de basılmış. Kitap farklı bir dünyanın çetrefilli politikalarını ve bu karmaşanın içerisinde dünyalı bir politikacıyı anlatıyor.
Lynn Christie ya da adlarında nereli olduklarını belirtmenin önemli olduğuna inanan Ortheliler için Lynn de Lisle Christie dünya hükümetlerinin ortak elçisi olarak üzerinde yaşayanların Orthe dedikleri Carrick V gezegenine gönderilir. Dünya ve Orthe arasında diplomatik süreçleri başlatmanın yanısıra görevlerinden biri de kendinden önce gelen araştırma ekiplerinin politik nedenlerle başkent dışına çıkamamaları sorununu çözmektir.
Lynn Christie kıtanın lideriyle olumlu ilişkiler kurar ve araştırma ekibi için olmasa da kendi için başkentten çıkıp diğer kentleri gezmek için izin koparır. Kültürü tanıyacak, Orther'nin varolan düzenini bozmadan ticaret yapma koşullarını değerlendirecektir.
Orthe halkı teknoloji tabanlı büyük bir uygarlıktan geriye kalmış bir toplumdur. İleri teknolojinin yarattığı yıkımı gören halk yüzyıllar önce teknolojiye sırt çevirmiş, bilimden uzak yaşamayı savunan bir dinin çevresinde toplanmıştır. Geleneksel olarak herkesin iki kılıç taşıdığı bu diyarda ölümden sonra geri dönüşe inanıldığı ve dönenler kısmen de olsa eski yaşamlarını hatırladıkları için savaş ve ölüm yaşamın bir parçası kabul edilmektedir. Gezegenin tek memeli varlığı Orthe insanıdır. Develere benzer çift göz kapakları onları kumdan, güneşten ve fırtınadan korumanın yanısıra bazı duygularını ifade etmenin de bir yoludur.
Üstün teknolojinin varolduğu dönemde ırksal özellikleri itibariyle altın renkli gözleri olan ve kendilerine Witchbreed denen bir ırk diğerlerine göre baskın çıkmış, teknolojiyi daha da ileri götürerek sonunda yıkıma sebep olmuştur. Bu yüzden atalarının sömürgeci anlayışının etkileri olarak bu ırkın torunlarına da diğer halk kötü gözle bakar.
Lynn Christie kısa sürede bu dünyaya uyum sağlar. Ortheli dostları ona gittiği kentlerde yardımcı olurlar ve Christie başarılı temaslarda bulunur. Ancak misafir olduğu bir kentte uğradığı saldırı Orthelilerin yabancılara karşı göründükleri kadar hoşgörülü olmadıklarını gösterir.
Politik görüşmeler ve farklı bir kültürün etkileri, bir dünyalının bakış açısı üzerinden okuyucuyu olayın içine sokarak resmedilmiş. Her ne kadar kısa kısa, çok fazla işin sıkıcı kısımlarına girmeden akıllıca yazılmış bir politik kulisler silsilesi olsa da en hareketli sahneler de bile kendini gösteren akıcılık eksikliği zaman zaman kitabın okunmasını zorlaştırıyor. Öte yandan kurgunun ve karakterlerin sağlamlığı en durağan bölümlerde bile gerisini okuma merakını da canlı tutuyor. Uzatmadan, kısaca yapılmış yeni dünya tasvirleri kitabın keyifli özelliklerinden biri. Orthe terminolojisine alıştıktan sonra gerçekten de ortamın bir parçası olunabiliyor.
Tek aksaklığı Orthe politikasını ilerleyişindeki durağanlık olması dışında okuması keyifli bir kitap.
Perşembe, Eylül 13, 2007
Demgüsar Vakası 2
Huzurlarınızda cenneten inme ahusu, cehennem kaçkını zebanisi ile Demgüsar Vakasının ikinci tekmili.
* * * *
Güzeller güzeli, göreni endamı ile kendine pervane, aşkı ile biçare eden, Şehri Sofya’nın bir tanesi, Bezirgan Yusuf Efendinin kapatması Gülpare, ismi ile bir örnek gülkurusu rengi atlas çarşafına sarılarak sokaklara attı kendini. Yeni bulduğu âdem ejderhası ile oynaşırken kendini ve zamanın hesabını yitirmişti. Bir taraftan kendi dikkatsizliğine, diğer yandan Vitoşa Dağının eteklerini yalayarak göğü kızıla boyayan güneşe söverek hızlı adımlarla sokakları arşınlamaya başladı.
Sofya sakin bir şehirdi. Gündüzleri yeniçeri ve hassa askeri sokakları gezer, taşkınlık yapanlara müsaade etmezlerdi. Geceleri ise tekinsizdi. Nicedir karanlık söylenceler vardı. Sokakta yaşayan evsizlerin kaybolduğuna, gecenin en karanlık saatinde yollarda kalanların hunharca katledildiklerine dair.
Söylenceleri düşününce irkildi Gülpare. Çarşafına daha bir sıkı sarılarak adımlarını sıklaştırdı. İçkale duvarının hemen dibindeki meydana gelince ıhlamur ağaçları boyunca uzanan darağacında sallanan cesetleri gördü. Akı kalmış gözleri ile ona bakıyorlardı. Sanki bu gece her şey üzerine geliyordu. Meydanın diğer ucunda Azize Sofya Kilisesini görünce biraz rahatladı. İstemsiz olarak haç çıkarttı. Yaptığının farkına varınca korkuyla etrafına bakındı. Şükür kimseler yoktu. Bazı alışkanlıklarından kurtulmak mümkün olmuyordu.
Gülpare müslümandı. Ancak ne bu isimle ne de müslüman olarak doğmamıştı. Sofya’dan yaklaşık 60 fersah uzaklıktaki Bulgarın Sredna Gora dediği, Osmanlı tımarında Belem diye kayıtlı kasabasında doğmuştu. Anası ona uğur getirsin diye Bulgarca yonca anlamına gelen Detelina ismini koymuştu. Kasabanın çiçeği idi. Ondan güzeli, endamlısı yoktu. Detelina’nın büyük hayalleri vardı. Yaşadığı kasabadan büyük hayalleri. Ondört yaşında evden kaçıp büyük şehir Sofya’ya geldi.
Sofya’da yonca isminin ne yazık ki bahtına faydası olmadı. Böylece onun için zor geçen, hatırlamak bile istemediği yıllar başladı. Bezirgan Yusuf Efendi onu bu hayattan çekip çıkarana kadar meyhane ve han köşelerinde süründü. Güzelliği başına hep bela oldu. Bütün işverenleri er ya da geç güzelliğine dayanamayıp bu körpe çiçeğe el uzattılar.
Bahtı Bezirgan Yusuf Efendiyi gördüğü gün döndü. Boylu poslu, kaytan bıyıklı, çalımlı, yakışıklı, yirmili yaşlarının sonlarında, aile zanaatı olan kumaş alım satımı yapan bir bezirgandı. İşi gereği sürekli Sofya’ya geliyordu. Son ziyareti sırasında kaldığı kervansarayda karşılaştılar. Yusuf Efendi alamadı gözlerini Detelina’dan. Aklından çıkartamadı bir daha bu dilberini. İki hafta sonra Detelina artık müslümandı. Adı ise güzelliğine yaraşan Gülpare idi. Bir evi, evden ve işlerinden sorumlu Duru kadın adında bir hizmetlisi bile vardı.
Gülpare ilk günlerde taparcasına seviyordu Yusuf Efendiyi. Onu nikahına alacağı günü bekliyordu hep. Çocukça bir saflıktı bu. Her şeye rağmen bekledi, bekledi ve bekledi. Yusuf Efendi ise evliydi. Hem de ne evlilik. Başına devlet kuşu konmuştu adeta. Devlet gibi kadındı. Karısını o değil de, karısı onu almıştı nikahına. İstanbul’da Tarhunzadelere damat olmuştu. Nice devlet büyüğü, ulema ve namlı bezirgan vardı ailede. Her şeye rağmen Yusuf Gülpare’yi de nikahına alabilirdi. Ancak çok iyi biliyordu ki çok sevgili zevcesi ve pek muhterem ailesi bu durumu kabul etmeyeceklerdi. Kabul etmedikleri gibi Yusuf’u da kapı önüne koyacaklardı.
Tarhunzadelerin damadı Bezirgan Yusuf Efendi için böylece Sofya’daki gayri resmi ikinci nikahlı hayatı başladı. Her iş seyahati bittabi Sofya’dan geçiyordu. Şehri Sofya’da, Gülpare’nin koynunda geçen günler, geceler süslüyordu uzun seyahatleri. Bütün bu dünya cenneti varken Tarhunzadeler gibi çetrefilli ve can sıkıcı bir sorun ile Gülpare’nin canını sıkmaya, aklını karıştırmaya gerek yoktu.
Zeki, açık göz kızdı Gülpare. Buna rağmen kurtarıcısı yakışıklı, dilaver, kaytan bıyıklı bezirgana olan aşkı kör etmişti gözlerini. İlk başlarda konu komşudan, eşraftan duyduklarına inanmadı. İnkar etti Yusuf Efendi’nin İstanbul’da ki esas ailesini. Sonraları, birkaç yıl içerisinde ise kabullendi gerçeği bütün çıplaklığıyla.
Önceleri Yusuf Efendiye karşı olan hisleri pek değişmedi. Bir başına, yalnız geçen günler, geceler yaşadığı hayatın bütün ihtişamına rağmen küllendirmeye başladı aşkını. Yusuf şehirde yokken onun yolunu gözlemekten sıkılır oldu. İlk kaçamağı bir tımar sahibi ile oldu. Zaten adam aylardır onun peşinden koşuyordu. Deli gibi aşıktı ona. Ne hediyeler göndermişti. Birkaç hafta görüştükten sonra sıkıldı adamdan. İlkinden sonra gerisi çorap söküğü gibi geldi. İlk başlarda sadece sıkıntısını gidermek, nefsini köreltmek içindi. Sonraları ise erkekleri nasıl da avucunun içine alabildiği, her istediğini yaptırabildiğini fark etti. Böylece gençliğinde ona yaşattıkları için erkeklerden intikam almaya başladı. Gönlünce oynadı onlarla.
Namlı Tarhunzadelerin damadı Yusuf Efendi olunca söz konusu eşraf Gülpare’ye saygıda kusur etmedi. Ne de güzeller güzeli ama bir o kadar zavallı, bahtsız bir kızcağızdı. Yine de kaçamaklarının haberleri yayılmaya başlayınca ahalinin fikri değişmeye başladı. Artık o günahkar, erkekleri yoldan çıkaran fettan kadın, dişi bir şeytandı.
İşte Sofya’nın dilinden o ya da bu şekilde düşüremediği Gülpare darağaçlarını arkasında bırakmak için koşarcasına çıktı meydandan. Dere yoluna girince biraz rahatlayıp, yavaşladı. Sağlı sollu güzün yapraklarını döktüğü, kuru dalları ile ıhlamur ağaçları örtüyordu yolu. Vitoşa Dağının tepesinde parlayan dolunayın ışığında dallar yola kargacık burgacık gölgeler bırakıyordu. Gece garip bir şekilde üzerine üzerine geliyordu bugün. Nerden çıktığını bilmediği kara bulutlar örttü ayı. Belli ki yağmur geliyordu. Önünde uzanan yol karardı. Ağaçların dalları karanlıkta ne idüğü belirsiz yaratıklara döndü. Gülpare ürperdi.
Ay son bir çaba, kararmış bulutların arasında çırpındı. Bulutların arasından elini yola uzattı. Ay ışığı ile ağaçların üzerinden Kara Camiinin kara minaresi aydınlandı birden. Camiinin yanında yapımına yeni başlanan medresenin inşa olmuş dört duvarı vardı. Duvarların arası ise adeta dipsiz bir zifiri karanlıktı. Gülpare binaların karanlık sureti karşısında hareketsiz kaldı. Bir kez daha haç çıkarttığını fark edince dikkatsizliğine tekrar sövdü.
Her gün köşe başından fırlayan, her fırsatta ona bıyık buran, göz süzen, konuşmak için fırsat kollayan yeniçeri taifesi yoktu ortalıkta. Gece olunca sinerdi hepsi. Onların erkeklikleri de buraya kadardı zaten. Hazır sövmeye başlamışken onlara da okkalı küfür saydı.
Gecede bir tekinsizlik vardı. İçini kaplayan sıkıntı giderek artıyordu. Her gördüğü işaret kötüye alametti. Her gece insanı uyutmamak için birbirleri ile yarışan köpekler bile yoktu. Üzerine sinmiş uğursuzluktan silkinip kurtulmak için yüksek sesle bir besmele okudu.
Dereye az kalmıştı. Deredeki köprüyü aşınca eve ulaşacaktı. Tekrar yürümeye başladı. Yolun kenarlarındaki ağaçların arkasında evler parlıyordu. Sanki gecenin karanlığından korunmak için bütün odaları aydınlatmışlardı. Camlardan, cumbalardan sızan ışık evlerin önünü aydınlatsa da birkaç adım sonra karanlık hükmediyordu geceye. Uzakta bir yerde şimşek çaktı. Gecenin karanlığını büyülü bir ışıkla aydınlattı. Birkaç nefes sonra da sesi patladı. Ayağının altındaki yer titremişti. Fırtına geliyordu. Yağmur damlaları usul usul düşmeye başladı.
Ürkek adımlarla ilerledi. Fırtına dağın ardında yeryüzüne amansızca yıldırımlar savurmaya başlamıştı. Kalbi kütü küt atmaya başladı. Birkaç adım sonra duydu onu. Karanlığın sarmaladığı yolun ilerisinde derenin sesi geliyordu. Suyun sesi Gülpareye kuvvet, cesaret verdi. Kendinden emin adımlarla dere yolunu bir çırpıda aştı.
Vitoşa Dağından doğan Perlovska Deresi, başka derelerle birleşerek kuzeyde Tuna Nehrine akıyordu. Yılın bu mevsiminde yağmur suyu ile gürül gürül akardı. Bu gece de farklı değildi. Yatağından taşmak için köpürerek çabalıyordu. Üzerinden aşan taştan bir köprü vardı. Zamanın ihtişamlı Roma İmparatorluğundan kalma mağrur köprünün ayakları aşınsa da sulara yüzyıllardır dayanıyordu.
Evi şehrin güneyindeki koru ile dere arasındaydı. Temeli taştan, katları ahşaptan, cumbaları koruya bakan bir ev. Duru Kadın ise evin işlerinden sorumlu idi. Muhtemelen kapıda merak içerisinde onu bekliyordu. Bu kadıncağız yarı deli biriydi. Söylenenlere göre yıllardır böyleydi. Yeni evlendiği, şehlevent, akıncı kocası düğünden sadece birkaç ay sonra gaza yolunda şehit olmuş, Duru Kadın da üzüntüden önce çocuğunu sonra da aklını yitirmişti.
Gülpare dere yolunca uzanan ağaçları arkasında bırakarak dereye yarenlik eden taş yola girdi. Köprü az ileride onu bekliyordu. Yaklaşırken iyice rahatladı. Sanki köprüyü aşınca yüreğini sıkan bütün sıkıntıyı arkasında bırakacakmış gibi hissetti. İşte bu sırada gökyüzü çatal çatal aydınlandı. Düşen yıldırımların sesi kulaklarında uğuldadı. Fırtına dağı aşmış koşar adım üzerine geliyordu.
Köprüye adımını atarken etraf tekrar aydınlandı. Derenin karşı tarafında, korunun önündeki evin damında bir karaltı hareket etti. Gülpare’nin boğazında bir şey düğümlendi. Yüreciği göğsünü yırtmak istercesine hızlandı. Olduğu yerde dondu kaldı.
Delilerinin görünmeyeni gördüğü, gaibden haber aldığını söylerler. Köprünün üzerinde, uğursuz geceye bakarken Duru Kadın’ın tembih ettiği gibi afaritten, cinden korunmak için Sad suresini mırıldanmaya başladı. Kelimeler ağzından döküldükçe duruldu. Bir yudum kalbi sakinleşti. Ayaklarının buzu çözüldü. Derenin gürleyen sesi içini ısıttı.
Gülpare bin bir çaba ve korkak adımlarla köprüyü aştı. Artık evinin güven veren sıcaklığını hissedebiliyordu. Diğer evlerin yanında, bahçenin ardında sıcacık ışıkları ile parlıyordu. Sonuna kadar açık, nura boğulmuş kapıda ise Duru Kadın elinde kandil yolunu gözlüyordu.
Bir anda serin, güz havası buz kesti. Havadaki yağmur damlaları kar oldu. Rüzgar sustu. Fırtına dindi. Dere sindi. Evlerin ışıkları soldu, gitti. Gülpare taş yolda bir başına kala kaldı. Etrafındaki şehir yalan oldu.
Sonraki tekmilde esrarengiz ve batıni derviş ve zihinleri alt üst eden maceraları.
Salı, Eylül 04, 2007
Hitit Gunesi Podcast Epizort 2 - Sonsuz Geyiklere Devam
Mert Yanikoglu, Eralp Tezcan ve Hakan Koseoglu olayi Michael Moorcock'dan acip... bir turlu sonunu getiremiyorlar...
Bundan sonra birkac MiniMi episodu gelecek, ondan sonra uzun ve bu kez programli bir episod mumkun olacak gibi!
Harcıalem İçki Bira -- Deniz Gürsoy
İkinci Baskı 2004
Biranın tadını bilip adını pek bilmeyenler için yazılmış bir kitap. Yazarın "içkilerin atası" diye nitelendirdiğini biranın antik çağdan günümüze tarihinden, en çok bira yapan ve tüketen ülkelerden ve Türkiye'de ve Anadolu'daki tarihinden sözediyor.
Türkiye ve Anadolu kısmı kitabı benim için çekici kılan kısımdı. Türkiye'nin biracılık tarihiyle ilgili bölük pörçük bilgimi derleyip topladı. Yazar, Osmanlı'dan bu yana Türkiye'de birayı, eskinin bira bahçelerini, Bomonti biraderlerin kurduğu ilk fabrikayı eski resimler ve hoş sohbet bir anlatımla aktarıyor.
Her ne kadar kitabı biranın bizdeki tarihi için aldıysam da kalanını okumaktan da büyük keyif aldım. Belli başlı bira festivalleri, biralarıyla ünlü ülkelerin bira geleneklerinden tutun da, biranın nasıl yapıldığı, ev birasının nasıl yapılacağı ve kıvam tutturulamadığı durumda elde kalan sıvının nasıl değerlendirileceğine kadar bilgi var. İki sayfalık birahane argosu da kitabın genel tadına ince bir katkıda bulunmuş.
Deniz Gürsoy'un kalemden bal damlatan tarzıyla keyifle okunan bir kitap. Sadık biraseverler için bir cep kitabı bile olabilir.
Çarşamba, Ağustos 29, 2007
Hitit Gunesi Podcast - Harbi Versiyon Epizort 1
Sonunda ilk ep'i cikarttim piyasaya... Zor oldu...
Epizort bir, butun 24 dakika geyik ve 3 dakika muzigiyle... Hazir!
Epizort iki, butun 11 dakika geyik ve 3 dakika muzigiule... Haftaya! (hazir esasinda.)
Bildiginiz/bilmediginiz gibi bu kayitlar aslinda Eralp, Mert ve benim uzun bir takim geyiklerinin sag kalmis kisimlari, ne yazik ki ekipman sorunlari yuzunden buyuk kismini kaybettik geyigin, o yuzden muhabbetin ortasindan daliyoruz resmen.
Simdi dorduncu minimi episoduna hazirliga basladim, ucuncu ana episoda nasil organize olcaz bilmiyorum.
Ogreniyom.
Çarşamba, Ağustos 22, 2007
SESSİZLİK KULELERİ - 2084 -- Kaan Arslanoğlu
Bir yerli bilim kurgu. Türk yazarların bilim kurgu ve fantastik eserlerini takip edip incelemek şu sıralar edindiğim uğraşlardan biri. Daha önce Saygın Ersin'in başarılı bir fantastik çalışmasını yorumlamıştım.
Sessizlik Kuleleri-2084 yaşanan bir felaket sonrası teknolojik olarak ileri bir toplumun saygın bir üyesi olan psikolog bir kadının 50 yıl önceki felaketten sağ çıkan bir kaç çocuktan biri olarak yaşadığı deneyimin de etkisiyle hayatını sorgulamasını anlatıyor. Büyük yıkım adı verilen bu felaketten bir avuç çocuk özel bir taşıta bindirilerek kurtarılır. Yıkımdan elli yıl sonra teknoloji bazı toplumları temel gereksinimlere dahi ihtiyaç duymayacağı bir noktaya getirmiştir. Diğerleri ise teknolojide kısmen ilerlemiş, mutluluk hapı bağımlısı topluluklar olarak görece daha ilkel yaşamlarını sürdürmektedirler. Olaylar kahramanın, oğlunun ruhsal durumu için endişelenen bir anneden bir telefon almasıyla başlar. Psikoloğu ziyarete gelen adamın tüm sistemin dikkatini çeken genetik farklılıkları vardır.
Kitap önemli ölçüde incilden ve Hıristiyanlıktan etkilenmiş. Adem, son yemek, on iki havari ve kutsal kase gibi klasik öğeleri görmek mümkün. Kahramanın bir gezi sırasında seyrettiği tarih bilgileri aracılığıyla da Türkiye'ye ve teröre değinilmiş.
Öykü asıl karakterin sürekli ön plana çıkan Magdalı Meryem tarzında iç çekişmelerinden yola çıkıyor. Hatta bu iç hesaplaşmalar o kadar ön plandalar ki diğer karakterler kısmen sönükleşiyor, kurgu da yer yer kopuklaşıyor. Baş kahraman olan psikoloğun içe dönüklüğü bu nedenle okuyucuyu kurgudan ve kurguya katkıda bulunan karakterlerden uzaklaştırıyor. Bir romandan çok hikaye havası verilmiş içsel bir deneme gibi.
Bütün bu bireysel çatışmaların arasında kahramanın anlatıklarının hangisinin bir düş, bir görüntü, anı silsilesi ya da gerçek olduğu belli değil. Tüm bu belirsizlik yalnızca kahramanın kafasını karıştırmakla kalmıyor, okuyucuyu da allak bullak ediyor.
Öte yandan J.G. Ballard'ın koyu psikolojik öykülerinin havasını taşıdığını da yadsıyamam. Ballard'ın o öykülerini de anlamakta güçlük çekmişimdir.
Tüm bu olumsuz havaya karşın yazarın bir bk yazma çabasını ve başarısını büyük bir saygıyla selamlıyorum. Devamının gelmesini dilerim.
Pazar, Ağustos 12, 2007
Zaman Çöktü
Kanat Kitapevi 331 Sayfa, 2006
Y. Hakan Erdem’in üçüncü kitabı Zaman Çöktü’yü kitapçılarda gördüğümde ve özellikle bilimkurgu olduğunu okuduğumda fazlasıyla heyecanlandığımı itiraf etmeyeliyim. İlk kitabı Kitab-ı Duvduvani’daki biraz yorucu ama lezzetli anlatım tarzını çok beğenmiştim. İkinci eseri Unomastica alla Turca zekice kurgulanmış ama ilk kitaba göre beni daha az cezbeden bir kitaptı. Gelecek Anadoluda geçen bilimkurgu fikri tadına doyulmayacak bir kitap olduğu yönünde beklenti yarattı bende.
Çaman Çöktü gelecekte tufan sonrası bir dünya düzenini anlatılıyor. Yüksek teknolojik ayrıntılar ile bildik topraklarda bir gelecek tasvir etmiş Erdem. Pek de iç açıcı, aydınlık bir gelecek değil. Aslında bir bakıma anlatılan toplum günümüz Türkiyesini yansıtıyor. Ne yazık ki aradaki benzerlikleri yakalamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Sembolokrasi adı verilen bir rejimde elit bir kurulun yönettiği, medyanın bilgi bombardımanı altında güdülen bir toplum var kitapta. Bu ortamda tam olarak nasıl olduğunu anlamasam da zaman çöküyor. Gelecek ile geçmişin ögeleri birbirine karışıyor. Tam bu sırada koyun eti ile beslenecek kadar insanlaşmış koyunlar, hakları için ayaklanıyor. Çapraşık politik ilişkiler arasında, kaygan bir zeminde koyunlar sisteme karşı vuruşuyorlar.
Belki de yüksek dozlu beklentimden dolayı, belki de Hakan Erdem’in kitabının benim anladığım bilimkurgu şablonundan biraz faklı olmasından veyahut Sofya’ya taşınmamın verdiği zihinsel buhran ve bitkinliken dolayı bitirmekte zorlandım. Erdem’in zekice bulduğu fikirler, Türkiyeye göndermeler ve yarttığı even ile ilgili detayları anlatmaya çalışan uzun cümleler kullanarak kurduğu kalabalık anlatım tarzı arasında kayboluyor. Geleceği betimlemekte kullanadığı karışık cümleler, diğer kitaplarda hoşuma gitse de giderek etkisini yitirdiğinden olsa gerek beni çok yordu. Başı sonu belli olmayan cümleler arasında ardı arkası kesilmeyen gelecek ile ilgili terimler okumayı zorlaştıryor. Anlatım tarzından dolayı yazarın kurduğu kurgu etkisini yitirmiş gibi.
Bir Türk yazarın bizi anlatan, Anadoluda geçen bilimkurgu öyküsünü okumakta fayda var. Yine geniş ve rahat bir ortamda sindire sindire okumanuz hayırlı olacaktır.
Cumartesi, Ağustos 11, 2007
Tanridan bize mektup
Perşembe, Ağustos 09, 2007
Demgüsar Vakası 1
Rumeli Eyaleti 24 sancak, 1227 kılıç zeamet ve 12378 kılıç tımardan ibarettir. Sancaklardan en büyüğü ise Paşa Tahtı olan Sofya şehridir. Uluğ bir dağın eteğine yerleşmiş olan şehir, ismini Bizans’ın kefere krallarından Justiyan tarafından, İsa Peygamberin doğumundan yaklaşık 700 yıl sonra yaptırılmış olan Azize Sofya kilisesinden almıştır. Her cenahında Bizans’tan yadigâr harabeler vardır. Azize Sofya’nın şehri 15.000 hanede 100.000 kişiyi barındırır. Dağlardan akan suyu pek lezzetli olup türlü mide, bağırsak, mesane derdine iyi geldiği söylenir. Sofya’dan Rumeli’nin garbına, Karadeniz’e uzanan toprakları fersah fersah üzüm bağları kaplar. Rumeli ahalisi üzüm ehli halk olarak namı frenk illerine kadar yayılmış dem imal ederler. Kervan yolu ve paşa sancağı olması nedeni ile tadına doyulmaz türlü demi ve envai çeşit meyi, Sofya şehrinin dört bir yanına yayılmış irili ufaklı 31 adet meyhanede bulmak mümkündür.
Âdemi gürbüz, sıhhatli, Havvası ise sırma saçlı, kalem kaşlı, ceylan gözlü, ahu endamlıdır. Ancak yerlisi biraz kaba olup, Osmanlı ve İslam adap ve terbiyesinden uzaktır. Saygıda kusur olmasa da biraz tembeldir esnafı da. Bu nedenledir ki hizmette Şehri-i İstanbul veyahut diğer Rumeli illeri ile karşılaştırırsan üzülürsün.
Eyaletin Paşa Tahtında hünkârımıza pek çok yararlılığı dokunmuş, baş üryan, sine püryan, kılıç al nice cenk meydanında baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmamış, Solak Ahmet Paşa oturur. Şehrin güvenliğinden de bölüklü ortalarından 76. ncı Orta mensubu yeniçeriyan mesuldür. Solak Ahmet Paşa dirlik hususunda pek sert olup, asayişi bozan külhaniye, demi fazla kaçıran bekriye, fermanlara riayet etmeyen külhaniye hiç müsamaha göstermez. Kilisesinin önündeki meydandan darağacı eksik olmaz.
Gündüzleri karakullukçular başlarında subaşı ile sokakları arşınlayıp şehri kol gezerler. En gözden ırak sokakta, en tekinsiz mahallede de bile asayiş berkemaldır. Gündüzleri böyle iken güneş Bulgarın Vitoş dediği dağın ardına devrildiğinde, sokaktan el ayak kesilir. Yerlisi kaçar, sığınır dam altlarına. Yeniçeriyan bile yoldaş bulmadan, boy boy meşale, kandil yakmadan çıkmaz sokağa. Çıksa da uzak durur karanlıktan, kuytudan. Gecelerin zifirisinde ise Şehri-i Sofya’ya musallat olmuş bir illet kol gezer. Bu öyle bir illettir ki, Rumeli’den Eflak-Boğdan'a, nice Balkan ili çeker bu azabı. Öyle bir illettir ki görüp de ruhunu teslim etmeden cemaate anlatabilen yoktur. Öyle bir illettir ki, müflis fukara, hane-harab gaibe karışır zifirin içerisinde. Öte yandan gariptir bu şer mahlûkat, barka el sürdüğü görülmemiştir. Uzak durur hanelerden. Lakin sokaklar ise haramdır âdem soyuna geceleri.
Ola ki yolunuz düşer ise Sofya şehrine gezin, tozun, eğlenin. Meyi, demi için, iyş-ü- işret edin meyhanelerinde. Huri suretindeki havvaların muhabbetinin tadına varın. Yine de tedbiri elden bırakmayın. Gün batımına yakın sokakta biçare kalmayın. Haneden ayrılmayın. Müslüman illerinde kulaktan kulağa "Demgüsar" mahlası ile anlatılan, Hz. İsa Peygambere tapınan Allahsız ecnebi diyarlarında ise, burada kağıda dökmek istemediğim nice hayırsız ad ile çağrılan, âdemoğlunun kanını mey niyetine içen, Kabil soyu ifrit tohumuna karşı tedbirli olun. Büyük ulema, zamanının yeganesi, hidayet-eda Şeyhülislam Ebu Suud Efendi Hazretlerinin tembihlerine kulak verin.
"Gaflet karşısında müminlere musallat olan, hile ve desiseler ile iştigal eden afaritten korunmak için öncelikle imanımızın tam olması, Peygamber Efendimizin sünnetlerini usulünce uygulamamız gerekmektedir. Habail-üs Şeytanın en esaslı hilelerinden olan şehvetten, avrattan, yani haramdan uzak durarak ancak helale uçkur çözmek esastır. Ey Müminler, yüce Allah'ın ve Peygamber Efendimizin öğretilerinden şaşmadan, ahrete giden bu dikenli fakat nur ile aydınlatılmış yolda, ancak imanımız sayesinde bize bahşedilecek olan Riyaz-ı Cennete ulaşabiliriz."
Vak'a Nüvis Bekir Efendi
Rumeli İlleri Şehrengiznamesi
Hicri 1048
Cumartesi, Temmuz 14, 2007
Thomas Covenant Tarihçeleri
Kitapların kahramanı Thomas Covenant cüzzama yakalanmış bir çoksatar yazarıdır. Eşi onu hastalığı yüzünden boşamıştır ve komşuları ve tanıdıkları tarafından dışlanmaktadır. Yalnızlık ve hastalık onu ruhsal çöküşün eşiğine getirmiştir. Ancak geçirdiği araba kazasından gözlerini açtığında kendini, herkesin gözünde bir kahraman olarak görüldüğü farklı bir dünyada bulur. Şimdi roller değişmiştir. Kendi dünyasında bir hilkat garibesi olarak görülürken, bu dünyada ona bir kahraman gözüyle bakılır. Ancak Covenant aynı Covenant'dır. Onu bir kahraman olduğuna ve olabileceğine inandırmak, bu yeni dünyanın iyi niyetli insanları için bile çetin bir sınavdır. Ne de olsa dünyalarının yazgısı Covenant'ın elindedir.
İlk üçleme olan Birinci Thomas Covenant Tarihçeleri'nin ilk kitabı Diyardaki Bela (asıl adı Lord Foul's Bane) Phoenix Yayınevi'nden 2004 yılında çıktı. Kadir Yiğit Us'un usta çevirisi ve Korkut Öztekin'in başarılı kapak resmiyle etkisini gösterdi. Bundan yaklaşık üç yıl sonra, İthaki Yayınevi serinin ikinci kitabını Sayrıtoprak Savaşı (asıl adı Illearth War) adıyla çıkardı. Bu kez çeviri Nejat Eralp Tezcan'a ait.
İlk üçleme piyasaya çıktığı dönemde çok tartışıldı ve sonunda fantastik edebiyatın önde gelen eserleri arasında adı, Yüzüklerin Efendisi'yle birlikte anılan kitaplardan oldu.
Kitapların gönülsüz kahramanı Thomas Covenant ise fantastik eserlerde çoğu zaman karşımıza çıkan baş kahramanlardan oldukça farklı. Her ne kadar hatasının bilincinde olsa da değişmekte gösterdiği dirayetsizlik onu oldukça isteksiz ve inatçı bir kahraman yapıyor. Aynı zamanda, dünyanın geleceği için mücadele ettiği Habis Efendi'nin çetrefilli ve sinsi oyunları onu daha da kendine kapanmaya, bulunduğu dünyayı reddetmeye itiyor. Covenant, Diyar adındaki bu dünyayı asla şifa bulamayacak bir cüzzamlılının sağlık uğruna kurduğu bir düş olarak yorumluyor ve her anında, her fırsatta inkar ediyor. Sonuç olarak ona kendi acizliklerinin üstesinden gelmekte yardımcı olacak bu evrenin uzattığı yardım elini mümkün olan her anda geri çeviriyor. Thomas Covenant'ın bu zor karakteri onun gerçekçiliğini en üst noktaya çıkarıyor.
Thomas Covenant tarihçeleri farklı bir fantastik bakış açısına sahip. Karakter bozukluklarını bireye ve evrene yansıtma biçimiyle türünün diğer örneklerinden ayrılıyor. Covenant'ın düşlediğini düşündüğü Diyar, her yönüyle bir sağlık timsali. Sağlığın her yerden cıvıl cıvıl yeşerdiği bir dünyada iyileşme ümidi olmayan cüzzam gibi bir hastalığa yakalanmış birinin düşeceği umutsuzluk gerek Covenant'ın gözünden gerekse bu doğal sağlığı kaybetme endişesinde olan Diyar halkının gözünden ayrıntısıyla aktarılıyor. Diyar'ın baş düşmanı Habis Efendi'nin Diyar'ı alt etmek için kullandığı silah ise insanların karşılaştıkları karşısında düştükleri umutsuzluk.
Donaldson, 20 yıl önce Thomas Covenant serileriyle fantastik edebiyata farklı bir giriş yapmış. Aynı diziye dönem dönem geri donmüş ve son geri dönüşünü 2004'de yapmış. Geniş zaman aralıklarıyla çıkan üçlemeler öykünün altyapısının ne kadar güçlü olduğunu ve üzerine yazılabileceklerin henüz bitmediğinin iyi bir göstergesi.
Perşembe, Temmuz 05, 2007
Niye Podcastlar bu kadar aralikli
Nasil bir olaydir bilemem bu.
Ocaktan beri podcast yapacagim diye harcamalara bakiyorum da...
Laptop aldim.
16 kanal mikser aldim.
Simdi kardes'in arkadasina alip yetistiremedigi studyo mikserleri.
Kablolar, mikifonlar, adaptorler, cartlar curtlar...
Ote yandan yilbasindan beri sadece uc adet cikartabildim. Bunlarin da hic birisinde ben icerik sunmuyorum. Nasil bir tembelliktir bu. Harcadigim parayla karsilastirdiginizda o-hooo yani.
Kisacasi bundan sonra editor hayvanlik ederse tepesine cikiniz.
Ayrica cider iciniz. Podcast yapmaya gaza getiriyor adami.
Sherefe... (hick)...
Hitit Gunesi MiniMi! TataTa! Epizot 3!
Bu kadar uzun surmesinin tek sorumlusu tembel editor.
Cuma, Haziran 22, 2007
Altınboynuz
Konuya Diskordik bir bakış açısından yaklaşmak gerekirse; İsa’nın doğumundan ne kadar bilmem, ben diyeyim beş siz deyin on yüzyıl önce, Uluğ Tanrıçanın tanındığı ve fazlası ile hürmet gördüğü günlerde, kodaman ve uçkurunu çözmekten bağlamayı unutan tanrılardan Zeus, hesabını kendisinin de yapamadığı, ismi lazım olmayan çocuklarından birine dillere destan düğün yapar. Düğün şimdi Haliç’in bulunduğu cenahdaki Zeus'un denize nazır yazlık sarayında bir ünlü ve önemli davetlinin katılımı ile yapılır. Düğüne herkes çağrılırken, Zeus kendisinden çekindiği için bir tek Eris'i davet etmez. Cemiyet hayatının değişmez ismi, renkli Olimpos gecelerinin yeganesi, bütün ratinglerin anası Eris ise davet beklemeden kırmızı halıda boy gösterir. Bunun üzerine davetlilerin akın akın aktığı, bugünkü gazetecelerin ilk atalarının tanrı, yarı tanrı ve benzlerine ağızlarından köpükler saçarak saldırdıkları halıda rezalet çıkar. Zeus’un iş bitirici ayakçısı Hermes Eris’i içeri almaz. İçeri almadığı gibi bir de herkesin önünde rating uğruna hakaretler yağdırır. Eris ise yılların deneyimi ile kırmızı halıdan ayrılır ama ince ince işlenmiş, keskin zekasının ürünü olan planını uygulamaya koyar.
Üzerinde Yunan alfabesi ile “En Güzele” yazılı bir altın keçiboynuzunu hediye olarak bırakır ve o günlerde basit bir paparazi olan Homeros’a da haber salar. Aslında bilinenin aksine Homeros gazetecilikten ekmek yiyemediği için macera romanları yazmaktadır. Bu haber sayesinde Homeros yedi denizde ve yedi kıtada tanınacaktır.
Hermes ise yeni gelen hediyeyi “gelinin yengesinden, beşi bir yerde ve de en güzele bir altın keçiboynuzu” diyerek duyurur. Tam bu sırada düğünde kendini oyuna havalarına kaptırmış olan, şirretlikte, mahalle karılığında, önde giden Hera, kaldırım dilberliğinde, yosmalıkta, ucuzlukta birinciliği at boyu fark ile kimselere kaptırmayan Afrodit, köylü parçası, geçimsiz, elinin hamuru ile tanrı işlerine zırt pırt karışan Atena ve daha önemsiz tanrıçalar Artemis ile Demeter kendilerini kaybederek altın keçiboynuzu için birbirlerine girerler.
Marazaanın daha ilk anlarında Hera’nın cırmıkları karşısında yılıp kaçan Demeter'den ve Atena'nın kürek gibi elleri ile birbiri üzerine indirdiği şamarları sonucu bilincini yitiren Artemis'den Homeros bahsetmez. Tabi ki bu Homeros’un Beşler Yasasından bihaber olması kadar Artemis ile Demeter'in Homeros'a röportaj vermeyip, gece kaçamakları hakkında bilgi uçurmamalarından da kaynaklandığı söylenebilir.
Rezaletin en civcivli, rezilliğin binin bir denariye gerilediği sırada Hera altın keçiboynuzunu alıp kaçmaya yeltenir. Atena “senin ağzını çaart diye yırtarım, yelloz” diyerek Hera’nın üzerine atılır. Hera kaçınılmaz gözüken dayaktan yırtmak için konuyu kocası Zeus’a havale eder. Keçiboynuzunu Zeus'un eline tutuşturarak arkasına saklanır. Altın keçiboynuzunun kime ait olacağı kararı Zeus’a kalınca işler iyiden iyiye karışır. Uçkuruna bir türlü sahip çıkmayan libido fazlası, fallik nesneli kart tanrı karısının dışındaki hemen hemen bütün tanrıçaları da yatağa atmayı planladığı için aralarında bir seçim yapmaktan kaçınır. O da adeta özel mahsul sızma bir zeytinyağı edası ile çözümünü açıklar. Tercihi delikanlılıkta yedi denizlere nam salmış olandan bitenden habersiz Idalı Pars yapacaktır.
Düğünde yaşanan rezalet dokuz sütüna manşet boyalı basında patlarken olaya “Altın Boynuz” vakası denir. Böylece Haliç bu isimle anılmaya başlanır. Homeros bu hikaye ile ödül üstüne ödül, rayting üzerine rayting kazanır. Yaşananlar Homeros için uzun soluklu bir kariyerin başlangıcı olur. Kitapları yok satar. Altın Keçiboynuzu ise tarihe “İhtilaf Keçiboynuzu” olarak giremez, çeşitli gizemli dizgi hataları ve yanlış anlamalar sebebi ile “Altın Elma” ismini alır.
Pars ise Anadolu’da o zaman ki adı ile Ida Dağında yaşayan gariban bir çobandır. Yaşadığı köyde sevilen, sayılan, gürbüz ve yağız bir Anadolu delikanlısı olan Pars dürüstlüğü ve mertliği ile yedi düvele nam salmıştır. Boğazından bir damla haram geçmeyen bu delikanlı öyle ki sadece süt içmektedir.
Hayatını sürdürmek için karın tokluğuna çobanlık yapan Pars’ın aslında bilmediği bir geçmişi vardır. Pars’ın annesi zamanında Truva’nın önde gelen aşiret reislerinden birinin evinde hizmetçi iken malikanenin yanık tenli, yakışıklı ve bir o kadar da hovarda oğlu ile aşk yaşar. Bu aşkın meyvesi olarak Pars dünyaya gözlerini açarken annesinin gözleri şansız bir at arabası kazası ile kör kalmak marifeti ile kapanır. Bu esnada Pars’ın babası, baba olmanın verdiği yusuf hissi ve töreler nedeni ile, Pars’ın annesinin eline üç beş altın sıkıştırıp onu yazlıklarının olduğu Ida’ya gönderir.
İşte bu bahtsız Pars, dört kankası ile Ida Dağından körfezi seyredip, altılı da voleyi vurma hülyalarını meze yapıp aslan sütü yudumlarken Altın Keçiboynuzunun sahibini belirlemek üzere seçildiğini öğrenir. İşte bu noktada ayvayı yiyen Pars’dan dolayı körfeze ve civarına o günden sonra Ayvalık denir.
Delikanlığının kitabını fasikül fasikül yazan ve hatta yaptığı baskılar ardarda tükenen Pars içine düştüğü bu durumu çakozlamak için elinde tesbih kendini Ida Dağındaki yolara vurur. Volta atarken karşısına Athena çıkar. Ona kendisini seçmesi karşılığında bitirimlik ve mahalle kavgalarında yenilmezlik önerir. Pars daha “çüüş, oha, hasbüke, bu da neydi” diyemeden önünde Hera beliriverir. Genç çobana parti il başkanlığı ve ilk seçimde mebusluk hatta kabinede yer teklif eder. Hera ayrılırken de Afrodit gelir. Afrodit daha o günlerde bir içim sudur. Daha sonra nasıl kilo üstüne kilo aldığı Diskordik tartışmanın dışındadır. Afrodit Pars’a herkesin hayallerini süsleyen, podyumların, televizyonun ve hatta tüm medyanın değişmez ismi Helen’i yatağa atmanın yolunu teklif eder. Pars’ın teklifler karşısında aklı karışır karar vermek için süre ister. İşte üç tanrıçanın Pars’ı kaz yerine koydukları o dağa ise o günden sonra Kaz Dağı denir.
Üç tanrıçanın da teklifleri de çok caziptir. Pars günlerce düşünür taşınır. En sonunda kararını verir ve seçim odasına girip, milyonlar televizyon karşısına çivilenmişken haykırır “05 Afrodit” Pars Helen’e cümle alemle beraber hasta olduğu kadar dağ başında gece gündüz koyun otlatmaktan müzmin bir fallik nesnedir.
Afrodit'ten öğrendilerinden sonra Pars yetti bu yek hayat, yıllarca kaderin elinden çektiğim yeter, Helen bir yana, delikanlılık bir yana der ve bir Nuri Alço edası ile olaya girer. Helen daha ne olduğunu anlamadan Pars aradaki engelleri kaldırmış ve biçare kızın yelkenleri suya indirmesi ile muradına ermiştir.
İşte bundan sonra kızılca kıyamet kopar. Helen o günlerde aşiret ağalarından Menalus'un kapatmasıdır. Menalus töre, namus deyip bütün aşiretle beraber, cümbür cemaat Pars'ın kapısına dayanır. Ancak daha sonra yaşananlar bugünkü diskordik tartişmamızın konusu dışında olduğu için ayrıntılara girmeyeceğim. Merak edenler ise Çanakkale'ye gidip yedi kere kurulup yedi kere yerle yeksan edilmiş Truvayı gördüklerinde vukuatın sonu hakkına fikir sahibi olacaklardır.
Bu hikayede adı geçen çeşitli isim ve kavramlar tam da Eris’in uygun gördüğü şekilde tarih içerisinde birbirine girmiştir. Herkesin ailecek hastası olduğu keçiboynuzu bir çok ülkede yetişmeyen, tanrılara layık bir yemiş olduğundan başka kültürlere elma olarak tanıtılır. Pars’a sosyetik bir isim aranılır ve Paris denilir. Annesinin ilişkisinden dolayı Truva Prensi oğlu olduğu yazılır çizilir. Bunlar gibi bir çok ihtilaf oluşsa da bu zaten Tanrıçanın yoludur.
Diskordik Hatırlatma: Bu metinde kutsal sayı sayısı beş kere kullanılmıştır.
Beşler Yasası
HERŞEY BEŞLE VEYA BEŞİN KATLARI OLACAK ŞEKILDE, VEYAHUT DOLAYLI YA DA DOĞRUDAN BEŞ ILE İLGİLİ OLUŞUR.
Beşler Yasası hiçbir zaman yanılmaz.
Beşler Yasasında “Beş” kelimesi beş kez geçer.
Perşembe, Haziran 14, 2007
The Amber Spyglass -- Philip Pullman
His Dark Materials serisinin üçüncü ve son kitabı. Birinci kitapta başlayan, ikinci kitapta gelişen tüm olaylar bu kitapta son noktalarına ulaşıyorlar.
Lyra annesiyle birlikte kendi evreninde bir mağaradadır. Will ise buluştuğu iki meleğin onu Lord Asriel'e götürmek istemelerini dikkate almayarak Lyra'yı bulmak üzere yola çıkmıştır. Aynı sıralarda fizikçi Dr. Mary Malone geçtiği evrende alışılmadık bir akıllı yaşam türüyle ve bunların parçaları olduğu ekosistemle tanışır. Ve tüm bunlar olup biterken Lord Asriel'in Kilise kuvvetlerine karşı topladığı evrenler arası ordu harekete geçer. Kilise de tüm bu olan bitenlere karşı kayıtsız değildir. Görünüşe göre kuantum tozlarının tuhaf davranışları tüm evrenlerde işlerin sarpa sarmasına neden olmaktadır.
Okuyacaklara fazla ipucu vermeden bir serinin, hele de bunun gibi tüm gizemlerin son bölümde çözüldüğü bir serinin, üçüncü kitabını değerlendirmek kolay bir iş değil. Kitap bilgisini olabildiğince kısa tutmaya çalıştım.
Yazarın kilise karşıtı düşünceleri, bilimsel gerçeklere yaklaşımı serinin son kitabında en yoğun şekliyle açığa çıkıyor. Doğal ve psikolojik dengelerin önemi ise basit ekosistemler ve yaşam süreçleriyle incelenmiş. Düşüncenin ve iradenin gücü bilimle birleştiğinde ortaya akıl almaz birleşimlerin çıktığı izlenimi bu son kitapta özellikle ön planda. Ve tüm bunlar bir çocuk kitabının mutlu rahatlığında anlatılmış. Kitap (aslında bütün seri) okundukça okunuyor.
His Dark Materials çocuklar için yazılmış ve gerçekten de Lyra ve Will'in bir anlamda büyüme sürecini anlatıyor. İlk kitaptaki Lyra'yla son kitaptaki Lyra arasında belirgin kişilik farklılıkları var. Zaten kitap kişilerin, kitapta "daemon" adı verilen tözlerinin, çocukluktan çıkıp ergenliğe geçtiklerinde sabit bir şekil aldığını her fırsatta vurguluyor. Dolayısıyla öykünün gidişi için de keyifli bir ipucu oluyor.
Sürükleyici ve düşündürücü bir eser. Ancak tüm okuyacaklara seriyi okurken kitaplar arasına fazla zaman sokmamalarını öneririm. O zaman tadından yenmeyeceğini düşünüyorum.
His Dark Materials serisinin ilk kitabı The Golden Compass / Northern Lights (Türkçe çevirisi Kuzey Işıkları) filme de çekiliyor. İlgilenenlere genel ağ adresi, http://www.goldencompassmovie.com