Cuma, Haziran 22, 2007

Altınboynuz

Antik Yunan tarihi ve Uluğ Tanrıça Eris hakkında pek çok hikaye söylenmiş ve yazılmıştır. Belki de bunlardan en bilineni Truva Savaşının çıkmasına neden olan olaylar silsilesinin anlatıldığı söylencedir. Ancak Tanrıça Eris’in yöntemlerinin gizemli ve alaycı olmasından olsa gerek bu hikayede de bilinmeyen ve gözlerden kaçan pek çok ihtilaf mevcuttur.

Konuya Diskordik bir bakış açısından yaklaşmak gerekirse; İsa’nın doğumundan ne kadar bilmem, ben diyeyim beş siz deyin on yüzyıl önce, Uluğ Tanrıçanın tanındığı ve fazlası ile hürmet gördüğü günlerde, kodaman ve uçkurunu çözmekten bağlamayı unutan tanrılardan Zeus, hesabını kendisinin de yapamadığı, ismi lazım olmayan çocuklarından birine dillere destan düğün yapar. Düğün şimdi Haliç’in bulunduğu cenahdaki Zeus'un denize nazır yazlık sarayında bir ünlü ve önemli davetlinin katılımı ile yapılır. Düğüne herkes çağrılırken, Zeus kendisinden çekindiği için bir tek Eris'i davet etmez. Cemiyet hayatının değişmez ismi, renkli Olimpos gecelerinin yeganesi, bütün ratinglerin anası Eris ise davet beklemeden kırmızı halıda boy gösterir. Bunun üzerine davetlilerin akın akın aktığı, bugünkü gazetecelerin ilk atalarının tanrı, yarı tanrı ve benzlerine ağızlarından köpükler saçarak saldırdıkları halıda rezalet çıkar. Zeus’un iş bitirici ayakçısı Hermes Eris’i içeri almaz. İçeri almadığı gibi bir de herkesin önünde rating uğruna hakaretler yağdırır. Eris ise yılların deneyimi ile kırmızı halıdan ayrılır ama ince ince işlenmiş, keskin zekasının ürünü olan planını uygulamaya koyar.

Üzerinde Yunan alfabesi ile “En Güzele” yazılı bir altın keçiboynuzunu hediye olarak bırakır ve o günlerde basit bir paparazi olan Homeros’a da haber salar. Aslında bilinenin aksine Homeros gazetecilikten ekmek yiyemediği için macera romanları yazmaktadır. Bu haber sayesinde Homeros yedi denizde ve yedi kıtada tanınacaktır.

Hermes ise yeni gelen hediyeyi “gelinin yengesinden, beşi bir yerde ve de en güzele bir altın keçiboynuzu” diyerek duyurur. Tam bu sırada düğünde kendini oyuna havalarına kaptırmış olan, şirretlikte, mahalle karılığında, önde giden Hera, kaldırım dilberliğinde, yosmalıkta, ucuzlukta birinciliği at boyu fark ile kimselere kaptırmayan Afrodit, köylü parçası, geçimsiz, elinin hamuru ile tanrı işlerine zırt pırt karışan Atena ve daha önemsiz tanrıçalar Artemis ile Demeter kendilerini kaybederek altın keçiboynuzu için birbirlerine girerler.

Marazaanın daha ilk anlarında Hera’nın cırmıkları karşısında yılıp kaçan Demeter'den ve Atena'nın kürek gibi elleri ile birbiri üzerine indirdiği şamarları sonucu bilincini yitiren Artemis'den Homeros bahsetmez. Tabi ki bu Homeros’un Beşler Yasasından bihaber olması kadar Artemis ile Demeter'in Homeros'a röportaj vermeyip, gece kaçamakları hakkında bilgi uçurmamalarından da kaynaklandığı söylenebilir.

Rezaletin en civcivli, rezilliğin binin bir denariye gerilediği sırada Hera altın keçiboynuzunu alıp kaçmaya yeltenir. Atena “senin ağzını çaart diye yırtarım, yelloz” diyerek Hera’nın üzerine atılır. Hera kaçınılmaz gözüken dayaktan yırtmak için konuyu kocası Zeus’a havale eder. Keçiboynuzunu Zeus'un eline tutuşturarak arkasına saklanır. Altın keçiboynuzunun kime ait olacağı kararı Zeus’a kalınca işler iyiden iyiye karışır. Uçkuruna bir türlü sahip çıkmayan libido fazlası, fallik nesneli kart tanrı karısının dışındaki hemen hemen bütün tanrıçaları da yatağa atmayı planladığı için aralarında bir seçim yapmaktan kaçınır. O da adeta özel mahsul sızma bir zeytinyağı edası ile çözümünü açıklar. Tercihi delikanlılıkta yedi denizlere nam salmış olandan bitenden habersiz Idalı Pars yapacaktır.

Düğünde yaşanan rezalet dokuz sütüna manşet boyalı basında patlarken olaya “Altın Boynuz” vakası denir. Böylece Haliç bu isimle anılmaya başlanır. Homeros bu hikaye ile ödül üstüne ödül, rayting üzerine rayting kazanır. Yaşananlar Homeros için uzun soluklu bir kariyerin başlangıcı olur. Kitapları yok satar. Altın Keçiboynuzu ise tarihe “İhtilaf Keçiboynuzu” olarak giremez, çeşitli gizemli dizgi hataları ve yanlış anlamalar sebebi ile “Altın Elma” ismini alır.

Pars ise Anadolu’da o zaman ki adı ile Ida Dağında yaşayan gariban bir çobandır. Yaşadığı köyde sevilen, sayılan, gürbüz ve yağız bir Anadolu delikanlısı olan Pars dürüstlüğü ve mertliği ile yedi düvele nam salmıştır. Boğazından bir damla haram geçmeyen bu delikanlı öyle ki sadece süt içmektedir.

Hayatını sürdürmek için karın tokluğuna çobanlık yapan Pars’ın aslında bilmediği bir geçmişi vardır. Pars’ın annesi zamanında Truva’nın önde gelen aşiret reislerinden birinin evinde hizmetçi iken malikanenin yanık tenli, yakışıklı ve bir o kadar da hovarda oğlu ile aşk yaşar. Bu aşkın meyvesi olarak Pars dünyaya gözlerini açarken annesinin gözleri şansız bir at arabası kazası ile kör kalmak marifeti ile kapanır. Bu esnada Pars’ın babası, baba olmanın verdiği yusuf hissi ve töreler nedeni ile, Pars’ın annesinin eline üç beş altın sıkıştırıp onu yazlıklarının olduğu Ida’ya gönderir.

İşte bu bahtsız Pars, dört kankası ile Ida Dağından körfezi seyredip, altılı da voleyi vurma hülyalarını meze yapıp aslan sütü yudumlarken Altın Keçiboynuzunun sahibini belirlemek üzere seçildiğini öğrenir. İşte bu noktada ayvayı yiyen Pars’dan dolayı körfeze ve civarına o günden sonra Ayvalık denir.

Delikanlığının kitabını fasikül fasikül yazan ve hatta yaptığı baskılar ardarda tükenen Pars içine düştüğü bu durumu çakozlamak için elinde tesbih kendini Ida Dağındaki yolara vurur. Volta atarken karşısına Athena çıkar. Ona kendisini seçmesi karşılığında bitirimlik ve mahalle kavgalarında yenilmezlik önerir. Pars daha “çüüş, oha, hasbüke, bu da neydi” diyemeden önünde Hera beliriverir. Genç çobana parti il başkanlığı ve ilk seçimde mebusluk hatta kabinede yer teklif eder. Hera ayrılırken de Afrodit gelir. Afrodit daha o günlerde bir içim sudur. Daha sonra nasıl kilo üstüne kilo aldığı Diskordik tartışmanın dışındadır. Afrodit Pars’a herkesin hayallerini süsleyen, podyumların, televizyonun ve hatta tüm medyanın değişmez ismi Helen’i yatağa atmanın yolunu teklif eder. Pars’ın teklifler karşısında aklı karışır karar vermek için süre ister. İşte üç tanrıçanın Pars’ı kaz yerine koydukları o dağa ise o günden sonra Kaz Dağı denir.

Üç tanrıçanın da teklifleri de çok caziptir. Pars günlerce düşünür taşınır. En sonunda kararını verir ve seçim odasına girip, milyonlar televizyon karşısına çivilenmişken haykırır “05 Afrodit” Pars Helen’e cümle alemle beraber hasta olduğu kadar dağ başında gece gündüz koyun otlatmaktan müzmin bir fallik nesnedir.

Afrodit'ten öğrendilerinden sonra Pars yetti bu yek hayat, yıllarca kaderin elinden çektiğim yeter, Helen bir yana, delikanlılık bir yana der ve bir Nuri Alço edası ile olaya girer. Helen daha ne olduğunu anlamadan Pars aradaki engelleri kaldırmış ve biçare kızın yelkenleri suya indirmesi ile muradına ermiştir.

İşte bundan sonra kızılca kıyamet kopar. Helen o günlerde aşiret ağalarından Menalus'un kapatmasıdır. Menalus töre, namus deyip bütün aşiretle beraber, cümbür cemaat Pars'ın kapısına dayanır. Ancak daha sonra yaşananlar bugünkü diskordik tartişmamızın konusu dışında olduğu için ayrıntılara girmeyeceğim. Merak edenler ise Çanakkale'ye gidip yedi kere kurulup yedi kere yerle yeksan edilmiş Truvayı gördüklerinde vukuatın sonu hakkına fikir sahibi olacaklardır.

Bu hikayede adı geçen çeşitli isim ve kavramlar tam da Eris’in uygun gördüğü şekilde tarih içerisinde birbirine girmiştir. Herkesin ailecek hastası olduğu keçiboynuzu bir çok ülkede yetişmeyen, tanrılara layık bir yemiş olduğundan başka kültürlere elma olarak tanıtılır. Pars’a sosyetik bir isim aranılır ve Paris denilir. Annesinin ilişkisinden dolayı Truva Prensi oğlu olduğu yazılır çizilir. Bunlar gibi bir çok ihtilaf oluşsa da bu zaten Tanrıçanın yoludur.

Diskordik Hatırlatma: Bu metinde kutsal sayı sayısı beş kere kullanılmıştır.

Beşler Yasası

Beşler Yasası der ki;

HERŞEY BEŞLE VEYA BEŞİN KATLARI OLACAK ŞEKILDE, VEYAHUT DOLAYLI YA DA DOĞRUDAN BEŞ ILE İLGİLİ OLUŞUR.

Beşler Yasası hiçbir zaman yanılmaz.

Beşler Yasasında “Beş” kelimesi beş kez geçer.

Perşembe, Haziran 14, 2007

The Amber Spyglass -- Philip Pullman

Scholastic Children's Books, 2001

His Dark Materials serisinin üçüncü ve son kitabı. Birinci kitapta başlayan, ikinci kitapta gelişen tüm olaylar bu kitapta son noktalarına ulaşıyorlar.

Lyra annesiyle birlikte kendi evreninde bir mağaradadır. Will ise buluştuğu iki meleğin onu Lord Asriel'e götürmek istemelerini dikkate almayarak Lyra'yı bulmak üzere yola çıkmıştır. Aynı sıralarda fizikçi Dr. Mary Malone geçtiği evrende alışılmadık bir akıllı yaşam türüyle ve bunların parçaları olduğu ekosistemle tanışır. Ve tüm bunlar olup biterken Lord Asriel'in Kilise kuvvetlerine karşı topladığı evrenler arası ordu harekete geçer. Kilise de tüm bu olan bitenlere karşı kayıtsız değildir. Görünüşe göre kuantum tozlarının tuhaf davranışları tüm evrenlerde işlerin sarpa sarmasına neden olmaktadır.

Okuyacaklara fazla ipucu vermeden bir serinin, hele de bunun gibi tüm gizemlerin son bölümde çözüldüğü bir serinin, üçüncü kitabını değerlendirmek kolay bir iş değil. Kitap bilgisini olabildiğince kısa tutmaya çalıştım.

Yazarın kilise karşıtı düşünceleri, bilimsel gerçeklere yaklaşımı serinin son kitabında en yoğun şekliyle açığa çıkıyor. Doğal ve psikolojik dengelerin önemi ise basit ekosistemler ve yaşam süreçleriyle incelenmiş. Düşüncenin ve iradenin gücü bilimle birleştiğinde ortaya akıl almaz birleşimlerin çıktığı izlenimi bu son kitapta özellikle ön planda. Ve tüm bunlar bir çocuk kitabının mutlu rahatlığında anlatılmış. Kitap (aslında bütün seri) okundukça okunuyor.

His Dark Materials çocuklar için yazılmış ve gerçekten de Lyra ve Will'in bir anlamda büyüme sürecini anlatıyor. İlk kitaptaki Lyra'yla son kitaptaki Lyra arasında belirgin kişilik farklılıkları var. Zaten kitap kişilerin, kitapta "daemon" adı verilen tözlerinin, çocukluktan çıkıp ergenliğe geçtiklerinde sabit bir şekil aldığını her fırsatta vurguluyor. Dolayısıyla öykünün gidişi için de keyifli bir ipucu oluyor.

Sürükleyici ve düşündürücü bir eser. Ancak tüm okuyacaklara seriyi okurken kitaplar arasına fazla zaman sokmamalarını öneririm. O zaman tadından yenmeyeceğini düşünüyorum.

His Dark Materials serisinin ilk kitabı The Golden Compass / Northern Lights (Türkçe çevirisi Kuzey Işıkları) filme de çekiliyor. İlgilenenlere genel ağ adresi, http://www.goldencompassmovie.com

Salı, Mayıs 15, 2007

İstanbul Treni -- Graham Greene

Türkçesi: Mehmet Harmancı
Everest Yayınları, 2004

Çeşitli türlerden eserler okuma girişimlerimden biri. Her ne kadar bilim kurgu, fantazi (düşlem), tarih gibi konular öncelikle ilgimi çeken tarzlar olsalar da daha önce okumadığım türleri de deneme eğilimindeyim.

İstanbul Treni benim için farklı tarzlardan bir örnek. İngiliz yazar Henry Graham Greene'i ünlü yapan roman İstanbul Treni. 1932'da yazılmış ve döneminin başlıca eğilimlerini Avrupa'yı bir uçtan bir uca kat edip İstanbul'a gelen Şark Ekspresi'ne binen beş karakterin özünde birleştirmiş. Sosyalizmin Balkanlarda kendini göstermesi, Avrupa'yı ikinci dünya savaşı öncesinden derinden etkileyen Yahudi düşmanlığı kitabın her yerinde karakterler aracılığıyla okuyanın karşısına çıkan konular.

Carleton Myatt gemiyle Ostend'e gelip trene binen Yahudi kuru üzüm taciri. Onunla birlikte aynı geminin üçüncü sınıf kamaralarında gelen Coral Musker ise İstanbul'a bir İngiliz varyetesinde dans etmek için giden güzel bir kız. Trenin sonraki duraklarından birinde İstanbul'a dayısını ziyarete giden Janet Pardue ve onu kaybetme korkusuyla düşünmeden trene atlayan lezbiyen sevgilisi, gazeteci ve bir miktar alkolik Mabel Warren. İngiltere'den gelip Belgrad'a gitmek üzere teren binen, bir zamanların devrimci sosyalisti, Dr. Paul Czinner. Ve Viyana'da bir adamı öldürdükten sonra kaçmak için apar topar Şark Ekspresi'ne binen hırsız Josef Grünlich.

Her karakter konuya bir hatırlanmama ya da unutulma korkusuyla giriyor. Daha sonra her birinin bir başkasına bağlılığı hatırlanmama korkusuyla birleştirilerek çeşitli olaylarla sınanıyor ve her karakter kendi kişiliğine göre bağlılık sınavını geçiyor.

Karakterlerin arasındaki ilişkiler asla sünmüyor. Biri koparken mutlaka başka bir yenisi oluşuyor, böylece gündem her zaman ayakta kalıyor.

Kitap ortamdan çok, fazlasıyla karakterlerin üzerine kurgulanmış. Olayların çoğu zaman Myatt'ın çevresinde dönmesine karşın diğer karakterler gerçekçiliklerini yitirmiyorlar. Aslında öyküde bir Brezilya dizisi havası yok değil. Bir sürü karakter, aralarında yarısı rastlantısal bir sürü ilişki. Ancak yine de önemli bir fark var: olaylar çiğ bir dille değil, edebi bir aktarımla anlatılmış. Daha doğru bir deyişle, kaliteli bir dram.

Çevirisi okunaklı. Çevirmenin ustalığı her sayfada belli oluyor. Hiçbir takılma ve tırmalama olmadan rahat bir Türkçeyle okunuyor.

Kitap 1930'ların havasını tatmak isteyenler, o dönemin yaşam tarzı ve insanlarıyla ilgilenenler için güzel bir eser. Usta bir yazarın zamanında ses getirmiş bir romanı.

Cuma, Mayıs 11, 2007

Olasılıksız - Adam Fawer

Improbable
Türkçe Baskı April Yayıncılık 2006
472 Sayfa

“Bititrmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz” gibi iddialı bir cümle yazıyor kitabın arka kapağında. Devamında ise Clive Cussler’ın övgü dolu sözleri bulunuyor. Kitabı büyük bir hızla bitirsem de sanırım bu yorumların biraz abartılı olduğunu kabul etmek zorundayım. Kitap için bilim kurgu tadında macera romanı demek biraz insafsızlık da olsa, çok da yanlış değil.

Hikaye istatistik, kuantum fiziği, oyun teorisi, zaman örgüsü, casusluk, kumar tutkusu ve sos olarak da şizofreni ile bezenmiş. Kitap basit ve yalın bir dil ile yazılmış. Şirin Okyavuz Yener’in yaptığı çeviri ile de çok hızlı okunuyor. Arka kapakta yazılanlar bu açıdan çok da yanlış değil. Kitabı bitirmem neredeyse iki gün sürdü. Yalnız bu süratte yazarın başarısının yanı sıra edebi açıdan vasatı aşamaması da var. Bu eksikliğini kitabın kurgusu kapatıyor. Kurguyu ve konuyu üzerine kurduğu zaman örgüsü ve diğer teorilerini yer yer denklemler, yer yer fizik teorileri ile destekleyen Fawer, kendi içerisinde tutarlı bir kitap yazmış.

Esas oğlan istatistik hocası David T. Caine’nin onu zorlayan delilik gelgitleri, kumar sorunu ve sınırı çok önce aşmış olan kardeşi ile bana tam bir Philip K. Dick karakterini hatırlattı. Muhtemelen çok fazla Dick okumamın yan etkisi ile daha yoğun karamsar, deliliğin eşiğinde bölümler bekledim. Ne yazik ki bana göre kitabı biraz daha renklendirebilecek, kara bölümler çok kısa. Buna karşılık Fawer karakterleri geliştirmek için uğraş vermiş. Hemen hemen hepsinin onu kovalayan şeytanları var.

Olasılıksız Adam Fawer’in ilk kitabı. İlk kitabıyla yazarlığa başarılı bir adım atmışa benziyor. Edinin, okuyun.

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

Hitit Gunesi Podcast RSS feed

Libsyn'de account actik. Podzimbirtinzi ya da iTunes zimbirtinzi buraya yonlendirebilirsiniz http://hititgunesi.libsyn.com/rss

Ayricana direk Libsyn'den de takip edebilirsiniz. Acikcas bir sekilde butun blogumsu ortamlari bi yere toparlamaya calisacagim ya. Hititgunesi.org adresini de aldik. Onu ya Libsyn'e ya da blogger'a dogrultmayi dusunuyorum.

Gelismeleri takip ediniz!

Hitit Gunesi Podcast - MiniMi Episod Iki!

Biz yaptik oldu!

Ikinci episodu buradan cekebilirsiniz.

Mert'in kaydi hayli kotu oldugundan ses kalitesi icin ozur dileriz ammavelakin yine de eglenceli.

Konu? Berserk.

Eger Mert neden bahsediyor diye merak editorsaniz, The Hawks'in cevirileri de aha burada.

RSS feed meed bi ara ugrascaz artik ya...

Perşembe, Nisan 19, 2007

Hitit Gunesi Podcast - MiniMi Episod zero!

Baylar! Bayanlar!

Ilk podcastimiz sonunda hazir (ed: kulliyen yalan)!

Eralp bize Puslu Kisalar Atlasi'nin yorumunu yapti. Ben Belcika'dayken adamin burnuna mikrofonu dayayarak rastgele bir kitaba yorum yaptirdim.

Bu kisa bir calisma, haliyle Mini Mi kategorisini de boylece yarattik.

Kismetse bu podcastlarin devami da gelecek.

Pazartesi, Nisan 16, 2007

Dunya <> Amerika

Eralp dedi ki...



His Dark Materials (Kara Cevher) serisinin ikinci kitabı. Birinci kitap Golden Compass (İngiliz baskısı Northern Lights, Türkçe çevirisiyle Kuzey Işıkları) Lyra Belacqua adında küçük bir kızın yaşadığı Oxford'dan, tanık olduğu bir olay nedeniyle...


Simcik... Philip Pullman Ingiliz bir yazardir. Anlattigi olaylar hayali/paralel bir evren ortaminda Ingiltere'de gecmektedir, kitap ilk defa Ingiltere'de basilmistir...


Madem oyle, neden dunya kitabi Amerikan ismiyle tanimak zorunda? Tartisiniz...

The Subtle Knife - Philip Pullman

His Dark Materials (Kara Cevher) serisinin ikinci kitabı. Birinci kitap Golden Compass (İngiliz baskısı Northern Lights, Türkçe çevirisiyle Kuzey Işıkları) Lyra Belacqua adında küçük bir kızın yaşadığı Oxford'dan, tanık olduğu bir olay nedeniyle ayrılması ve babasının peşinden kuzeye, kuzey ışıklarının mekanına gitmesini konu alıyordu. Lyra'nın yaşadığı Oxford bizim evrenimize koşut bir evrendeydi.

İkinci kitap, Kuzey Işıkları'nın sonunda kaldığı noktadan devam ediyor. Lyra babasının açtığı boyut kapısından Cittigazze adında farklı bir dünyaya geçer. Burası tüm paralel evrenlerin birbirlerine geçit oldukları bir kavşak özelliğindedir ve yalnızca yetişkinlerin görebildiği ve yalnızca yetişkinler için tehlikeli olan tuhaf ruhlarla doludurlar. Bu yüzden tüm yetişkinler ya kaçmış ya da ruhların elinde bilinçsiz birer kuklaya dönüşmüşlerdir.

Lyra'yla aşağı yukarı aynı zamanlarda, bu kez bizim bildiğimiz evrenden Will Parry adında bir çocuk da Cittigazze'ye gelir. Will annesine dadanan korku dolu kabusları çözmek ve kaşif babasının mektuplarının peşinde olan bazı adamlardan kurtulmak için yıllardır kayıp olan babasını bulmak üzere evden ayrılır. Ancak ayrılırken mektupların peşindeki adamlardan birinin kazara ölümüne neden olur. Cittigazze'yi bulması ise tamamen bir rastlantıdır.

Aynı yerlere sahip olmakla birlikte (her iki evrende de bir Oxford vardır) yaşam biçimleri ve teknolojisi farklı evrenlerden gelip Cittigazze'de karşılaşan Lyra ve Will, birbirlerine yardım ederek hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. Ancak Will'in peşinde olan adamların yanısıra, başkaları da Lyra'nın peşindedir.

Bu sırada Lee Scoresby kendi evreninin ünlü kaşifi Stanislaus Grumman'ı bulmak için Yenisey ırmağının kıyılarında dolaşmaktadır.

Kuzey cadıları ise Serafina Pekkala eşliğinde Lyra'yı bulup onu babası Lord Asriel'e götürmek istemektedirler.

İlk kitabı okuyalı çok zaman olduğu için baştaki bazı ayrıntıları hatırlamakta zorluk çektim. Bu yüzden tam olarak ne yazacağımı bilemedim. Subtle Knife'ın her yönüyle bir ara kitap olması ve birinci kitapla oluşan soru işaretlerine yenilerini eklemesi nedeniyle biraz bocaladım. Olayların şimdiye kadar ki gidişlerine bakılacak olursa, üçüncü kitap tadına doyulmaz bir tarzda seriyi noktalayacak.

İlk iki kitap arasına bu kadar uzun bir ara koyma hatasını, son kitabı en kısa sürede okuyarak düzelteceğim.

Cuma, Nisan 13, 2007

Kurt Vonnegut(*) R.I.P.

Bu blog icerisinde olecekler * isareti ile belirtilmistir. (Galapagos kitabini okuyunuz). Iste boyle...

Cuma, Nisan 06, 2007

Film: Karanlık Sular

Not: Karanlık Sular yazısı Tacer hocaya aittir.

Filmimizin adı Karanlik Sular olup Japon yönetmen Hideo Nakata elinden çıkmadır. Hideo bey ismini RINGU ile duyurmuştu; filmin Amerikan versiyonu Ring adıyla çevrilerek izleyicilerle buluşmuş idi. Hayli de ilgi görmüş idi.

Karanlik Sular da kultur sanat filmleri jaaanrinda :) pek bir begenildi, yere goge sigmadi. Lakin filmi izleyen ortalama izleyici "iyyk bu ne bicim korku filmi be hic korkmadim cok da sıkıldım ne o oyle vik vik bik bik" seklinde degerlendirmede bulunuyor benim gozlemim. Kendi yorumuma gecmeden once konusunu bir geceyim kisaca:

Bir yayinevinde redaktor olarak calisan Yoshimi, kocasindan yeni bosanmistir ve 5 yasindaki sevimli kizi Ikuko ile yeni bir hayata baslamak uzeredir. Ancak zengin ve haris bir adam olan kocasi kizinin velayetini annesinden almak icin her turlu hukuksal piclige basvurmaktadir. Yoshimi kizinin velayetini korumak icin duzenli bir gelir ve sabit bir ikametgah edinmek zorundadir. Bu nedenle hem isyerine hem de kizinin kresine yakin bir apartman dairesine tasinir. Hayli bakimsiz ve kasvetli olan apartman dairesine sirf bu yuzden tahammul etmek durumundayken, evin tavanindan damlayan esrarengiz, koyu renk sular genc annenin hayatini kabusa cevirir. Dahasi bu sadece bir baslangictir.

...ve olaylar gelisir :)))

Herseyden once, arkadaslar, soylemek durumundayim ki, bu bir korku filmi degil. Bir dram. Hem de kutur kutur, agir mi agir bir dram. Icerdigi tum bu gizemler, tekinsiz olaylar, turlu tuhafliklar sadece bir baska drama goturuyor filmi; yani baskin unsur huzun. Yonetmen minimalist takilmis: tum film anne ve kizin gunluk hayati, basit eglenceleri, yemeleri-icmeleri, annenin isi-gucu, ofis hayati vs etrafinda donuyor. Fazla yan karakter de yok. Bu acidan baktiginda filmde temsil edilen korku metropol yasaminin ta kendisi! "Vah vah allah calisan kadini cocuguyla buyuk sehirde bir basina komasin" oluyorsunuz. Beni en cok sehrin kendisi irkiltti sahsen. Muadili olan pek cok film, tekinsiz ev filmleri yani, müstakil villa tipi evlerde gecer niyeyse. O evler zaten öcü gibi gorunur. Bu film normal bir apartmanda geciyor; kapicisi, asansoru, terasiyla... Bu haliyle de daha korkunc duruyor. Cunku bizim evimiz gibi, sehirli cocuklarin evleri gibi. Tavanin su akitmasi da ne kadar olagan biseydir, herkesin basina gelir. Asansorler bozulur, elektrikleri kesilir vs...

Demek istedigim bu filmdeki korku, gercek hayatin kendisi aslinda. Yonetmenin dehasi ise fazlaca goze sokmadan, inceden inceye izleyeni gundelik hayatin teroruyle yuzlestirmek gibi geliyor bana. Bu yuzden saygi duyuyor ve ayakta alkisliyorum senaristi ve kendisini. Filmde ozel efekt yok. Kan yok. Seks yok. Ask yok. Karanlik gucler yok. Bir anne var bir de kizi. Olay budur.

Goruntu yonetmenligi, muzik ve oyunculugun birinci sinif oldugunu soylememe gerek bile yoktur sanirim. Amerikan sinemasinin bombardimani arasindan bir nebze de olsa soluk almaniz icin hepinize oneriyorum. Korku sinemasina getirilmis en ozgun yaklasimlardan birini sergileyen Karanlik Sulara hepinizi davet ediyor, geri donusu garanti etmiyorum.

Ulan biraz abarttim mi ne... Neyse boyle olsun bu sefer :))

Tacer. Kritik eder.

Cuma, Mart 16, 2007

Okunmaya Değmez Yazarlar Gerçekten Okunmaya Değmezler mi?

Konu üzerinde biraz uzun laflayacağımı düşünerek yorum yazmaktansa blogumuza yeni bir boyut getirip kendi icinde tartisma ortamı oluşturayım dedim.

Robert Jordan konusunda Hakan'la tamamen aynı fikirdeyim. Daha hiç ele alınmamışsa ele alındığına değmez. Son kitaplar sonu gelmeyen olaylarla ilk bir kaç kitabın güzelliğini ve özelliğini tükettiler. Bir yığın nereden gelip nereye gittiği belli olmayan karakter, çözülmemiş (ve çözülecek gibi de görünmeyen) gizemler, sorunlu kadınlar, huysuz erkekler, anlamsız vicdan çatışmaları, ütüsüz etekler... bunlar gibi saymakla bitmez ayrıntılar yüzünden başlamaya ve zaman yitirmeye gerek yok.

Bir kez başlamış bulunduğum için son çıkan kitabı da okuyacağım. Ancak bunu bulabildiğim en ucuz yöntemle yapacağım. Bunun ne olduğunu zaman gösterecek.

Dün dinlediğim EscapePod bölümlerinden birinde ucu bucağı görünmeyen serilere "endlessology" dendiğini duydum. Herhalde RJ'in eserleri de bu adı haketmişlerdir.

RJ'in her kitabının sonuna basılan kısacık özgeçmişinde tabutuna son çivi çakılana dek yazacağını yazar. Öyle de olacak gibi görünüyor.

Stephen King ise ayrı bir konu. Onun dehşet edebiyatı tarzı bana pek çekici gelmez. Ancak Kara Kule serisi için aynı şeyleri söylemek doğru olmayabilir. Stephen King sevmeyen tayfanın önemli bir kısmı iyi bir Kara Kule okuyucusudur. Üstelik Kara Kule yedinci kitapla nihayete ermiştir. İlk iki kitabını ve ayrıca SK'in diğer kitaplarından bir ikisini okumuş biri olarak, Kara Kule serisini havada karada tercih edeceğimi söyleyebilirim. Okuyalı çok uzun zaman olduğu için seriye tekrar başlamayı düşünüyorum.

Sıra geldi Stephen Donaldson ve Thomas Covenant Tarihçelerine. Konuyu çok kısaca özetlemek gerekirse, Thomas Covenant iyi niyetli insanların yönettiği bir dünyada, orada bulunmaktan hiç mutlu olmayan, huysuz ve aksi bir cüzzamlıdır. Ama bu dünyanın halkı ona kahraman gözüyle bakmaktadır.

Adama yakıştırılmış "hastalıklı" lakabı ruhen ve bedenen çok yerinde bir yakıştırmadır. Ancak bütün Thomas Covenant serisini çekici, ilginç ve okunur kılan da budur. Serinin, Yüzüklerin Efendisine benzerliği ise bir kaç ortak unsurdan öteye geçmez. Bunun dışında kurgusal olarak destansı bir nitelik taşıması Yüzüklerin Efendisini andırır ama bütün batı tarzı fantastik eserler aynı nitelikte olduğu için bu yazarın ya da Covenant'ın kabahati değildir :)

ZÜLFİKAR'IN HÜKMÜ - Saygın Ersin

Lokman Hekim'in yetiştirdiği yedi cengaver orta doğu ve kuzey afrikada kötülüğün azılı düşmanı olmuşlardır. Sayıları yediyi geçmeyen bu kahramanlar kurdun kuşun, ağacın çiçeğin Lokman Hekim'e bağışladığı uzun ömür veren iksirin yardımıyla tarihin karanlık zamanlarından beri dünyayı korumaktadırlar. Ancak bu uzun ömür bedelsiz değildir. İksir yalnızca hastalıklara ve yaşlanmaya karşı etkilidir ve her elli yılda bir yeniden içilmesi gerekir. Elli yılda bir Yedilerin Lokman Hekim'i ve iksirin sırrının yazılı olduğu kitabı çağırmaları için özel bir zaman gelir. Bu an kaçırılmadan yedi yiğitin bir arada bulunmaları ve cihanın dört bir yanından iksirin malzemelerini toplamaları gerekir.

Yediler kötülüklerle savaşarak dünyayı dolaşır ve İstanbul'un fethiyle birlikte İstanbul'a yerleşirler. Dönemi için orta doğunun önemli bir merkezi olan İstanbul'da kötülüğün neferlerini dize getirebilirlerse kalana da gözdağı verebileceklerine inanırlar. Öyle de olur. Şehrin gecesini gündüzüne katan ve Geceli adı verilen vampir aşiretlerinin arasındaki savaşlara son verirler. Düzeni sağarlar. Kötülüklerle mücadele ede ede günümüze değin gelirler.

İksir zamanı yaklaşmaktadır. Ama sayıları tamam olması gerekirken Yedilerin en genci yaşlı Ustalardan biriyle tartışarak onlardan ayrılmıştır. Aynı sıralarda Topkapı Sarayı mahzenlerinden kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği gizemli bir nesne çalınır. Bunu incelemeleri için, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12. Dairesinden iki subay çağırılır. Ancak subaylar kırk yıldır kapalı gözüken ve sıradışı konuları inceleyen bu daireye yeni tayin edilmiş iki acemidir. Tüm bunlara önemli bir orta doğulu liderin İstanbul'da öldürülmesi tuz biber eker.

Yedilerin aralarındaki sorunları çözüp bir araya gelmeleri ve iksir için hazırlanmaları için az zamanları kalmıştır. Ancak gizli bir örgütün fedaileri bunu yapmalarına engel olmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Zülfikar'ın Hükmü oldukça doyurucu ve sağlam bir kurguyla yazılmış. Karakterler gerçekçi. Salih Usta'nın gülen gözlerini ve tasa yüklü yüzünü, Doğan Üsteğmen'in dimdik duran siyah saçlarını ve geniş ruhunu aklımda canlandırmak zor olmadı. Karakterlerin üzerinde iyi durulmuş. Yedilerin her birinin ustası olduğu ilimle bağdaşan karakteri başarıyla verilmiş. Dolayısıyla böyle aykırı kişilikleri birarada tutan Yediler düzeni de ayrıntısıyla tasarlanmış.

Diyaloglar inandırıcı ve sürükleyici. Zorlama bir konuşma, kasılmış cümleler yok. Araya girip iki laf etmemek için kendinizi zor tutuyorsunuz.

Olay kurgusu açık vermeden tasarlanmış. Kurgunun içinde olan biten bazı küçük olayların nedeni de öyküden fazla uzaklaşmadan bir anekdot havasında anlatılıyor. Güzel bir renk, olaylara inandırıcı bir hava katıyor.

Bazı tanıdık unsurlar da var. Örneğin Geceliler ve aşiretleri biraz Vampire the Masquarade geleneğininden esinlenilmişler gibi. Bunun bir sakıncası var mı? Bence yok. Oyunu oynamadığım için konuya ne kadar yaklaştığını bilmiyorum, belki o yüzden fazla yadırgamadım. Yine de fikir ortama yakıştığı için hoşuma bile gitti.

12. Daire'nin X-Files'dan esinlendiğini söylemeye gerek yok. Ama yalnızca esinlenilmekle kalmış. Ordu içindeki yapısı ve kendine özgü bir de düşmanının olması olayı güçlendirmiş.

Yeniçeri Solakları ise tamamen kitaba özgü son derece güzel bir ayrıntı.

Yaratılan ortam, sunulan karakterler her zaman yeni bir şeyler eklenebilecek bir öykü oluşturuyor. Gelecekte, aynı kalıbı kullanarak yazılmış yeni öyküler görmek hoş olurdu. Hatta bu karakterleri farklı yazarların elinden görmek de ayrı bir keyif sunabilirdi.

Kitapta eksik, kötü bir şey bulmaya çalışıyorum ama bir şey dışında bulamıyorum. Ufak tefek yazım hataları var. Sürüklenmiş giderken çarpılan taşlar gibi okuyucunun gözüne batıyor. Olmasa iyi olurdu.

Genel bakıldığında elimizde sağlam bir öykü, güçlü bir anlatım, inandırıcı karakterler var. Dolayısıyla Zülfikar'ın Hükmü'nün devamı olan Erbain Fırtınası'nın da okumaya değer olacağını düşünüyorum. Hatta Saygın Ersin'in diğer kitaplarının da okumaya değeceğine inanıyorum. Sanırım bu adam yeni nesil Türk yazarları arasında takip ettiklerimden birisi olacak.

Serçe – Mary Doria Russell

İlk Basım 1996 Villard
Türkçe Baskı Metis Yayınları 2003

Serçe, Mary Doria Russell yazdığı ilk roman. Öyle ki bu ilk roman Arthur C. Clarke, James Tiptree Jr. ve Britanya Bilim Kurgu Derneği ödüllerini kazanmış.

Kitap bir çok klişeler ile dolu. Hikayeyi basitçe özetlemek gerekirse olaylar 2019 yılında Güney Amerika’nın bir köşesinde SETI programına bağlı bir dinleme istasyonunun uzaydan gelen müziği kaydetmesi başlar. Müzik Alfa Centuri sisteminden gelmektedir. Tarihleri boyunca hristiyanlığı yaymak için yeni topraklara giden Cizvit Kilisesi, tanrı inancını uzayda ve yeni gezegenlerde yaymak için bütün dünyadan gizli bir sefer düzenler. Buraya kadar bir çok yerde karşılaşılabilecek ve klasik sayılabilecek bir hikaye.

Bütün kitap bu hikaye üzerine kurulmuş gözükse de çok başarılı kurgulanmış. Russell sefer öncesi ile Rakhat adı verilen gezegene yapılan seferde yaşananları ve seferden sonra dünyaya dönen rahip Emlio Sandoz’un yaşadıkları olmak üzere iki ayrı zamanı anlatmış. Daha kitabın başında seferin sonucunu açıkça açıklasa da, Russell gizemeleri büyük bir başarı ile kitap boyunca yavaş yavaş çözüyor.

Kitapdaki karakterler derinlemesine incelenmiş. Sefer öncesinde ve özellikle sefer sırasında yaşadıklarına karşı olan tepkilerini ve iç dünyalarını başarıyla tasvir edilmiş. Ayrıca Rakhat gezegeninde bulunan ortamı, kültürü ve yaşayanlarını bana göre fazla detaya girmeden, bir çok yerde merakı artıran, karanlık noktalar bırakarak anlatması hikayenin başarısını artırmış. Ancak benim en çok beğendiğim ve bana göre en çarpıcı nokta ise peşinden geldikleri müziğin kaynağının anlatıldığı bölüm.

Kitap Rakhat gezegenine yapılan seferden daha çok başta rahip Emilio Sandoz olmak üzere karakterler vasıtası ile inancı sorguluyor. Seferde hazır bulunanların inançlarını ve gezegendeki deneyimlerinden sonra verdikleri tepkiler ön planda tutulmuş.

Kardeşimiz Tacer sayesinde okuduğum bu kitap için son yıllarda okuduğum en iyi romanlardan biri diyebilirim. Her öge dozunda ve tadında kullanılmış güçlü bir roman. Edinin okuyun.

Bu arada vikipedide okuduğuma göre Brad Pitt’in prodüksyon şirketi kitabın film haklarını satın almış ve başrolde Pitt olmak üzere çekmeyi planlamaktaymış.