Perşembe, Nisan 19, 2007
Hitit Gunesi Podcast - MiniMi Episod zero!
Ilk podcastimiz sonunda hazir (ed: kulliyen yalan)!
Eralp bize Puslu Kisalar Atlasi'nin yorumunu yapti. Ben Belcika'dayken adamin burnuna mikrofonu dayayarak rastgele bir kitaba yorum yaptirdim.
Bu kisa bir calisma, haliyle Mini Mi kategorisini de boylece yarattik.
Kismetse bu podcastlarin devami da gelecek.
Pazartesi, Nisan 16, 2007
Dunya <> Amerika
His Dark Materials (Kara Cevher) serisinin ikinci kitabı. Birinci kitap Golden Compass (İngiliz baskısı Northern Lights, Türkçe çevirisiyle Kuzey Işıkları) Lyra Belacqua adında küçük bir kızın yaşadığı Oxford'dan, tanık olduğu bir olay nedeniyle...
Simcik... Philip Pullman Ingiliz bir yazardir. Anlattigi olaylar hayali/paralel bir evren ortaminda Ingiltere'de gecmektedir, kitap ilk defa Ingiltere'de basilmistir...
Madem oyle, neden dunya kitabi Amerikan ismiyle tanimak zorunda? Tartisiniz...
The Subtle Knife - Philip Pullman
İkinci kitap, Kuzey Işıkları'nın sonunda kaldığı noktadan devam ediyor. Lyra babasının açtığı boyut kapısından Cittigazze adında farklı bir dünyaya geçer. Burası tüm paralel evrenlerin birbirlerine geçit oldukları bir kavşak özelliğindedir ve yalnızca yetişkinlerin görebildiği ve yalnızca yetişkinler için tehlikeli olan tuhaf ruhlarla doludurlar. Bu yüzden tüm yetişkinler ya kaçmış ya da ruhların elinde bilinçsiz birer kuklaya dönüşmüşlerdir.
Lyra'yla aşağı yukarı aynı zamanlarda, bu kez bizim bildiğimiz evrenden Will Parry adında bir çocuk da Cittigazze'ye gelir. Will annesine dadanan korku dolu kabusları çözmek ve kaşif babasının mektuplarının peşinde olan bazı adamlardan kurtulmak için yıllardır kayıp olan babasını bulmak üzere evden ayrılır. Ancak ayrılırken mektupların peşindeki adamlardan birinin kazara ölümüne neden olur. Cittigazze'yi bulması ise tamamen bir rastlantıdır.
Aynı yerlere sahip olmakla birlikte (her iki evrende de bir Oxford vardır) yaşam biçimleri ve teknolojisi farklı evrenlerden gelip Cittigazze'de karşılaşan Lyra ve Will, birbirlerine yardım ederek hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. Ancak Will'in peşinde olan adamların yanısıra, başkaları da Lyra'nın peşindedir.
Bu sırada Lee Scoresby kendi evreninin ünlü kaşifi Stanislaus Grumman'ı bulmak için Yenisey ırmağının kıyılarında dolaşmaktadır.
Kuzey cadıları ise Serafina Pekkala eşliğinde Lyra'yı bulup onu babası Lord Asriel'e götürmek istemektedirler.
İlk kitabı okuyalı çok zaman olduğu için baştaki bazı ayrıntıları hatırlamakta zorluk çektim. Bu yüzden tam olarak ne yazacağımı bilemedim. Subtle Knife'ın her yönüyle bir ara kitap olması ve birinci kitapla oluşan soru işaretlerine yenilerini eklemesi nedeniyle biraz bocaladım. Olayların şimdiye kadar ki gidişlerine bakılacak olursa, üçüncü kitap tadına doyulmaz bir tarzda seriyi noktalayacak.
İlk iki kitap arasına bu kadar uzun bir ara koyma hatasını, son kitabı en kısa sürede okuyarak düzelteceğim.
Cuma, Nisan 13, 2007
Kurt Vonnegut(*) R.I.P.
Cuma, Nisan 06, 2007
Film: Karanlık Sular
Filmimizin adı Karanlik Sular olup Japon yönetmen Hideo Nakata elinden çıkmadır. Hideo bey ismini RINGU ile duyurmuştu; filmin Amerikan versiyonu Ring adıyla çevrilerek izleyicilerle buluşmuş idi. Hayli de ilgi görmüş idi.
Karanlik Sular da kultur sanat filmleri jaaanrinda :) pek bir begenildi, yere goge sigmadi. Lakin filmi izleyen ortalama izleyici "iyyk bu ne bicim korku filmi be hic korkmadim cok da sıkıldım ne o oyle vik vik bik bik" seklinde degerlendirmede bulunuyor benim gozlemim. Kendi yorumuma gecmeden once konusunu bir geceyim kisaca:
Bir yayinevinde redaktor olarak calisan Yoshimi, kocasindan yeni bosanmistir ve 5 yasindaki sevimli kizi Ikuko ile yeni bir hayata baslamak uzeredir. Ancak zengin ve haris bir adam olan kocasi kizinin velayetini annesinden almak icin her turlu hukuksal piclige basvurmaktadir. Yoshimi kizinin velayetini korumak icin duzenli bir gelir ve sabit bir ikametgah edinmek zorundadir. Bu nedenle hem isyerine hem de kizinin kresine yakin bir apartman dairesine tasinir. Hayli bakimsiz ve kasvetli olan apartman dairesine sirf bu yuzden tahammul etmek durumundayken, evin tavanindan damlayan esrarengiz, koyu renk sular genc annenin hayatini kabusa cevirir. Dahasi bu sadece bir baslangictir.
...ve olaylar gelisir :)))
Herseyden once, arkadaslar, soylemek durumundayim ki, bu bir korku filmi degil. Bir dram. Hem de kutur kutur, agir mi agir bir dram. Icerdigi tum bu gizemler, tekinsiz olaylar, turlu tuhafliklar sadece bir baska drama goturuyor filmi; yani baskin unsur huzun. Yonetmen minimalist takilmis: tum film anne ve kizin gunluk hayati, basit eglenceleri, yemeleri-icmeleri, annenin isi-gucu, ofis hayati vs etrafinda donuyor. Fazla yan karakter de yok. Bu acidan baktiginda filmde temsil edilen korku metropol yasaminin ta kendisi! "Vah vah allah calisan kadini cocuguyla buyuk sehirde bir basina komasin" oluyorsunuz. Beni en cok sehrin kendisi irkiltti sahsen. Muadili olan pek cok film, tekinsiz ev filmleri yani, müstakil villa tipi evlerde gecer niyeyse. O evler zaten öcü gibi gorunur. Bu film normal bir apartmanda geciyor; kapicisi, asansoru, terasiyla... Bu haliyle de daha korkunc duruyor. Cunku bizim evimiz gibi, sehirli cocuklarin evleri gibi. Tavanin su akitmasi da ne kadar olagan biseydir, herkesin basina gelir. Asansorler bozulur, elektrikleri kesilir vs...
Demek istedigim bu filmdeki korku, gercek hayatin kendisi aslinda. Yonetmenin dehasi ise fazlaca goze sokmadan, inceden inceye izleyeni gundelik hayatin teroruyle yuzlestirmek gibi geliyor bana. Bu yuzden saygi duyuyor ve ayakta alkisliyorum senaristi ve kendisini. Filmde ozel efekt yok. Kan yok. Seks yok. Ask yok. Karanlik gucler yok. Bir anne var bir de kizi. Olay budur.
Goruntu yonetmenligi, muzik ve oyunculugun birinci sinif oldugunu soylememe gerek bile yoktur sanirim. Amerikan sinemasinin bombardimani arasindan bir nebze de olsa soluk almaniz icin hepinize oneriyorum. Korku sinemasina getirilmis en ozgun yaklasimlardan birini sergileyen Karanlik Sulara hepinizi davet ediyor, geri donusu garanti etmiyorum.
Ulan biraz abarttim mi ne... Neyse boyle olsun bu sefer :))
Tacer. Kritik eder.
Cuma, Mart 16, 2007
Okunmaya Değmez Yazarlar Gerçekten Okunmaya Değmezler mi?
Robert Jordan konusunda Hakan'la tamamen aynı fikirdeyim. Daha hiç ele alınmamışsa ele alındığına değmez. Son kitaplar sonu gelmeyen olaylarla ilk bir kaç kitabın güzelliğini ve özelliğini tükettiler. Bir yığın nereden gelip nereye gittiği belli olmayan karakter, çözülmemiş (ve çözülecek gibi de görünmeyen) gizemler, sorunlu kadınlar, huysuz erkekler, anlamsız vicdan çatışmaları, ütüsüz etekler... bunlar gibi saymakla bitmez ayrıntılar yüzünden başlamaya ve zaman yitirmeye gerek yok.
Bir kez başlamış bulunduğum için son çıkan kitabı da okuyacağım. Ancak bunu bulabildiğim en ucuz yöntemle yapacağım. Bunun ne olduğunu zaman gösterecek.
Dün dinlediğim EscapePod bölümlerinden birinde ucu bucağı görünmeyen serilere "endlessology" dendiğini duydum. Herhalde RJ'in eserleri de bu adı haketmişlerdir.
RJ'in her kitabının sonuna basılan kısacık özgeçmişinde tabutuna son çivi çakılana dek yazacağını yazar. Öyle de olacak gibi görünüyor.
Stephen King ise ayrı bir konu. Onun dehşet edebiyatı tarzı bana pek çekici gelmez. Ancak Kara Kule serisi için aynı şeyleri söylemek doğru olmayabilir. Stephen King sevmeyen tayfanın önemli bir kısmı iyi bir Kara Kule okuyucusudur. Üstelik Kara Kule yedinci kitapla nihayete ermiştir. İlk iki kitabını ve ayrıca SK'in diğer kitaplarından bir ikisini okumuş biri olarak, Kara Kule serisini havada karada tercih edeceğimi söyleyebilirim. Okuyalı çok uzun zaman olduğu için seriye tekrar başlamayı düşünüyorum.Sıra geldi Stephen Donaldson ve Thomas Covenant Tarihçelerine. Konuyu çok kısaca özetlemek gerekirse, Thomas Covenant iyi niyetli insanların yönettiği bir dünyada, orada bulunmaktan hiç mutlu olmayan, huysuz ve aksi bir cüzzamlıdır. Ama bu dünyanın halkı ona kahraman gözüyle bakmaktadır.
Adama yakıştırılmış "hastalıklı" lakabı ruhen ve bedenen çok yerinde bir yakıştırmadır. Ancak bütün Thomas Covenant serisini çekici, ilginç ve okunur kılan da budur. Serinin, Yüzüklerin Efendisine benzerliği ise bir kaç ortak unsurdan öteye geçmez. Bunun dışında kurgusal olarak destansı bir nitelik taşıması Yüzüklerin Efendisini andırır ama bütün batı tarzı fantastik eserler aynı nitelikte olduğu için bu yazarın ya da Covenant'ın kabahati değildir :)
ZÜLFİKAR'IN HÜKMÜ - Saygın Ersin
Yediler kötülüklerle savaşarak dünyayı dolaşır ve İstanbul'un fethiyle birlikte İstanbul'a yerleşirler. Dönemi için orta doğunun önemli bir merkezi olan İstanbul'da kötülüğün neferlerini dize getirebilirlerse kalana da gözdağı verebileceklerine inanırlar. Öyle de olur. Şehrin gecesini gündüzüne katan ve Geceli adı verilen vampir aşiretlerinin arasındaki savaşlara son verirler. Düzeni sağarlar. Kötülüklerle mücadele ede ede günümüze değin gelirler.
İksir zamanı yaklaşmaktadır. Ama sayıları tamam olması gerekirken Yedilerin en genci yaşlı Ustalardan biriyle tartışarak onlardan ayrılmıştır. Aynı sıralarda Topkapı Sarayı mahzenlerinden kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği gizemli bir nesne çalınır. Bunu incelemeleri için, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12. Dairesinden iki subay çağırılır. Ancak subaylar kırk yıldır kapalı gözüken ve sıradışı konuları inceleyen bu daireye yeni tayin edilmiş iki acemidir. Tüm bunlara önemli bir orta doğulu liderin İstanbul'da öldürülmesi tuz biber eker.
Yedilerin aralarındaki sorunları çözüp bir araya gelmeleri ve iksir için hazırlanmaları için az zamanları kalmıştır. Ancak gizli bir örgütün fedaileri bunu yapmalarına engel olmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Zülfikar'ın Hükmü oldukça doyurucu ve sağlam bir kurguyla yazılmış. Karakterler gerçekçi. Salih Usta'nın gülen gözlerini ve tasa yüklü yüzünü, Doğan Üsteğmen'in dimdik duran siyah saçlarını ve geniş ruhunu aklımda canlandırmak zor olmadı. Karakterlerin üzerinde iyi durulmuş. Yedilerin her birinin ustası olduğu ilimle bağdaşan karakteri başarıyla verilmiş. Dolayısıyla böyle aykırı kişilikleri birarada tutan Yediler düzeni de ayrıntısıyla tasarlanmış.
Diyaloglar inandırıcı ve sürükleyici. Zorlama bir konuşma, kasılmış cümleler yok. Araya girip iki laf etmemek için kendinizi zor tutuyorsunuz.
Olay kurgusu açık vermeden tasarlanmış. Kurgunun içinde olan biten bazı küçük olayların nedeni de öyküden fazla uzaklaşmadan bir anekdot havasında anlatılıyor. Güzel bir renk, olaylara inandırıcı bir hava katıyor.
Bazı tanıdık unsurlar da var. Örneğin Geceliler ve aşiretleri biraz Vampire the Masquarade geleneğininden esinlenilmişler gibi. Bunun bir sakıncası var mı? Bence yok. Oyunu oynamadığım için konuya ne kadar yaklaştığını bilmiyorum, belki o yüzden fazla yadırgamadım. Yine de fikir ortama yakıştığı için hoşuma bile gitti.
12. Daire'nin X-Files'dan esinlendiğini söylemeye gerek yok. Ama yalnızca esinlenilmekle kalmış. Ordu içindeki yapısı ve kendine özgü bir de düşmanının olması olayı güçlendirmiş.
Yeniçeri Solakları ise tamamen kitaba özgü son derece güzel bir ayrıntı.
Yaratılan ortam, sunulan karakterler her zaman yeni bir şeyler eklenebilecek bir öykü oluşturuyor. Gelecekte, aynı kalıbı kullanarak yazılmış yeni öyküler görmek hoş olurdu. Hatta bu karakterleri farklı yazarların elinden görmek de ayrı bir keyif sunabilirdi.
Kitapta eksik, kötü bir şey bulmaya çalışıyorum ama bir şey dışında bulamıyorum. Ufak tefek yazım hataları var. Sürüklenmiş giderken çarpılan taşlar gibi okuyucunun gözüne batıyor. Olmasa iyi olurdu.
Genel bakıldığında elimizde sağlam bir öykü, güçlü bir anlatım, inandırıcı karakterler var. Dolayısıyla Zülfikar'ın Hükmü'nün devamı olan Erbain Fırtınası'nın da okumaya değer olacağını düşünüyorum. Hatta Saygın Ersin'in diğer kitaplarının da okumaya değeceğine inanıyorum. Sanırım bu adam yeni nesil Türk yazarları arasında takip ettiklerimden birisi olacak.
Serçe – Mary Doria Russell
Türkçe Baskı Metis Yayınları 2003
Serçe, Mary Doria Russell yazdığı ilk roman. Öyle ki bu ilk roman Arthur C. Clarke, James Tiptree Jr. ve Britanya Bilim Kurgu Derneği ödüllerini kazanmış.
Kitap bir çok klişeler ile dolu. Hikayeyi basitçe özetlemek gerekirse olaylar 2019 yılında Güney Amerika’nın bir köşesinde SETI programına bağlı bir dinleme istasyonunun uzaydan gelen müziği kaydetmesi başlar. Müzik Alfa Centuri sisteminden gelmektedir. Tarihleri boyunca hristiyanlığı yaymak için yeni topraklara giden Cizvit Kilisesi, tanrı inancını uzayda ve yeni gezegenlerde yaymak için bütün dünyadan gizli bir sefer düzenler. Buraya kadar bir çok yerde karşılaşılabilecek ve klasik sayılabilecek bir hikaye.
Bütün kitap bu hikaye üzerine kurulmuş gözükse de çok başarılı kurgulanmış. Russell sefer öncesi ile Rakhat adı verilen gezegene yapılan seferde yaşananları ve seferden sonra dünyaya dönen rahip Emlio Sandoz’un yaşadıkları olmak üzere iki ayrı zamanı anlatmış. Daha kitabın başında seferin sonucunu açıkça açıklasa da, Russell gizemeleri büyük bir başarı ile kitap boyunca yavaş yavaş çözüyor.
Kitapdaki karakterler derinlemesine incelenmiş. Sefer öncesinde ve özellikle sefer sırasında yaşadıklarına karşı olan tepkilerini ve iç dünyalarını başarıyla tasvir edilmiş. Ayrıca Rakhat gezegeninde bulunan ortamı, kültürü ve yaşayanlarını bana göre fazla detaya girmeden, bir çok yerde merakı artıran, karanlık noktalar bırakarak anlatması hikayenin başarısını artırmış. Ancak benim en çok beğendiğim ve bana göre en çarpıcı nokta ise peşinden geldikleri müziğin kaynağının anlatıldığı bölüm.
Kitap Rakhat gezegenine yapılan seferden daha çok başta rahip Emilio Sandoz olmak üzere karakterler vasıtası ile inancı sorguluyor. Seferde hazır bulunanların inançlarını ve gezegendeki deneyimlerinden sonra verdikleri tepkiler ön planda tutulmuş.
Kardeşimiz Tacer sayesinde okuduğum bu kitap için son yıllarda okuduğum en iyi romanlardan biri diyebilirim. Her öge dozunda ve tadında kullanılmış güçlü bir roman. Edinin okuyun.
Bu arada vikipedide okuduğuma göre Brad Pitt’in prodüksyon şirketi kitabın film haklarını satın almış ve başrolde Pitt olmak üzere çekmeyi planlamaktaymış.
Cumartesi, Mart 10, 2007
Greg Bear - Vitals
Isim: Vitals
ISBN: 0-00-712975-0
Ilk Basim: 2002
Elimdeki Baski: 2003 Harper Collins
Yorum: Bear'in en iyi kitaplarindan biri degil.
Greg Bear Darwin's Radio romanindaki hikaye temellerinde bir sey daha yazmis.
Zeki ikiz biyolog kardesler birbirlerinden ayri olarak olumsuzluk iksirini kesfetmeye calisirken birisi aniden oldurulur. Diger biyolog kardesi de oldurulmeye calissa da sans ve romanin devam edebilmesi icin gotunu ucuz kurtarir ve macera baslar.
Acikcasi bir oturusta okudum. Daha dun aldim kitabi, sabah oturdum basladim, ogleden sonraya dogru bitmisti. Ilginc bir kitap. Milyarlarca yil icerisinde degismemis, son derece tarihsel bazi hucrelerin bize olumsuzluk verebilecegi uzerine bir dusunce uzerine kurulmus gibi basliyor kitap ancak ilk yuz sayfa icerisinde hersey degisip hikaye bir bilim kurgudan cikip James Bond'vari bir macera/conspiracy hikayesine donuyor. O kadar ki gizlice egitilen super seksi ajanslar vucut salgilariyla insanlari bastan cikartiyor, telefonda cesitli rakamlar okundugunda zihnin baskalari tarafindan kontrol edilmeye basliyor ve manasiz siddet eylemlerine girisebiliyor insan ve butun hersey yedigimiz yemekler ve bakteriler sayesinde kontrol ediliyor.
Kitabin ortasina kadar tempo basarili ve sikiydi, birinci kisi gozunden anlatilmis bir hikaye seklinde basliyor, aniden, ortasina dogru baska bir karakterin (ki daha once hic tanismadigimiz bir karakterin) gozunden anlatilmaya baslaniyor hikaye, biraz daha gecmisten baslayarak - sanki o ana kadar olup biteni anlamadiysak birisinin bize anlatmasi fena olmaz. Nitekim bu karakter gorevini bitirince tekrar ilk kahramana donuyoruz ama butun ogrendiklerimizi ilk kahraman bilmediginden dolayi aniden affaliyor insan okurken, kitabin ana kahramani bir seylerden bahsediyor ama okuyucu (ortadaki karakterin bakis acisi yuzunden) olup biteni cok daha iyi biliyoruz. Nitekim bir daha oteki karakterin bakis acisina bir daha gecilmiyor. Acikcasi okuyucuyu bilgilendirmek icin cok zayif bir edebi teknik ve beni rahatsiz etti.
Dahasi, kitabin en sonunda bir epilog var ki burada da gun be gun olup bitenlerden tekrar bashediliyor - "kitabi buraya kadar anlamadiysan dur bi aciklayayim da kendini aptal etme" gibi bir dusunce var sanki - haliyle kitap cok basarisizca bitiyor.
Kitabin konusuna, olup bitene fazla giremeyecegim, es kaza alir da okursunuz diye, bozmayayim. Butun conspiracy kitaplarinda oldugu gibi olup biteni yazarsam kitabin butun ana temasi bok gibi gider. Nitekim kitabin arkasindaki blurb ile kitabin kendisi arasinda hic bir alaka yok.
Bazi karakterler ise tanitilip hemen ortadan kayboluyor - kahramanimiz bir lab'da calisiyor, iki tane post-doc asistani var. Bu asistanlar kitapta sadece birkac sayfa boyunca gozukuyor, hemen arkasindan kaybolup bir daha bahsedilmiyor. Madem oyle olacakti niye uzun uzun tanitma ihtiyaci gordu Bear? Bunlardan bir suru var kitapta.
Kitap cok hizli bir sekilde olumsuzluk iksirinden beyin kontrolune geciyor ve bir daha olumsuzluk iksirinden bahsedilmiyor - en azindan direk bir sekilde. Beyin kontrolu ise cok sacma - insanlar seni telefonla arayip bir takim numaralar okuyor ve sen aniden bazi seyleri yapacak kadar kontrol altindasin - veyahut belli bir durum/kisilige giriyorsun (depressif, manik, saldirgan vesaire). Dunyayi kontrol eden bir organizasyon icin cok zayif bir yapi - mesela bir otele gidiyor kahraman, otel telefon numarasindan araniyor - eger kahramanimizi surekli takip etmiyorlarsa nasil bilsinler? Dahasi, bu ozel orgut butun dunyayi boyle yonetiyorsa herkesi telefonla arayacak zamani ve telefon numaralarini nereden buluyorlar?
Kisacasi cok tatmin olmadim, macera kitabi tadinda okudum. Cok fazla bilim kurgu ogesi icermiyor olumsuzluk ve biyolojik beyin kontrolu haricinde. Denizin dibine bir DSV ile inis ve cikis kisminin son derece guzel bir sekilde anlatilmasi disinda cok fazla teknoloji de yok. Bir miktar biyoloji var, ote yandan uzun suredir biyolojiyle ugrasmadigimdan cok yabanciyim ve cok etkilemedi o fasillar. Bir yerde serce parmaginin ilk bogumu buyuklugunde tek hucreli bakterilerden bahsedildi ki bunun gercek olabilecegine inanmiyorum.
Greg Bear'dan daha iyisini beklerdim, bu adamin Eon'u, Anvil of Stars, Forge of Gods kitaplari filan son derece daha iyiydi, bazilari da Hegira, Legacy ve Blood Music'i cok daha sever.
Greg Bear'in biyoloji temelli ilk kitabi bu degil. Eon serisinin son kitabi Legacy son derece ciddi bir sekilde uzayli bir gezegenin biyolojisi uzerin idi. Blood Music ve Darwin's Radio da biyolojiyi cok kullaniyordu.
Perşembe, Mart 08, 2007
The League Of Extraordinary Gentlemen - Alan Moore & Kevin O'Neill
Hikaye 1898 yılı İngilteresinde geçiyor. Sanayi devriminin zirvesinde bir İngiltere tasvir edilmiş. Moore bu toplumu mümkün olduğunca gösterişli anlatırken arka planda ise çarpıklıkları göstermiş. Yüksek binalar ile yarışan yüksek bacalar, sürekli çalışan fabrikalar, denizlere, nehirlere sarkan devasa vinçler, şehirlerin çehresini süsleyen abartılı heykeller ve anıtlar. Buna karşılık arka planda sürekli bir yoksul, aç insanlar, suç ve izbe mekanlar. Şehir kareleri çizilirken hep kahverengi ve tonlarında bir puslu hava ile resmedilmiş. Buna karşı şehir dışı mekanlar olabildiğine canlı renkler ile bezenmiş. Moore'un yaklaşımını pek bilmesem de halen okumakta olduğum "From Hell"'de de olduğu gibi sanayileşen toplumdan pek de hazetmediğini söyleyebilirim.
Kahramanlar Viktorya dönemi edebiyatında bulunan şahsiyetlerden oluşuyor. Bram Stoker'ın Drakulasından Wilhelmina (Harker) Murray, Jules Verne'nin Denizler Altında 20.000 Fersahından Kaptan Nemo ve mürettebatı, H.G. Wells'den Görünmez Adam Hawley Griffin, Robert Louis Stevenson'dan Doktor Jekyll ve Bay Hyde ile son olarak H. Rider Haggard'dan Allan Quatermain. Bütün karakterlerin karanlık geçmişleri var. Bir taraftan kendi geçmişleri ile yüzleşirken diğer taraftan İngiltereyi türlü felakatlerden ve kötülüklerden kurtarmak üzere mücadele veriyorlar. Bu arada bütün bu fevkalede şahsiyetleri toparlayan birim ise İngiliz Askeri Haberalma teşkilatı MI-5. MI-5 ise "From Hell"'de de olduğu gibi sürekli masonlar ile ilişkilendirilmiş. Öyle ki askerlerin rütbeleri mason sembollerinden oluşuyor. Ne yazık ki Moore'un masonlar ile olan fikrini bilmiyorum. Ancak kitaplarda İngiltereyi kurtarmak için çabalasalar da pek de sevimli anlatıldıklarını söyleyemiyeceğim.
Kitaplarda iki ayrı hikaye anlatılmış. Ben özellike ilk bölümü daha çok beğendim. İkinci bölümde ise bana göre gereksiz olarak cinselliğe fazlası ile yer verilmiş. Buna rağmen ikinci bölümü de büyük bir zevkle bitirdim. Kitapların sonlarında iki kısa hikaye ve döneme ait gibi görünen çeşitli reklamlar var. Ne yazık ki reklmaların tamamını okumaya üşendim ama bazıları gerçekten çok komik.
Bu arada seyretmiş iseniz film ile kitapların hikaye olarak alakası yok. Sadece bir kaç karakter örtüşüyor. Filmde gördüğümüz Dorian Gray ya da film için icat edilmiş Amerikalı karakter Tom Sawyer şükürler olsun kitaplarda yer almıyor. İlk altı bölümünün toplu yayınlandığı kitabın sonunda bir Doarin Gray portesi var ama nasıl bir gönderme olduğunu çözemedim.
Fevkalede Beyfendiler Birliği'nin üçüncü bölümünün bu yıl içerisinde çıkacağı ve 1950'lilerde geçeceği söyleniyor. Umarım yakın zamanda Türkiye'de de yayınlanmaya başlar.
Edinin, okuyun, bitirin derim. Benim gibi kitapları satın almak için bulamazsanız, internet adı verilen lebi deryada gani gani mevcut.
Pazartesi, Şubat 26, 2007
VOYAGERS - Ben Bova
Sinyallerin farklı bir uzay cisminden geldiğini belirleyen Keith Stoner, deniz kuvvetlerinin idaresindeki bir projeye zorla alınır ve kimisi kendisi gibi gönülsüz kimisi de gönüllü olan bir bilim adamı topluluğuyla Pasifik'teki bir gözlem istasyonuna gönderilirler. Aynı yere Amerika ve Sovyet Rusya arasındaki anlaşma gereği bir Rus heyet de gelir.
Gök cismiyle ilgili çalışmalar sürerken cisim Jupiter'in yörüngesindeki konumundan ayrılır ve dünyaya doğru gelmeye başlar. Bunun üzerine bir uzayda buluşma düşüncesi ortaya çıkar ve eski astronot Stoner buluşmanın gerçekleştirilmesi için kolları sıvar.
Kitap, uzaydan gelen bir misafir ya da tehdit karşısında soğuk savaş dönemi güçlerinin yaklaşımlarını üstünkörü bir tavırla anlatmaya uğraşmış. Her parametreyi göz önüne almış ama hepsini ucunu kifayetsiz düğümlerle bağlamış.
Öyküde geçen bir yığın karakter kitabı güçlendirmekten çok zayıflatmış. Her karakterin güçlü ve zayıf yanları kesin çizgilerle ayrıldığı için gerçekçilikten biraz taviz vermişler. Her birinde verilen bu taviz sonunda da bir çığa dönüşmüş. Kimler yok ki: astronom, tae-kwon-do üçüncü dan siyah kuşak sahibi, astronot eskisi Keith Stoner; astronot olmak isteyen, Stoner'a deli gibi aşık ama nasıl göstereceğini bilmeyen ve aşkı uğruna herşeyi(!) yapmaktan çekinmeyen genç ve güzel bir kadın, Jo Camerata; Rus dilbilimci, zampara Kiril Markov; Kiril'in KGB ajanı, suratsız, soğuk karısı Maria; Nobel ödülü sahibi bilim adamı, ancak uygunsuz cinsel eğilimleri ve alkol bağımlılığı yüzünden keşiş olmuş ve projede Vatikan'ı temsil eden Reynaud; uyuşturucu bağımlısı Hollandalı bir öğrenci; vaazlarıyla gönülleri fetheden ve uzaylıları kendi çıkarları için kullanan (ama bunun farkında olmayan) bir dinadamı; beyni yıkanmış, çift taraflı oynayan Rus ajanı, İngiliz Cavendish; her iki ordunun her seviyesinden askerler; ülke başkanları; kızıl ordu; deniz piyadeleri; NASA memurlar, vb diye süren bir liste. Hepsinin de iyi kötü bir bölümü var. Geniş karakter ordusu bu cephede savaşı kaybetmişler. Bir prototip karakter cümbüşü.
Ancak temel kurguda yatan fikir öyle iyi ki sırf bunun uğruna okunuyor. Bir yandan da, bu karakter çorbasını ve yaptıkları saçmalıkları ne zaman konuya bağlayacağını merak ettiriyor. Son bir kaç bölümde çetrefilli çatışmalar tükenip geriye bir astronot, bir kozmonot ve ilgi konusu uzay aracı kalınca işler ilginçleşiyor. İşin tuhafı, öyle bir noktaya geliyor ki, "Voyagers" serisinin diğer iki kitabını da okuyasınız geliyor. Öte yandan yine böyle saçma karakterlerle dolu olduğu endişesi de içinizi kemiriyor ve bu azaba bir kez daha dayanıp dayanamayacağınızı merak ediyorsunuz.
Eski Bir Günahkarın Güncesi
İşte böylesi bir günün sabahında kalkmak gerekiyor. Güneş bile tembel. Dağın yamaçlarına tutunup güç almaya çalışıyor. Tutup kendini yukarı çekecek. Halbuki ne gerek var. Bir kaç saat daha doğmasa olur. Ne de olsa her sabah puslu, dumanlı. Kat kat bulutlar giriyor güneş ile aramıza. Laf taşıyorlar. Onun hakkında nasıl da kötü konuştuğumuzu, ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Onu kızdırıp, bize küstürmek için uğraşıyorlar. Böylece kasvet bir kat daha artacak.
Bin bir zorluk ile kendimi yataktan fırlatıp, mesai ilahları için ibadete başlıyorum. Önce sabahın bu kör saatinde yüzümü yıkıyorum. Annem "sabah yüzünü yıkayıp şeytanları kovmalısın" derdi. Ne alakası var ! Aksine onlara hizmet ediyorum. Ne vardı bir kaç saat daha uyusam. Uykunun sevecen, her şeyi örten kollarına bıraksam kendimi. Kalkınca da göbeğimi kaşıyıp tembellik etsem. Yarı açık gözler ile sabah programlarını seyretsem. Bilincim yerine gelemeden görsem Seda Sayan'ı ve zeka dilenen nicelerini.
Bu hoş rüyalardan kendimi sıyırıp suratımı kazıyorum. Özellikle iki günlük sakalı kazımak daha da acı verici. Ne vardı aczimendi gibi saç sakal salsak. Saçımız sakalımız özgürce birbirine karışsa. Aralarına mesafeler girmiş aşıklar gibi sarılsalar. İş aralarında kafa sallasak. Zikir yapsak yitirdiğimiz metal tanrılarına. Eski günahkar özümüze dönsek.
Kendimi bu günahkar düşüncelerden kurtarıp ütü ayinine yetişmem lazım. Mesai tanrılarına gömlek kurban etmeliyim. Haftalık adak daha akla yatkın ama her sabah adak daha acı verici. Böylece acıyla birlikte sevabım artıyor. Elimde kutsal ütü, bu sabahın şanslı gömleğini bilinçsiz bir ezbercilik ile kurban ediyorum. Ardından giyinme seramonisi başlıyor. Uygun kravat, uygun takım elbise duasını okuyup, yakarıyorum mesai tanrılarına.
Geriye bir kaç ayrıntı kaldı. Boş miğde ile ibadet hiç de zevkli olmuyor. Ancak sabah törenleri arasında günah işledim. Orada, köşede bütün cezbediciliği ile duran, büyük günahkara kaçtım. Oturdum bilgisayarın başına. Bir taraftan salya salgılarken, diğer yandan sayfaya safya, siteye site demedim. Sabah sabah daha bir zevkli oluyor canım. Ne de olsa yasak elma. Tatlı ve sulu. Adem ile havva halt etmiş. Ben onlara taş çıkartırcasına yiyorum elmayı. Sonuçta ne oluyor. Tabakhaneye dünya rekoru için ya allah. Ekmek üstü, altı, arası allah ne verdiyse. Tıkıştır zavallı miğdeye.
En son ve en önemli ayrıntıyı unutmamak lazım. Sabahın en zevkli ve de en acı verici anı. Yatağın soğumaması için kendini feda eden yüce kişiye veda. Sabah ibadetinin en zor kısmı. Yatağın o karşı konulmaz cazibesine dayanmak. Sen yanına yaklaştıkça daha bir tatlı, daha bir huzurlu görünen yatağa karşı koymak. Ardından en tatlısın, huzurlusundan uyuyan yüce kişiye yaklaşamak. Yatağın ucundan vedalaşmak. Sonra da arkana bile bakmadan göz yaşlarını saklayarak evden kaçmak.
İşte en sonunda sokak. Sokak ibadetin değil ama acının bir parçası. Orada, ileride ayaz var. Buraların yol kesen eşkiyası. Ayazın yuvası olan sokağa giriyorum. Orada sadece ayaz hüküm sürüyor. Ayaz bütün hırçınlığı ile sarmalıyor beni. Yanağımdan makas alırken, parça da kopartıyor. Dişimi sıkıp devam ediyorum. Herşey mesai tanrıları için.
Memleketteki otobüs yetmezmiş gibi bir de tramvay bekliyorum burada. Halbuki yürüsem, geç kalsam ne olacak ki. Yol üzerinde bir şeyler alsam. Yanında çay içsem. İşe gitmesem. Birikmeye başlayan günahkar düşüncelerden bir kez daha sıyrılıp kendimi tramvaya atıyorum.
Bir ne göreyim karşımda. Darth Vader bütün heybeti ile karşımda gazete okuyor. Maskesi, kıyafeti yok bugün başında. Üzerinde basit bir pantalon, gömlek ve palto var. Ancak nefes alış verişinden hemen tanıyorum. Kandıramaz beni. Belli ki kurban arıyor kendine. Uluğ Sith Lorduna bakmamaya çalışıyorum. İnancımın zayıflığı karşısında nefesimin kesilmesi gibi heveslerim yok.
Tramvaydan inerken yaklaşan sonun ağırlığını hissediyorum. İşte orada bir kaç adım ötede beni bekliyor. Başlayacak işkence. Ne de olsa ben tazeyim. Haftasonundan çıkmışım. Tadıma doyum olmaz. Mesai tanrıları işte beni bekliyorlar. Beni kollarına alacak, sıkacak, ezecekler. Suyumu sıkıp, meze edecekler.
Bunları bile bile emin adımlarla ilerliyorum. Zihnimde bir çok noktadan yükseliyor bağrışmalar. “Dur ! Yapma ! Satma ruhunu !” Ancak ben herşeye rağmen tereddütsüz giriyorum mesai tanrılarının mabedine. Ne de olsa ben ruhumu çok önce sattım. Hem de üç kuruşa, bir maaşa.
Pazartesi, Şubat 05, 2007
ŞU ÇILGIN TÜRKLER - Turgut Özakman
Adına bakıp içeriğinin şişirilmiş olabileceğini düşündüğüm için okumayı sürekli ertelediğim bir kitaptı. Kayınpederin ısrarıyla elime alıp önsözünü okuyunca ne büyük salaklık ettiğimi anladım. Neyse ki anladım, yoksa hiç okumadan da kalabilirdim.
Kitabı okuyunca adının hiç de yersiz olmadığını gördüm.
Kitap, Birinci İnönü Savaşından Büyük Taarruzun sonuna kadar geçen yaklaşık dört yıllık süreyi anlatmış. İşgal altına alınmamış bir avuç Anadolu toprağından sıkılıp çıkarılmış bir ordunun nasıl ve ne şartlar altında oluşturulduğunu, tüm zorluklara halk ve ordu olarak nasıl göğüs gerildiğini, Mecliste yaşananları, Yunan tarafında yaşananları, İngilizlerin hesaplarını, hem bu işte başı çekmiş önderlerin gözünden hem de o önderleri omuzlarında taşıyan insanların bakışından anlatmış. Üstelik yalnızca olayların olumlu sonuçlarına değil, olumsuz etkilerine de yer vermiş. Gereksiz ayrıntılara girmeden her konuya, her önemli kişiye değinilmiş.
Kitabın etkileyici özelliklerden biri de savaştaki birliklerin hareketlerinin oldukça ayrıntılı olarak geçilmesi. Hele de bazı yerler zaten bildiğim ve gördüğüm yerler olunca daha da etkilendim. Birliklerin hareketleri ve yoğun çatışmaların olduğu bölgeler küçük haritalarda işaretlenmiş. Birliklerin başındaki paşalardan da söz edildiği için her tümen, her birlik daha tanıdık geliyor. Kimlerin hangi cephede çarpıştığını bilince her şey daha iyi akılda canlanıyor. Kurtuluş savaşının en önemli özelliklerinden biri olan satıh savunmasını hakettiği vurguyu vererek anlatıyor. Kısacası, savaşın kendisiyle ilgili zamanında edindiğimiz bölük pörçük ve genelde altı boş kalmış bilgileri birleştirip altlarını dolduruyor. (Kendi adıma bir süredir Sakarya Meydan Savaşınde birlik hareketlerini merak ediyordum, ama henüz o konuyu araştırmaya geçmemiştim. "Şu Çılgın Türkler" bu merakımı tatmin etti.)
Belki bunu söylemek bana düşmez ama ustaca yazıldığını belirtmeliyim. Yaklaşık dört yıla yayılan tarih, savaşlar üzerinde odaklanarak 700 sayfa sürüyor. Birinci İnönü Savaşından başlayıp Büyük Taarruzun İzmir'de noktalanmasına kadar verilen özgürlük kavgası hiç yormayan, kesinlikle sıkmayan bir tarzda anlatılmış. Olaylar küçük canlandırmalar biçiminde aktarılmış. Ne süslü cümleler, ne gereksiz uzatmalar ne de konuyu havada bırakma var. Yapılanlar ve olanlar zaten yeterince etkileyici olduğu için fazladan bir etkileme aracına gerek olmadan kısa, öz cümlelerle ne olduysa o anlatılmış. Bu yüzden okuması son derece kolay ve zevkli.
Araştırma altyapısının zenginliği kitap okunurken hemen kendini belli ediyor. Arkadaki kaynakçanın genişliği ise insanı hayran bırakıyor.
O zamanın durumuna ve girişilen işin büyüklüğüne dışarıdan (yani Yunanlıların ve İngilizlerin gözünden) bakınca olan biten çılgınca görünüyor. Dışarıdan bakan için delice bir kafa tutma, ancak olayın içindekiler için kendi ayakları üzerinde durma savaşı. Dolayısıyla biri için gereklilik diğeri için gereksizlik. Kazanan gereklilik olmuş. Bunu zaten hepimiz biliyoruz.
Araya günlük işler girdiği için bir yerine bir kaç solukta bitirebildim. İtiraf edeyim, gözlerimin dolduğu yerler az değildi.
İnsanın her zaman elinin altında olmasını isteyeceği türden bir eser.
Pazartesi, Ocak 29, 2007
Okunmaya degmez yazarlar
- Robert Jordan: Kardesim, bitir ulan su seriyi gebermeden, ayrica duydugum kadariyla cok sunduruyorsun hikayeyi, artik bir sey olmuyormus. Dahasi ciltler o kadar kalin ki hard cover dusunursek bir de insanlari hasta eder, kollarini dirseklerini omuzlarini sakatlar.
- Stephen Donaldson: Hastalikli pic pezevenk
- Stephen King: Zaman kaybi.
Iste okkaddar.
Saklambac (Kakurenbo)
Giris cok hostu, surrealist post-teknoloji bir giris vardi. Hong Kong sokaklarinda en ustten asagilara kadar, yerin yedi kat altina inmis gibi alcalan bir kamera ile basladi. En sonunda da cocuklarla tanistik, bir kapi onunde.
Yavas yavas ortaya cikar ki cocuklar saklambac oynarken ortadan kaybolmaktadir.
Netekim cok zaman gecmeten teknolojik bi yaratik cocuklara saldirmaya baslar. Dolasan cocuklardan kizkardesini arayan bir poster gorur. Posterde 5 tane Oni (bildiginiz ocu) ismi vardir. Nitekim bunlar bi yandan baska cocuklari kovalamaktadir.
Animasyon basarili ancak karakterler bazen zemin uzerinde kaiyiyorlar gibi, ozellikle vudut hareketlerinde cok belli. Geri planlar cok guzel cizilmis, post-apokaliptik bi havasi var ortaligin da hic yetiskin gormemis olmam, cocuklarin nerden geldikleri, nereye gittiklerinin belli olmamasi o kadar rahatsiz etmedi acikcasi.
Fena degil, izlenmese de olur, cok daha iyi kisalar var bu dunyada.