Perşembe, Mart 08, 2007

The League Of Extraordinary Gentlemen - Alan Moore & Kevin O'Neill

Türkçe meali ile Fevkalede Beyfendiler Birliği adındaki (Söz konusu beyfendiler birliğinde bir de hanımefendi mevcut iken, isminin neden bu şekilde olduğu konusunda ise hiç bir fikrim yok) 2 bölüm, 12 ciltlik bu kültür hazinesini taze bitirdim. Adına layık fevkalede bir tat bıraktı damağımda. Hikaye Alan Moore tarafından yazılmış ve Kevin O'Neill marifeti ile çizilmiş. Gerek çizimler, gerek konu, gerekse anlatılış biçimi olarak çok beğendim. Tabi ki aramızda çizgi roman konusunda beni fersah fersah aşan pek müstesna şahşiyetler de olsa, nacizane bendeniz kendi çapımda fikirlerimi belirteceğim.

Hikaye 1898 yılı İngilteresinde geçiyor. Sanayi devriminin zirvesinde bir İngiltere tasvir edilmiş. Moore bu toplumu mümkün olduğunca gösterişli anlatırken arka planda ise çarpıklıkları göstermiş. Yüksek binalar ile yarışan yüksek bacalar, sürekli çalışan fabrikalar, denizlere, nehirlere sarkan devasa vinçler, şehirlerin çehresini süsleyen abartılı heykeller ve anıtlar. Buna karşılık arka planda sürekli bir yoksul, aç insanlar, suç ve izbe mekanlar. Şehir kareleri çizilirken hep kahverengi ve tonlarında bir puslu hava ile resmedilmiş. Buna karşı şehir dışı mekanlar olabildiğine canlı renkler ile bezenmiş. Moore'un yaklaşımını pek bilmesem de halen okumakta olduğum "From Hell"'de de olduğu gibi sanayileşen toplumdan pek de hazetmediğini söyleyebilirim.

Kahramanlar Viktorya dönemi edebiyatında bulunan şahsiyetlerden oluşuyor. Bram Stoker'ın Drakulasından Wilhelmina (Harker) Murray, Jules Verne'nin Denizler Altında 20.000 Fersahından Kaptan Nemo ve mürettebatı, H.G. Wells'den Görünmez Adam Hawley Griffin, Robert Louis Stevenson'dan Doktor Jekyll ve Bay Hyde ile son olarak H. Rider Haggard'dan Allan Quatermain. Bütün karakterlerin karanlık geçmişleri var. Bir taraftan kendi geçmişleri ile yüzleşirken diğer taraftan İngiltereyi türlü felakatlerden ve kötülüklerden kurtarmak üzere mücadele veriyorlar. Bu arada bütün bu fevkalede şahsiyetleri toparlayan birim ise İngiliz Askeri Haberalma teşkilatı MI-5. MI-5 ise "From Hell"'de de olduğu gibi sürekli masonlar ile ilişkilendirilmiş. Öyle ki askerlerin rütbeleri mason sembollerinden oluşuyor. Ne yazık ki Moore'un masonlar ile olan fikrini bilmiyorum. Ancak kitaplarda İngiltereyi kurtarmak için çabalasalar da pek de sevimli anlatıldıklarını söyleyemiyeceğim.

Kitaplarda iki ayrı hikaye anlatılmış. Ben özellike ilk bölümü daha çok beğendim. İkinci bölümde ise bana göre gereksiz olarak cinselliğe fazlası ile yer verilmiş. Buna rağmen ikinci bölümü de büyük bir zevkle bitirdim. Kitapların sonlarında iki kısa hikaye ve döneme ait gibi görünen çeşitli reklamlar var. Ne yazık ki reklmaların tamamını okumaya üşendim ama bazıları gerçekten çok komik.

Bu arada seyretmiş iseniz film ile kitapların hikaye olarak alakası yok. Sadece bir kaç karakter örtüşüyor. Filmde gördüğümüz Dorian Gray ya da film için icat edilmiş Amerikalı karakter Tom Sawyer şükürler olsun kitaplarda yer almıyor. İlk altı bölümünün toplu yayınlandığı kitabın sonunda bir Doarin Gray portesi var ama nasıl bir gönderme olduğunu çözemedim.
Fevkalede Beyfendiler Birliği'nin üçüncü bölümünün bu yıl içerisinde çıkacağı ve 1950'lilerde geçeceği söyleniyor. Umarım yakın zamanda Türkiye'de de yayınlanmaya başlar.
Edinin, okuyun, bitirin derim. Benim gibi kitapları satın almak için bulamazsanız, internet adı verilen lebi deryada gani gani mevcut.

Pazartesi, Şubat 26, 2007

VOYAGERS - Ben Bova

Dünyadaki uzaya dönük radyo alıcıları Jupiter civarından daha önce orada olmayan yeni bir sinyal alırlar. Bunun üzerine bütün hakim güçler ayağa kalkar. Amerikalılar uzay teleskobuyla elde ettikleri fotograflardan bunun sıradışı uçan bir cisimden geldiğini görürler. Aynı anda Sovyet Rusya gelen sinyalleri bir dilbilimciye çözdürmeye uğraşmaktadır.

Sinyallerin farklı bir uzay cisminden geldiğini belirleyen Keith Stoner, deniz kuvvetlerinin idaresindeki bir projeye zorla alınır ve kimisi kendisi gibi gönülsüz kimisi de gönüllü olan bir bilim adamı topluluğuyla Pasifik'teki bir gözlem istasyonuna gönderilirler. Aynı yere Amerika ve Sovyet Rusya arasındaki anlaşma gereği bir Rus heyet de gelir.

Gök cismiyle ilgili çalışmalar sürerken cisim Jupiter'in yörüngesindeki konumundan ayrılır ve dünyaya doğru gelmeye başlar. Bunun üzerine bir uzayda buluşma düşüncesi ortaya çıkar ve eski astronot Stoner buluşmanın gerçekleştirilmesi için kolları sıvar.

Kitap, uzaydan gelen bir misafir ya da tehdit karşısında soğuk savaş dönemi güçlerinin yaklaşımlarını üstünkörü bir tavırla anlatmaya uğraşmış. Her parametreyi göz önüne almış ama hepsini ucunu kifayetsiz düğümlerle bağlamış.

Öyküde geçen bir yığın karakter kitabı güçlendirmekten çok zayıflatmış. Her karakterin güçlü ve zayıf yanları kesin çizgilerle ayrıldığı için gerçekçilikten biraz taviz vermişler. Her birinde verilen bu taviz sonunda da bir çığa dönüşmüş. Kimler yok ki: astronom, tae-kwon-do üçüncü dan siyah kuşak sahibi, astronot eskisi Keith Stoner; astronot olmak isteyen, Stoner'a deli gibi aşık ama nasıl göstereceğini bilmeyen ve aşkı uğruna herşeyi(!) yapmaktan çekinmeyen genç ve güzel bir kadın, Jo Camerata; Rus dilbilimci, zampara Kiril Markov; Kiril'in KGB ajanı, suratsız, soğuk karısı Maria; Nobel ödülü sahibi bilim adamı, ancak uygunsuz cinsel eğilimleri ve alkol bağımlılığı yüzünden keşiş olmuş ve projede Vatikan'ı temsil eden Reynaud; uyuşturucu bağımlısı Hollandalı bir öğrenci; vaazlarıyla gönülleri fetheden ve uzaylıları kendi çıkarları için kullanan (ama bunun farkında olmayan) bir dinadamı; beyni yıkanmış, çift taraflı oynayan Rus ajanı, İngiliz Cavendish; her iki ordunun her seviyesinden askerler; ülke başkanları; kızıl ordu; deniz piyadeleri; NASA memurlar, vb diye süren bir liste. Hepsinin de iyi kötü bir bölümü var. Geniş karakter ordusu bu cephede savaşı kaybetmişler. Bir prototip karakter cümbüşü.

Ancak temel kurguda yatan fikir öyle iyi ki sırf bunun uğruna okunuyor. Bir yandan da, bu karakter çorbasını ve yaptıkları saçmalıkları ne zaman konuya bağlayacağını merak ettiriyor. Son bir kaç bölümde çetrefilli çatışmalar tükenip geriye bir astronot, bir kozmonot ve ilgi konusu uzay aracı kalınca işler ilginçleşiyor. İşin tuhafı, öyle bir noktaya geliyor ki, "Voyagers" serisinin diğer iki kitabını da okuyasınız geliyor. Öte yandan yine böyle saçma karakterlerle dolu olduğu endişesi de içinizi kemiriyor ve bu azaba bir kez daha dayanıp dayanamayacağınızı merak ediyorsunuz.

Eski Bir Günahkarın Güncesi

Yine uyanamadığım bir sabah. Üstelik de pazartesi. Beş günlük işkencenin başlangıcı. Haftasonlarını hep acıya bir ara olarak görmüşümdür. Ruhumuza işkence eden mesai iblislerinin kendi aralarındaki konuşmalarını duyarım hep. "İki gün gün dinlensin, pazartesi daha şiddetli başlarız." Üstüne de kırmızı göbeklerini tutarak gülerler.

İşte böylesi bir günün sabahında kalkmak gerekiyor. Güneş bile tembel. Dağın yamaçlarına tutunup güç almaya çalışıyor. Tutup kendini yukarı çekecek. Halbuki ne gerek var. Bir kaç saat daha doğmasa olur. Ne de olsa her sabah puslu, dumanlı. Kat kat bulutlar giriyor güneş ile aramıza. Laf taşıyorlar. Onun hakkında nasıl da kötü konuştuğumuzu, ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Onu kızdırıp, bize küstürmek için uğraşıyorlar. Böylece kasvet bir kat daha artacak.

Bin bir zorluk ile kendimi yataktan fırlatıp, mesai ilahları için ibadete başlıyorum. Önce sabahın bu kör saatinde yüzümü yıkıyorum. Annem "sabah yüzünü yıkayıp şeytanları kovmalısın" derdi. Ne alakası var ! Aksine onlara hizmet ediyorum. Ne vardı bir kaç saat daha uyusam. Uykunun sevecen, her şeyi örten kollarına bıraksam kendimi. Kalkınca da göbeğimi kaşıyıp tembellik etsem. Yarı açık gözler ile sabah programlarını seyretsem. Bilincim yerine gelemeden görsem Seda Sayan'ı ve zeka dilenen nicelerini.

Bu hoş rüyalardan kendimi sıyırıp suratımı kazıyorum. Özellikle iki günlük sakalı kazımak daha da acı verici. Ne vardı aczimendi gibi saç sakal salsak. Saçımız sakalımız özgürce birbirine karışsa. Aralarına mesafeler girmiş aşıklar gibi sarılsalar. İş aralarında kafa sallasak. Zikir yapsak yitirdiğimiz metal tanrılarına. Eski günahkar özümüze dönsek.

Kendimi bu günahkar düşüncelerden kurtarıp ütü ayinine yetişmem lazım. Mesai tanrılarına gömlek kurban etmeliyim. Haftalık adak daha akla yatkın ama her sabah adak daha acı verici. Böylece acıyla birlikte sevabım artıyor. Elimde kutsal ütü, bu sabahın şanslı gömleğini bilinçsiz bir ezbercilik ile kurban ediyorum. Ardından giyinme seramonisi başlıyor. Uygun kravat, uygun takım elbise duasını okuyup, yakarıyorum mesai tanrılarına.

Geriye bir kaç ayrıntı kaldı. Boş miğde ile ibadet hiç de zevkli olmuyor. Ancak sabah törenleri arasında günah işledim. Orada, köşede bütün cezbediciliği ile duran, büyük günahkara kaçtım. Oturdum bilgisayarın başına. Bir taraftan salya salgılarken, diğer yandan sayfaya safya, siteye site demedim. Sabah sabah daha bir zevkli oluyor canım. Ne de olsa yasak elma. Tatlı ve sulu. Adem ile havva halt etmiş. Ben onlara taş çıkartırcasına yiyorum elmayı. Sonuçta ne oluyor. Tabakhaneye dünya rekoru için ya allah. Ekmek üstü, altı, arası allah ne verdiyse. Tıkıştır zavallı miğdeye.

En son ve en önemli ayrıntıyı unutmamak lazım. Sabahın en zevkli ve de en acı verici anı. Yatağın soğumaması için kendini feda eden yüce kişiye veda. Sabah ibadetinin en zor kısmı. Yatağın o karşı konulmaz cazibesine dayanmak. Sen yanına yaklaştıkça daha bir tatlı, daha bir huzurlu görünen yatağa karşı koymak. Ardından en tatlısın, huzurlusundan uyuyan yüce kişiye yaklaşamak. Yatağın ucundan vedalaşmak. Sonra da arkana bile bakmadan göz yaşlarını saklayarak evden kaçmak.

İşte en sonunda sokak. Sokak ibadetin değil ama acının bir parçası. Orada, ileride ayaz var. Buraların yol kesen eşkiyası. Ayazın yuvası olan sokağa giriyorum. Orada sadece ayaz hüküm sürüyor. Ayaz bütün hırçınlığı ile sarmalıyor beni. Yanağımdan makas alırken, parça da kopartıyor. Dişimi sıkıp devam ediyorum. Herşey mesai tanrıları için.

Memleketteki otobüs yetmezmiş gibi bir de tramvay bekliyorum burada. Halbuki yürüsem, geç kalsam ne olacak ki. Yol üzerinde bir şeyler alsam. Yanında çay içsem. İşe gitmesem. Birikmeye başlayan günahkar düşüncelerden bir kez daha sıyrılıp kendimi tramvaya atıyorum.

Bir ne göreyim karşımda. Darth Vader bütün heybeti ile karşımda gazete okuyor. Maskesi, kıyafeti yok bugün başında. Üzerinde basit bir pantalon, gömlek ve palto var. Ancak nefes alış verişinden hemen tanıyorum. Kandıramaz beni. Belli ki kurban arıyor kendine. Uluğ Sith Lorduna bakmamaya çalışıyorum. İnancımın zayıflığı karşısında nefesimin kesilmesi gibi heveslerim yok.

Tramvaydan inerken yaklaşan sonun ağırlığını hissediyorum. İşte orada bir kaç adım ötede beni bekliyor. Başlayacak işkence. Ne de olsa ben tazeyim. Haftasonundan çıkmışım. Tadıma doyum olmaz. Mesai tanrıları işte beni bekliyorlar. Beni kollarına alacak, sıkacak, ezecekler. Suyumu sıkıp, meze edecekler.

Bunları bile bile emin adımlarla ilerliyorum. Zihnimde bir çok noktadan yükseliyor bağrışmalar. “Dur ! Yapma ! Satma ruhunu !” Ancak ben herşeye rağmen tereddütsüz giriyorum mesai tanrılarının mabedine. Ne de olsa ben ruhumu çok önce sattım. Hem de üç kuruşa, bir maaşa.

Pazartesi, Şubat 05, 2007

ŞU ÇILGIN TÜRKLER - Turgut Özakman

Adına bakıp içeriğinin şişirilmiş olabileceğini düşündüğüm için okumayı sürekli ertelediğim bir kitaptı. Kayınpederin ısrarıyla elime alıp önsözünü okuyunca ne büyük salaklık ettiğimi anladım. Neyse ki anladım, yoksa hiç okumadan da kalabilirdim.

Kitabı okuyunca adının hiç de yersiz olmadığını gördüm.

Kitap, Birinci İnönü Savaşından Büyük Taarruzun sonuna kadar geçen yaklaşık dört yıllık süreyi anlatmış. İşgal altına alınmamış bir avuç Anadolu toprağından sıkılıp çıkarılmış bir ordunun nasıl ve ne şartlar altında oluşturulduğunu, tüm zorluklara halk ve ordu olarak nasıl göğüs gerildiğini, Mecliste yaşananları, Yunan tarafında yaşananları, İngilizlerin hesaplarını, hem bu işte başı çekmiş önderlerin gözünden hem de o önderleri omuzlarında taşıyan insanların bakışından anlatmış. Üstelik yalnızca olayların olumlu sonuçlarına değil, olumsuz etkilerine de yer vermiş. Gereksiz ayrıntılara girmeden her konuya, her önemli kişiye değinilmiş.

Kitabın etkileyici özelliklerden biri de savaştaki birliklerin hareketlerinin oldukça ayrıntılı olarak geçilmesi. Hele de bazı yerler zaten bildiğim ve gördüğüm yerler olunca daha da etkilendim. Birliklerin hareketleri ve yoğun çatışmaların olduğu bölgeler küçük haritalarda işaretlenmiş. Birliklerin başındaki paşalardan da söz edildiği için her tümen, her birlik daha tanıdık geliyor. Kimlerin hangi cephede çarpıştığını bilince her şey daha iyi akılda canlanıyor. Kurtuluş savaşının en önemli özelliklerinden biri olan satıh savunmasını hakettiği vurguyu vererek anlatıyor. Kısacası, savaşın kendisiyle ilgili zamanında edindiğimiz bölük pörçük ve genelde altı boş kalmış bilgileri birleştirip altlarını dolduruyor. (Kendi adıma bir süredir Sakarya Meydan Savaşınde birlik hareketlerini merak ediyordum, ama henüz o konuyu araştırmaya geçmemiştim. "Şu Çılgın Türkler" bu merakımı tatmin etti.)

Belki bunu söylemek bana düşmez ama ustaca yazıldığını belirtmeliyim. Yaklaşık dört yıla yayılan tarih, savaşlar üzerinde odaklanarak 700 sayfa sürüyor. Birinci İnönü Savaşından başlayıp Büyük Taarruzun İzmir'de noktalanmasına kadar verilen özgürlük kavgası hiç yormayan, kesinlikle sıkmayan bir tarzda anlatılmış. Olaylar küçük canlandırmalar biçiminde aktarılmış. Ne süslü cümleler, ne gereksiz uzatmalar ne de konuyu havada bırakma var. Yapılanlar ve olanlar zaten yeterince etkileyici olduğu için fazladan bir etkileme aracına gerek olmadan kısa, öz cümlelerle ne olduysa o anlatılmış. Bu yüzden okuması son derece kolay ve zevkli.

Araştırma altyapısının zenginliği kitap okunurken hemen kendini belli ediyor. Arkadaki kaynakçanın genişliği ise insanı hayran bırakıyor.

O zamanın durumuna ve girişilen işin büyüklüğüne dışarıdan (yani Yunanlıların ve İngilizlerin gözünden) bakınca olan biten çılgınca görünüyor. Dışarıdan bakan için delice bir kafa tutma, ancak olayın içindekiler için kendi ayakları üzerinde durma savaşı. Dolayısıyla biri için gereklilik diğeri için gereksizlik. Kazanan gereklilik olmuş. Bunu zaten hepimiz biliyoruz.

Araya günlük işler girdiği için bir yerine bir kaç solukta bitirebildim. İtiraf edeyim, gözlerimin dolduğu yerler az değildi.

İnsanın her zaman elinin altında olmasını isteyeceği türden bir eser.

Pazartesi, Ocak 29, 2007

Okunmaya degmez yazarlar

Bu dunyada uc yazar kesinlikle okunmaya degmez.

- Robert Jordan: Kardesim, bitir ulan su seriyi gebermeden, ayrica duydugum kadariyla cok sunduruyorsun hikayeyi, artik bir sey olmuyormus. Dahasi ciltler o kadar kalin ki hard cover dusunursek bir de insanlari hasta eder, kollarini dirseklerini omuzlarini sakatlar.

- Stephen Donaldson: Hastalikli pic pezevenk

- Stephen King: Zaman kaybi.

Iste okkaddar.

Saklambac (Kakurenbo)

7 maskeli cocugun bir araya gelmesiyle saklambac oyunu baslar. 25 dakikalik bir kisa anime.

Giris cok hostu, surrealist post-teknoloji bir giris vardi. Hong Kong sokaklarinda en ustten asagilara kadar, yerin yedi kat altina inmis gibi alcalan bir kamera ile basladi. En sonunda da cocuklarla tanistik, bir kapi onunde.

Yavas yavas ortaya cikar ki cocuklar saklambac oynarken ortadan kaybolmaktadir.

Netekim cok zaman gecmeten teknolojik bi yaratik cocuklara saldirmaya baslar. Dolasan cocuklardan kizkardesini arayan bir poster gorur. Posterde 5 tane Oni (bildiginiz ocu) ismi vardir. Nitekim bunlar bi yandan baska cocuklari kovalamaktadir.

Animasyon basarili ancak karakterler bazen zemin uzerinde kaiyiyorlar gibi, ozellikle vudut hareketlerinde cok belli. Geri planlar cok guzel cizilmis, post-apokaliptik bi havasi var ortaligin da hic yetiskin gormemis olmam, cocuklarin nerden geldikleri, nereye gittiklerinin belli olmamasi o kadar rahatsiz etmedi acikcasi.

Fena degil, izlenmese de olur, cok daha iyi kisalar var bu dunyada.

Çarşamba, Ocak 24, 2007

Robert Jordan - Knife of Dreams

Robert Jordan - Knife of Dreams
Tor Publishing 1000 Safya

"Zaman Çarkı döner, ve Çağlar gelir ve geçer, efsane olacak hatırları bırakır geride. Efsaneler masallara dönüşür, ve Çağlar yeniden doğarken masallar bile çoktan unutulmuş olur."

Knife of Dreams 2006 yılın başında çıkan ve serinin, eğer yanlış saymadıysam onbirincisi olan bir Robert Jordan kitabı. Kitabı temmuz ayında satın almama rağmen, gerek geride kalan on kitabtan fazla bir şeyler hatırlamdığım, gerekse sekizyüz küsür sayfa eteklerini düzelten kadınları, kadınlar karşısında ne yapacaklarını bilmeyen ama ülkeleri kurtaran erkekleri ve bitmek tükenmek bilmeyen tai chi motifli kılıç dövüşlerini nasıl okuyacağımı bilmediğimden aralık ayına kadar kitaplıkta tozlanmaya terketmiştim. Sonunda Sofyaya taşınmadan bitirmek için son bir çaba ile başladım ve ummadığım bir süratle bitirdim. Kitabın başında yer alan ve yüz sayfaya yakın, kadınların eteklerini düzelttikleri, erkeklerin ne yapacaklarını bilmedikleri, isim deryası kılıç dövüşleri ile dolu "giriş" bölümü hazırlıklı olsam da beni dumura uğrattı, tüketti. Ancak ilk yüz sayfadan sonra farkettim ki, Robert Jordan içerik aynı kalsa da bölümleri daha dertli toplu ve birbirinin devamı olacak şekilde yazmış. Devamında kitabı hızla ve zevkle bitirdim. Sanırım onikinci kitapta seriyi tamamlayacak olan Jordan olayları biraz toparlamak niyeti ile anlatım tarzına çeki düzen vermiş. Ayrı anlattığı maceraların artık sonu tünelin ucunda gözükmeye başlamış. Daha önceki kitaplarda her bölümde ayrı kişileri anlatırken, bu kitapta arka arakaya bölümlerde hep aynı kişiden bahsetmiş. Bu da kitabın daha kolay okunmasını sağlamış. Yine de okurken internetteki Zaman Çarkı sitelerinden büyük ölçüde yararlandım. Ne yazık ki Jordan önemsiz yan karakterlerden uzun uzun bahsetmekten çok hoşlanıyor. Sonuçta kim olduğu ya da ne yaptığını hatırlamadığınız bir yığın isim arasında kayboluyorsunuz. Sonuçta 2009 yılında çıkacağı belirtilen son kitabı beklemeye başladık. Umarım bu arada Jordan ölmez yaşarda, Rand al'Thor, Yeniden Doğmuş Ejder Tarmon Gai’don' a ulaşır, okuduğumuz onbir kitap boşa gitmez. Seriye başlamayanlar için henüz başlamamalarını tavsiye edeceğim. Son kitabın çıkması kesinleşince ya da yaklaşınca başlar, oniki kirtabı birkaç yıl içerisinde bitirirsiniz ! Seriyi okumaya başlayanların bence okuması gereken bir kitap. Son dört beş kitap arasında bence en başarılı olan Knife of Dreams.

Cuma, Ocak 12, 2007

Dogum gunun kutlu olsun Hal9000!

"Good afternoon, gentlemen. I am a HAL 9000 computer. I became
operational at the H.A.L. lab in Urbana, Illinois, on the 12th of
January."

Robert Anton Wilson RIP

Robert Anton Wilson RIP... basimiz sagolsun... fnord

Çarşamba, Ocak 10, 2007

Nebula 2006

Nebula 2006 adaylari aciklandi.

Asagidaki icerigi Talking Squid'den caldim.


Roman:


From the Files of the Time Rangers - Richard Bowes (Golden Gryphon Press, Sep05)
Crystal Rain - Tobias Buckell (Tor, Feb06)
The Girl in the Glass - Jeffrey Ford (Dark Alley, Aug05)
The Privilege of the Sword - Ellen Kushner (Bantam Spectra, Jul06)
Counting Heads - David Marusek (Tor, Oct05)
To Crush the Moon - Wil McCarthy (Bantam Spectra, May05)
Seeker - Jack McDevitt (Ace, Nov05)
A Princess of Roumania - Paul Park (Tor, Aug05)
Remains - Mark W Tiedemann (BenBella Books, Jul05)
Spin - Robert Charles Wilson (Tor, Mar05)


Novellas:


“Sanctuary” - Michael A. Burstein (Analog, Sep05)
Burn - James Patrick Kelly (Tachyon Publications, Dec05)
“The Walls of the Universe” - Paul Melko (Asimov’s, Apr/May06)
“Inclination” - William Shunn (Asimov’s, Apr/May06)


Novelettes:


“The Language of Moths” - Chris Barzak (Realms of Fantasy, Apr05)
“Two Hearts” - Peter S. Beagle (F&SF, Oct/Nov05)
“A Key to the Illuminated Heretic” - Alyx M. Dellamonica (Alternate Generals III, Harry Turtledove, Ed., Baen, Apr05)
“Second Person, Present Tense” - Daryl Gregory (Asimov’s, Sep05)
“Do Neanderthals Know?” - Robert J Howe (Analog, Dec05)
“Little Faces” - Vonda McIntyre (SCI FICTION, 23 Feb05)
“Journey into the Kingdom” - M. Rickert (F&SF, May06)
“Walpurgis Afternoon” - Delia Sherman (F&SF, Dec05)


Short Stories:


“Helen Remembers the Stork Club” - Esther M. Friesner (F&SF, Nov05)
“Pip and the Fairies” - Theodora Goss (Strange Horizons, 3 Oct05)
“Echo” - Elizabeth Hand (F&SF, Oct/Nov05)
“Mahmoud’s Wives” - Janis Ian (Helix: A Speculative Fiction Quarterly #1, WS & LWE, Ed., Sum06)
“Henry James, This One’s For You” - Jack McDevitt (Subterranean #2, Nov05)
“The Woman in Schrodinger’s Wave Equations” - Eugene Mirabelli (F&SF, Aug05)
“Anyway” - M. Rickert (SCI FICTION, 23 Aug05)


Scripts:


Howl’s Moving Castle - Hayao Miyazaki, Cindy Davis Hewitt, and Donald H. Hewitt (Studio Ghibli and Walt Disney Pictures, U.S. Premier 10 Jun05. Based on the novel by Diana Wynne Jones.)
The Girl in the Fireplace - Steven Moffat (Doctor Who, BBC/The Sci-Fi Channel, Oct06 (broadcast 10 Oct06))
Batman Begins - Christopher Nolan and David S. Goyer (Warner Bros., released 17 Jun05)

Pazartesi, Ocak 08, 2007

HOGFATHER -Terry Pratchett

Bölük pörçük iyi odaklanmadan okuduğum için biraz maymun olan, bu yüzden de beğenmekle beğenmemek arasında bocaladığım bir PTerry romanı.

Hogswatch gecesince çocuklara hediyeler getiren Hogfather kayıplara karışan ve işlerin aksamasını istemeyen Ölüm takma sakal ve yastık göbekle Hogfather'ın görevini üstlenir.

Aynı sıralarda Ölüm'ün torunu Suzan olanı biteni çözmek amacıyla Ölüm'ün evine gider. Orada, ipuçlarının yanısıra bir de içi geçmiş tanrı eskisi bulur.

Bu arada Mustrum Ridcully, Hogswatch ziyafeti öncesinde duyulan esrarengiz çınlamaların sırrını çözmeye çalışmaktadır. Arkasında Görünmez Üniversite'nin seçkin büyücülerinin desteği vardır.

Atlaya zıplaya, her olayın ilgili (ya da ilgisiz) sahnesine geçerek anlatılmış (sanırım) tipik bir Diskdünya öyküsü. Kısaca, dangıl dungul!

Yorum yapmıyım diyorum ama genele bakınca eğlenceliydi. Yine de okunmasa da olur demekten kendimi alamayacağım.

Pazartesi, Ocak 01, 2007

Gundam - The 08th MS Team

Gundam - The 08th MS Team Kisaca yazmak gerekirse: "Best Gundam Evah"...
Bunalim sayesinde son birkac gunu birikmis cesitli Gundam versiyonlarini izlemekle gecirdim.


Gundam 08th MS Team, Evrensel Takvim 79'da geciyor. Uzaydaki koloniler ile Dunya arasindaki savasin sonuna dogru GUNDAM adi verilen robotlar artik seri uretim sayesinde savasin en uzak noktalarinda bile kullanilmaya baslanmis.


Sekizinci "Mobile Suit" Team, asya ormanlarinda "Zeek"lerle savasan Dunya Federasyon askerlerinin hikayesi.


Butun izledigim Gundam hikayelerine gore en basarili, en gercekci hikayeydi.


Her ne kadar ne bir savas durumunda bulunduysam da ne de askerlik yaptiysam da bu hikayenin karakterlerine hemen isindim.


Diger Gundam'larda Gundamlar super-robot karakterler, kahramanimiz tek bir kilic veya silah atesiyle dusmanlarini oldurur, ancak diger onemli kahramanlarla olan epik maceralari onemlidir. Gene yakinlarda bitirdigim Gundam Seed Destiny ile karsilastirildiginda savas sahneleri gercekcilik iceriyordu, izledigim Vietnam savas hikayelerine yakinligi ve senaryolarin mantik icerisinde olmasi cok guzeldi.


Kisa bir ozet: Kahramanimiz Shiro Amada sekizinci MS takiminin lideri olarak atanir. Uzayda bir baska astronotu kurtarirken ilk defa dusmanin bir insan oldugunu farkeder ve Aina Saharin adli bir guzel ile karsilasir. Aina'nin hayatini kurtardiktan sonra aralarinda bir iliski baslar. Her ne kadar birbirlerini 6 bolum daha gormeseler de dovustugu kisilerin birer insan oldugunu farketmesi iki genci de derinden etkiler. Shiro sonunda takimiyla bir araya geldiginde hemen kabul edilmez, erlerinin saygisini kazanmasi hayli bir zaman alir. Bu arada Aina'nin abisi Ginias Saharin o anki teknolojiyle engellenemeyecek bir robot uretmeye calismaktadir ve Aina bu robotun test pilotu olarak atanir. Shiro ise bu gizli operasyonu (temelde sans eseri) ogrenir ve robotu engellemeye calisir. Aina ile cok kotu kosullarda tekrar bir araya gelen Shiro, (liderlerine gore )vatanina ve amacina ihanet eder ve casuslukla suclanir. Bu Shiro'nun emir-komuta zinciri icerisindeki durumunu hayli kotulestirir ve takim arkadasilari ve komutanlari ile aski Aina arasinda kalir. Shiro idealleri ve Aina'ya mi sarilacak yoksa komutanlari ve takim arkadaslarinin destegini kazanmaya mi calisacak?


Ilk iki bolum karakterlerin tanitilmasi ile geciyor ancak iki bolum de cok basarili dovus sahneleri iceriyor. Her durumda Gundam'lar gercekten seri uretim cihazlardan baska bir sey degil - Diger Gundam serilerinde kahramanlarimiz hep super-duper bir Gundam'a binerler, onune geleni kesip bicerler, kullandiklari araclar digerlerinden farklidir ve hemen taninir. Shiro'nun Gundam'ini digerlerinden ayirt etmenin tek yolu uzerindeki 8-1 yazisi! Gundam modern bir savas filminde bir tank veya jipe es deger bu dizide: sadece bir savas araci. Eger birisi bir dovuste kazaniyorsa bu taktik ve strateji ustunlugunden, ellerindeki isin kilicindan degil! Bu acidan bu seri gercekten izlemesi cok zevkli idi.


Kotulerde ise Ginias Saharin tam anlamiyla "deli bilim adami" rolunde. 1995'e kadar insanligin bu karakterlerden sIkIldIgInI dusunurdum ama her nedense her yerde tekrar tekrar ortaya cikiyor bunlar. Zeon asi Norris Packard ise savasta her iki tarafta gurur ve gorev bilincinin varligini gosteriyor. Her ne kadar Norris'in karakteri biraz fazla tutuk ise sovalyelik ruhunun Gundam dunyasinda devam ettiginin kaniti.


Gene tekrar edecegim, bu dizinin en guzel yani gercekciligi idi. Gundam'lar arizalaniyor, bozuluyor, bakimsizliktan yipraniyor, hasar goruyor ve karakterlerimiz cesitli yamalar ve gecici cozumlerle gorevlerine devam ediyorlar.


Episodlardan birisi uzun bir tuzak hazirlama sahnesi iceriyor - savasan askerin psikolojik durumunu inceleyen bolumlerden birisi ve son derece basariliydi.


Gundam tarihcesi son derece karisik bir hikaye - ayni hikayenin farkli zamanlarda farkli sekillerde anlatilmasi ile iyice kafa karistiran bir sey. Gundam 08th MS Team, eski Gundamlardan. Her nasilsa oyuncak satmak icin ortaya cikartilmis bir serinin en iyisi ancak en az bilinenlerinden birisi. Karsilastirmak gerekirse, Gundam Seed ve Gundam Seed Destiny toplam 100 bolum iken 08th MS Team 12 episod ve direk videoya cikmis bir urun (animelerde direk videoya cikmak kotu bir sey degil ancak bilinirligini azaltiyor televizyonda yayinlanmadigi icin). Gundam Seed serisinde neresinden bakarsan bak en az 20 tane Gundam ve Zaku oyuncagi varken 08th MS Team'da o kadar yeni bir sey yok - karakterler her gun ayni araclara binip ormandaki gorevlerine dogru yuruyorlar. Sonucta para acisindan bu kadar dusuk gelir kazanacaklari bir seriyi devam ettirmeme kararlari sasirtici degil. Ote yandan muhtemelen bu karar bu seriyi kurtariyor! Hikayeyi kisa tutarak gereksiz ve (peeh, yaani, ciddi bi sekilde) sacma dallara girmiyor hikaye (Gundam Seed geliyor akla, kim tahmin ederdi ki Kira ile Kagari kardesler? Luke ve Leia'dan beri boyle bi salaklik olmadi yani - yani nasil yaaaaniiii? Ne kadar zorlayabilirsin senaryoyu bu sekilde - en azindan Star Wars biraz daha guzel bir hikaye koymustu bu olayin cevresinde). Kisa yorum: Efendiler, kacirmayiniz.


En tepede dedigim gibi, "Best Gundam Evah"...

Pazartesi, Aralık 18, 2006

Dunyanin Sonu Gelse Nasil Gelir?

Bikac amerikan geyik, bizden cok farkli degiller ne de olsa, dunyanin sonu gelirse nasil gelir diye geyikliyorlar. Son episod Monsenyor Cthulhu ve bizler hakkinda.

Elalem neler podcastliyor, biz hala bos bos duruyoz.... Haydin genclik!

Cumartesi, Aralık 16, 2006

Aziz Efendi’nin Reddedilen Mirası Türk Romancısının “Gerçeklik”le Savaşı... - Handan İnci

Ali Aziz Efendi ve eserleri ile Türk Edebiyatı hakkındaki yerine ilişkin olarak Handan İnci'nin Kitap-lık Dergisi 80. sayısında bir yazısı mevcut. İlgilenene.

http://www.ykykultur.com.tr/kitaplik/80/main.html

Mısır Şehzadesi - Ali Aziz Efendi

Kitaplık 140 Sayfa


Kitabın yazarı Ali Aziz Efendi ya da Giritli Ali Aziz Efendi 1749 Girit doğumludur. 1799 yılında Osmanlı Devleti’nin Almanya Elçisi iken Berlin’de ölmüştür. Kitabın orjinal ismi Muhayyelat-ı Ledünn-i İlahı-i Giridi Ali Aziz Efendi’’dir. Günümüz Türkçesi ile karşılığı “Giritli Ali Aziz Efendi’nin Gizemli Hayalleri”dir. Eserin yazım tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber 1797 yılı olarak tahmin edilmektedir. Aziz Efendi giriş bölümünde eseri tanıtırken “Hülasatü’l Hayat” (Hayatın Özü) adlı eski bir kitabın dervişçe uyarlamasını yaptığını belirtmektedir.


Bu kitap Osmanlı ve Türk Edebiyatı için ilk fantastik eser ve aynı zamanda modern edebiyata geçişte önemli bir mihenk taşı olarak kabul edilmektedir. Ne yazık ki Aziz Efendi’den sonra Türk Edebiyatı doğunun masallarına sırtını dönerek, batının gerçekçi tarzına geçiş yapar. Hatta Aziz Efendi’nin masalsı, fanatastik anlatıları şiddetle eleştirilir. Modern cumhuriyet edebiyatına kadar fantastik edebiyat dışlanır.


Aziz Efendi, Mısır Şehzadesi ve daha sonraki Padişahı Naci ve onun oğlu, şehzadesi Dil-agah’ın maceralarını anlatıyor kitabında. Şehzadeler cin kralının ve binbir türlü efsunun yardımı ile muradına ererken, gayipte dolaşıp, ejderhalar ve kötü büyücüler ile savaşıyorlar. Ancak bütün bu binbir gece masalları hikayelerinin arkasında Ermiş, Erenler Ereni, Mürşid ve Kutub olarak isimlerndirilen İzzettin Kübra Efendi adlı Dede’nin tam da belirttiği gibi “dervişçe” kıssalarını anlatıyor Aziz Efendi. Naci, Mısır Padişahı olduktan sonra “fakir dervişlere kafir gözüyle baktığı” için ermiş kişi tarafından kendisine bir ders veriliyor. Ermiş için kullanılan sıfatlardan ve kıssalarından kendisinin bir Bektaşi Dedesi olduğu sonucunu çıkarmak da pek mümkün. Bu ögeleri ile kitap bir tasavvuf kitabı da sayılabilir.


Günümüzün fantastik anlatılarına göre daha farklı ve zayıf sayılabilecek bir eser Mısır Şehzadesi. Diğer taraftan türünün ilk örneklerinden olması ile çok önemli bir eser. Aziz Efendinin Hayalleri çevirisi ya da asıl yazım dili olan Osmanlıca nedeni ile çok rahat ve hızlı okunuyor. Okunmasında fayda var.