Perşembe, Ekim 23, 2008

Firefly


Firefly, Angel ve Buffy Vampir Katilinin yaratıcısı , pek ödül sahibi, Marvel'a hikayeler yazan Josh Whedon tarafından yaratılmış ucunda Cowboy Bebop aromalı uzay westerni tadında, hafif meşrep bir macera dizisi. Ne yazık ki benim altı okka beyinciğimin almadığı nedenlerle bir sezon 14 bölümün ardından tozlu DVD raflarına terfi etmiş. Terfi ettiği gibi de bir DVD satın alma çılgınlığı yaratmış. Bunun sayesinde nur topu gibi Serenity adlı Bilim Kurgu filmimiz olmuş


Velhasıl Hakan’ın sevmediği, Özgür’ün bayıldığı, Eralp’in hoşuna giden bu diziyi en sonunda tembelliğimden sıyrılarak seyrettim. Dünyaya sığmayıp (hepsi Çinliler yüzünden, üremeyin kardeşim) evrene taşan, önüne gelen sistemi, gezegeni herhangi bir utanma, sıkılma emaresi göstermeden dünyalaştıran, koloni üzerine koloni edinen insanoğlu (ya da yeni Amerika Birleşik Devletleri) en sonunda merkezi otoriteye başkaldıran uzak illerdeki yerleşimciler ile merkezi gezegenlerde yaşayan zenginler olarak kavgaya tutuşur. Klasik bir kuzey-güney hikayesi. Sadece mekan farklı. Sonunda zengin kuzey ya da merkezi otorite kazanır ve güneyli olan kahramanlarımız kendilerine çakma bir uzay gemisi edinerek vahşi batı kokulu, Çin temalı uçsuz bucaksız uzayda salınmaya başlarlar. (Herkes Çince konuşsa da ortalıkta hiç görünmüyorlar, garip) Dizimiz de tam bu noktadan sonra yaşanan olayları bize aktarır.


Hikaye hususunda fazla detaya girmeyeceğim çakma görünümlü ama toplama parçaların yarattığı muhteşem sinerji ile uzayı kat eden gemide bir şekilde bir araya gelmiş dokuz kişinin başlarına gelenler gayet eğlenceli ve hatta yer yer çocukluğumun Red Kit’ine benzer tatlarda anlatılıyor. Birçok konu klasik bir western. Hatta uzay gemilerinin yanında atlar, vahşi batı kasabalarını bilim kurgu dokunuşları ile görmek mümkün. İzlemesi son derece zevkli bir seri. Ardı ardına sıkılmadan bölümleri izledim.


Beni kulağımda bir türlü bitirmeye kıyamadığım Freelancer’ın “Freelancer Alfa 1 Dash 1” nidaları hülyalara daldıran, Nebula ve Hugo ödüllü bu diziyi edinin, seyredin.

Perşembe, Ekim 16, 2008

Suri'nin Yağmurları

Yazan: Eralp Tezcan

Yağmur yağıyordu. Suri denen gezegenin yüzeyinde yağmur bitmek tükenmek bilmeden yağıyordu.

Kaskına çarpıyor, her damla çarptığı yere sümük gibi yapışıyordu. Aşağıda gördüklerinden sonra onları kaskından temizlemek için durmaya niyeti yoktu. Attığı her adım daha yukarı bastığı sürece arkasına bile bakmadan yokuş yukarı yaptığı bu yarışı sürdürecekti. Zaten bu yağmurda baksa da bir şey göremezdi.

Önünü görme ihtiyacı peşindekilerin ona yetişecekleri ve geldiklerini göremeyeceği korkusuyla da birleşince geldiği ilk uygun yerde durdu. Kaskını yeşil sarı sümüklerden temizledi. Arkasına baktı. Peşinden gelen yoktu. Yeniden yukarı koşmaya başladı.

Nefesi daralınca durdu. Arkasında kimseyi görmeyince kendine çevreye farklı bir gözle bakma izni verdi. Alabildiğine gri kayalık bir yamaçtaydı. Ufku aradı ama kül rengi bulutlarla yerin kesiştiği çizgiyi göremedi. Bulutlar tuhaf, yapış yapış yüklerini bıkıp usanmadan bu taş yüzeye bırakıyorlardı.

Sümük yağmuru taşlara yapışmıyor, aralarından sızıp iniyordu. Damlaların kayaların arasından sperm gibi kayıp gitmelerine tiksinerek baktı. Neden hayret ediyordu ki? Giysisinde en ufak bir delik bulsalardı bu ucube sağanak onu da dölleyecekti. Davul gibi şişecek, o kabusun her anını tüm acısı ve iğrençliğiyle yaşayacaktı.

Gözünün önüne ekip şefi geldi. Öğürdü, bir miktar safra ağzına geldi. Geri yutmaya çalıştı ama başaramadı ve ağzındakileri kaskın içine bıraktı. Dışarıda sümük içerde kusmuk ağlamaklı oldu ve tekrar yukarı koşmaya başladı.

Gezegenin jeolojik haritasını yörüngeden çıkardıktan sonra bir süre de bu bir türlü dinmek bilmeyen yağmuru incelemeye almışlardı. Bir kaç kilometre kalınlığındaki yoğun bulutlar yörüngede bulundukları süre boyunca hiç açılmamışlardı ve yağmur sürekli yağmıştı. Bulutları ve yağmuru incelediklerinde, damlaların organik olabileceklerine dair bulgular elde etmişlerdi. İnsanoğlunun uzayda geçirdiği bunca zamandan sonra ilk kez yeni bir canlı keşfediliyor olacaktı. Heyecanlanan araştırmacılar yüzeye bir ekip gönderip örnek almaya karar vermişlerdi.

Ancak iniş sırasında mekik kaza geçirmişti. Kazada giysisi yırtılan ekip şefi yağmurun altına çıkar çıkmaz şişmeye başlamıştı. İçten içe çürüyor çürüdükçe şişiyor gibiydi. Hiçbir şey yapamamış öylece bakakalmışlardı. Bir de sanki çürümenin leş kokusu bu koyu yağmurun altında bile keskinliğini korumuş gibi o yaratıklar çıkagelmişlerdi. Hiçbirini umursamadan ekip şefini yemeğe koyulmuşlardı. Bunu görünce donup kalmadan kaçmayı akıl eden bir tek kendisiydi. Ekibin kalan iki üyesinin nasıl şiştiklerini ve ucubelere yem olduklarını görmemişti.

Yüzeye inmeden önce Kaptan onlara bir kaza olduğu ve haberleşemedikleri durumda iki saat sonra onlara bir kurtarma mekiği göndereceğini söylemiş ve koordinatları bildirmişti. Tırmandığı yamacın tepesine vardığında Kaptanın sözleştikleri gibi bir mekiği onları alması için yörüngeden gönderdiğini gördü. Sevineceğini sandı ama düştüğü dehşet onu bir iğneli fıçı gibi sarmıştı. Ne yapsa ne etse silkinemiyordu.

Arkasına baktı. Gördükleriyle omuriliği titredi. Geliyorlardı. Onu da istiyorlardı. Bütün ekibi bu yağan iğrenç sümük altında dölleyip şişirdikleri, üstüne de posalarını yedikleri yetmezmiş gibi bir de onun peşindeydiler. Mekiğin pilotuna motorları çalıştırmasını haykırarak koşmaya başladı. Telsizinin bozulduğundan haberi yoktu.

Mekiğe vardığında kapıyı açtı. İçeride onu şişmiş bir pilotla, pilotun bacaklarını afiyetle kemiren üç iblis bekliyordu. Acı sonunu kabullenir gibi olduğu bir an, iblis kelimesini evrenin özgün bir varlığı için kullanmanın bir bilim adamına yakışmadığını düşündü. Yaratılışın özünde var olup ancak binyıllarla yontularak geriye itilen ilkel bir sezginin yüzeye vurması gibiydi.

İblisler pörtlek gözlerini açmış, köpek ağzına benzeyen ağızlarından salya, kan ve et parçaları sarkarken ona doğru davrandılar. Dehşetin elleri boğazına, kollarına yapıştılar. Bilinmeyen gezegenlerin ağır şartlarına dayansın diye yapılmış giysisini diş ve tırnaklarıyla şehvetle paraladılar.

Onu mekiğin kapısından dışarı itmeye çalışan iblislerin onunla konuştuklarını, kulağına bir kaç kelime fısıldadıklarını sandı. Son yolculuğuna uğurlanan birinin duyması gereken giderayak inanç pekiştirici, huzur verici sözler değillerdi. Azapla fısıldıyorlardı, "Cthulhu ftagn".

Gırtlağını söken çığlığı Suri'nin şaplayan yağmurunda onunla birlikte sonsuza dek silindi.

Perşembe, Ekim 09, 2008

Bilim Kurgu ve Kadın

Yazan: Çok Düşünen Kadın

Bir zamanlar tanrıça seviyesine yükseltilecek kadar kutsal statüsünü1 erkek-egemen sistem içinde yitirmiş olan kadının, yaratıcı alanda “eşitlikçi tanrıça” farklılığını göstermesi kaçınılmazdır. Bu nedenle anaerkil yapının uzun zaman önce yeryüzünden silinmiş izlerini kadın yazarların ütopyalarında, distopyalarında, bilimkurgularında ya da masallarında bulmak mümkündür. Bu kadın yazarlara örnek olarak Ursula Le Guin, Marge Piercy ve Angela Carter’ı sayabiliriz. Le Guin daha ziyade işin bilimkurgu kısmıyla haşır neşirken, Piercy ve Carter’da fantezi boyutu ağır basmaktadır. Bunun nedeni Piercy ve özellikle Carter’ın daha sembolik ve daha ironik bir anlatımı tercih etmeleri olabilir. Hangi kategoriye girerse girsin, bu üç yazarın eserlerinde bir ortak nokta mevcuttur: hiyerarşik düzene temel olan zıt ikiliklerin yok edilmesiyle, var olan sistemin yapı bozuma uğratılması.

LeGuin Mülksüzler’deki biseksüellik konusunu Karanlığın Sol Eli’nde bir adım -hatta birkaç adım- öteye götürerek biseksüel karakterlerini cinsiyetsizleştirmiştir. Kadının yumurtlama döngüsüyle paralellik gösterir bir biçimde Kış gezegeni sakinleri ayda bir kez erkek ya da kadın cinsine dönüşüp çiftleşmektedir. Enteresan olan, ayın yirmi küsur gününü cinsiyetsiz olarak yaşayan bu insanların toplumun bütün yapılarını çiftleşme dönemlerini esas alarak oluşturmalarıdır. İçinde yaşadığımız “gerçek” dünya ile kıyaslayacak olursak: bizler bütün kurallarımızı ve toplumsal yapılarımızı cinselliğin bastırılması üzerine kurduğumuz halde tecavüz, şiddet, cinsel taciz olaylarının ardı arkası kesilmezken; elin Gethen’lisi bütün hayatını birkaç günlük cinsellik üzerine kurduğu halde dünyasında ne tecavüz, ne savaş ne de bunları ifade etmeye yarayacak kelimeler vardır. Kavramın kendisi var olmazken kelimesine de ihtiyaç duyulmamaktadır. Başka bir dünyadan Gethen’lileri ziyaret eden Genly Ai tıpkı okur gibi içine doğduğu –daha ziyade zıtlıklardan oluşan- değerleri unutup, bu yeni gezegendeki “bir”liğin anlamını keşfetmektedir. Gethen’de hiçbir şey bizdeki gibi zıt ikiliklerden –kadın/erkek, iyi/kötü, siyah/beyaz- oluşmaz. Herşey içiçe geçmiştir. Tıpkı yin-yang gibi. Bu nedenle karanlığın sol eli aydınlıkken, aydınlığın sağ eli de karanlıktır. LeGuin bu şekilde ataerkil sistemin hiyerarşik düzenine olanak veren zıtlıkları ortadan kaldırırken, anlatımında da farklı sesler kullanarak çoğulluğa vurgu yapar. Kitapta öne çıkacak bir baş kahraman, tek bir anlatıcı, bir lider yoktur. Genly ne kadar önemli bir karakterse Estraven de o kadar önemlidir. Onların günlükleri ve raporları okuru ne kadar bilgilendiriyorsa, farklı anlatıcılar tarafından aktarılan mitler, öyküler ve efsaneler de o kadar bilgilendirmektedir.

Piercy ise Zamanın Kıyısındaki Kadın’da şizofren Connie karakterini zamanda yolculuk yapan Luciente ile tanıştırarak, onu Luciente’nin biseksüel, mülksüz ve çoğulcu dünyasına taşır. Yakınlarının kısaca Connie dediği Consuelo Camacho Alvarez Ramos, uzun isminden de anlaşılabileceği gibi, hayatı erkekler tarafından yönetilmekte olan Meksika kökenli bir Amerikan kadınıdır. Tüm hayatı evlenip çocuk bakmaktan ibaret olan annesini örnek aldığından başarılı bir kadın olabilmek için evlenmesi gerektiğine kanaat getirir. Ancak ilk evliliğinden bir tecavüz, birkaç yara bere ve bir kız çocuğuyla kurtulduktan sonra sadece çok sevdiği ikinci kocasını değil, rahmini ve kızını da kaybeder; rahmini “başarılı” sağlık sistemi elinden alır, kızını ise sosyal hizmetler. Romanın başında evinde kendi halinde oturmakta olan Connie bir tekme de kuzeninin kadın satıcısı sevgilisinden yer ve hastanelik olur. Kadın satıcısının yersiz suçlamaları sonucu akıl hastanesine kaldırılır ve daha önce aynı şeyi yapmış olan öz abisi de sonsuza dek orada kalabilmesi için elinden geleni ardına koymaz. Oysa Connie’nin tek isteği kuzenini fahişelikten, karnındaki bebeği kürtajdan kurtarmak ve hep beraber erkeksiz, mutlu bir aile olarak yaşamaktır. Hastaneye hapsedilmeden önce Connie gelecekten geldiğini iddia eden bir şahıs tarafından birkaç kez ziyaret edilir. Feleği şaşan Connie önce güvenmez bu ne idüğü belirsiz adama ama yine de erkek olduğu için boyun eğer. Hastanedeyken de bu adamın Connie’yi kısa süreler için kendi geleceğine götürmesi fikri hoşuna gider. İlk zaman yolculuğunu yapacakken anlar bu şahsın aslında kadın olduğunu. Luciente denen ve ismine uygun biçimde Connie’nin ışığı haline gelen bu kadının toplumu, Connie’nin ataerkil toplumunun tam zıttıdır. Her şey eşitliğe dayanır, heteroseksüellik norm değildir, her bireyin sadece kendine ait ve kimseyle paylaşmadığı bir yaşam alanı vardır. Evlilik diye bir şey yoktur. İnsanların tamamen kendi doğalarına uygun, toplumsal baskıların tamamından kurtulmuş bir vaziyette yaşadıkları bu toplumda tam bir eşitlik sağlayabilmek adına kadınlar da çocuk doğurma güçlerinden vazgeçmişlerdir. Bu nedenle yapay bir rahim geliştirilmiş ve bu yapay rahimde gelişen bebekler herkesin bebekleri olmuşlardır. Böylece hiç kimse bir bebeği tek başına sahiplenmez ve ölene dek ona tutunmaz. “Ortak anneler” denen en az iki kadın ve bir erkekten oluşan bir grup tarafından büyütülen bebek on iki yaş civarında özgür bir birey olabilmesi için azad edilir ve kendi ismini seçer. Connie hastanedeki gerçek dünya ile Luciente’nin dünyası arasında gidip gelirken her iki toplumu pek çok açıdan karşılaştırma fırsatı bulur ve o zamana dek sorgusuz sualsiz kanıksamış olduğunu fark ettiği kendi dünyası ile ilgili gerçekler hiç de hoşuna gitmez. Maksat okurun da aynı farkındalığa erişmesidir.

Carter’da olaylar biraz daha Frankenstein kıvamındadır, zira Yeni Havva’nın Çilesi’nde2 Anne’nin kızları tarafından kaçırılan baş karakter, kendi rızası dışında bir cinsiyet değiştirme operasyonuyla “zihni erkek, bedeni kadın” bir yaratığa döner. Geriye dönük anlatımıyla okura öyküsünü aktaran Evelyn erkek olduğu zamanlar nasıl bir şovenist olduğunu, kadınları nasıl aşağılayıp onları sadece kendi egosu ve cinsel tatmini için kullandığını anlatarak başlar. Ancak son kurbanı Leilah (ki sonradan gerçek adının Lilith olduğunu öğreniriz) kendisinden hamile kalıp Evelyn’in ısrarıyla kürtaj olur ve ucuz bir muayenehanede geçirdiği bu kötü operasyon nedeniyle rahmini kaybeder. Bu kötü tecrübeden biraz ders alan Evelyn arınması gerektiğine karar verip kendini çöle atar. İşte Yeni Havva’nın macerası da bu sayede başlar zira Evelyn çölde kendi toplumunu kurmuş olan Anne’nin kadınları tarafından yakalanıp alıkonur. Anne erkek egemen sisteme karşıdır ve hayatını bu sistemi yıkmaya adamıştır. Lakin ilk bakışta feminist görünen bu anaerkil toplum da en az ataerkil sistem kadar baskıcı ve hiyerarşiktir. Anne’nin amacı Evelyn’in kıymetli “lyn”ini kesip onu Eve haline getirmektir. Kesim işleminden önce de Evelyn’e bir nevi tecavüz ederek boşalmasını sağlar ki Eve’e dönüştüğünde onu kendi spermiyle hamile bırakabilsin ve tüm dünyanın düzenini değiştirecek yeni peygamberi dünyaya getirsin. Hayranı olduğu Hollywood yıldızı Tristessa’yı aratmayacak kadar güzel bir kadına dönüştükten sonra Anne’nin elinden kaçmayı başaran Eve, doğal olarak bu yeni kadın haliyle önce bir erkeğin tecavüzüne uğrar. Zero (yani Sıfır) adlı bu tecavüzcü esir tuttuğu diğer yedi karısının arasına Eve’i de ekler. Ataerkil dünyada daha pek çok başka macera da yaşayan Eve böylece bir yandan erkek zihniyle olayları değerlendirirken, bir yandan da kadınlığa alışmaya ve bu düzende kadın olarak var olmaya çalışmaktadır. Okur Evelyn’in, bu hem erkek hem kadın ruhunu içinde bir arada barındırabilir hale gelinceye kadar ki süreçte deneyimlediklerine ve hissiyatına tanıklık eder. Yol üzerinde Carter’ın Greta Garbo’dan esinlenerek yarattığı Tristessa karakterinin de aslında biyolojik olarak bir erkek olduğunu öğrenir ve böylece bu çift başlılığında yalnız olmadığını anlayıp rahatlar. Carter da bu sayede bir miti daha tepetaklak etmiş olur.

Bu kaba tarife göre söz konusu üç roman da esas olarak toplumsal cinsiyet rollerini merkez almıştır. Peki bilimkurgu bu romanların neresine düşer?

Bu anlamda en iyi örnek tabii ki Karanlığın Sol Eli olacaktır. Leguin her zamanki gibi detaylara özen göstererek yeni dünyalar yaratmış ve kahramanlarından birini bu dünyalar arasında bir elçi olarak görevlendirmiştir. Genly Ai adlı elçi de tıpkı okur gibi Kış gezegeninin yabancısıdır ve okurla birlikte bu değişik gezegenin yolunu yordamını keşfe çıkar. Leguin zamanla, gezegenler arası yolculukla, yarattığı bu gezegenlerdeki fiziksel koşullarla ilgili gerçekleri mümkün olduğunca bilimsel verilere dayandırmaktadır. Bunun yanı sıra Kış gezegeni için yeni bir takvim ve bu takvim için yeni bir dil, Genly Ai ve yandaşları için uzay gemileri, ve Kış gezegeni ahalisi için bambaşka bir toplum düzeni yaratarak da kitabını zenginleştirmiştir.

Zamanın Kıyısındaki Kadın’da her şeyden önce bir zaman yolculuğu söz konusudur. Her ne kadar Connie’nin her şeyi kafasında yaratan bir şizofren olduğu ima edilse de okur kendi kararını verme konusunda özgürdür. Şahsi kanaatim Connie’nin Mattapoisett ziyaretlerinin birer zihin yolculuğu (mind travel) olduğu yönündedir kizaman yolculuğu tabir edilen deneyimden farkı fiziksel bedenin yer değiştirmiyor olmasıdır. Bir nevi astral seyahat olarak da düşünülebilir ve zaten deneyimin isminin ne olduğundan ziyade o ya da bu şekilde gidilen mekanda neler tecrübe edildiği önemlidir. Luciente gelecekte yaşadığını iddia etmektedir ve Connie bu gelecek toplumunda telepatik kediler, yapay rahimler, uçan makineler, arınıp dinlenme mekanı olarak hizmet veren (bizdeki adı tımarhane olan ama Mattapoisett’de daha ziyade spa gibi işleyen) evler, farklı sorunlara farklı çözümler, ilginç ritüeller ve yine dilde birçok farklılıkla karşılaşır. Tüm bunların amacı eşit ve zıtlıklara –dolayısıyla da hiyerarşiye- yer vermeyen bir sistem kurmaktır. Connie sistemin tıkır tıkır işlediğini görür. Luciente’nin yardımı olmaksızın kalkıştığı bir zihin yolculuğu denemesinde yanlışlıkla alternatif bir geleceğe gider. Gildina diye bir kadının yaşadığı apartman dairesinde bulur kendini. Günümüz toplumunda evli olduğunu düşüneceğimiz Gildina aslında bir nevi seks kölesidir ve onu hayatı boyunca yanında tutacak bir adam bulduğu için kendini çok şanslı saymaktadır. Bedeni erkeğinin arzuları doğrultusunda estetik operasyonlarla yeniden biçimlendirildiğinden orantısız, biçimsiz ve hatta iğrençtir. Evden dışarı çıkması yasaktır ve evdeki her şey elektronik bir takım mekanizmalarla işlemektedir. Kendini sıradan bir apartman dairesinde sanan Connie çok geçmeden bu binaların yerin kat kat altına ve göğün kat kat üstüne kadar uzandıklarını öğrenecek ve dehşete düşecektir. Gildina’nın efendisi ortaya çıktığında ise bunun yalnızca bir zihin yolculuğu olduğuna şükreder. Anlatılmak istenen Mattapoisett gibi ütopik bir toplumun alternatiflerdensadece biri olduğudur. Yani gelecek şu an aldığımız kararlara ve attığımız adımlara bağlı olarak değişebilecektir.

Carter’ın fantezi ağırlıklı romanında bilim Anne’nin tekelindedir. Kendisi bir bilim kadını olan Anne öncelikle kendi bedeni üzerinde çalışmış ve cemaatindeki kadınların her birinin bağışladığı birer göğsü kullanarak kendine dev göğüsler yapmış, defalarca operasyon geçirerek dev bir yaratığa dönüşmüştür. Girişinde toplumlarının simgesi olarak kırılıp ikiye bölünmüş bir erkek cinsel organı olan merkez üssünde Anne çeşitli deneyler yapmaktadır. Çölde kıstırılan Evelyn de bir uzay üssünü ya da Hollywood filmlerindeki yer altı karargahlarını andıran bu yere getirilir. Anne yıllar içinde geliştirip ustalık kazandığı yöntemleri bu kez Evelyn üzerinde dener ve bir erkeği kusursuz bir kadına dönüştürmede son derece başarılı olur. Öyle ki son operasyondan sonra aynaya bakmasına izin verilen Eve/lyn bile kendi görüntüsünden tahrik olur. Ancak Anne’nin devrim gerçekleştirmek için yapacakları bununla sınırlı değildir. Eve’in sadece görünüşte kadın olması yeterli olmayacaktır. Bu nedenle operasyonun ardından beyin yıkama işlemleri başlar. Yattığı hücrede hiç susmayan bir hoparlörden Eve’e ataerkil sistem karşıtı sözler fısıldanır. Ayrıca video ve slayt seansları ile Eve dünyanın çeşitli bölgelerinde kadınlara uygulanan şiddet, vahşet ve baskılar konusunda bilgilendirilir. Bu seanslarda ayrıca Eve’i anneliğe de teşvik edecek, onun iç güdülerini uyandırmaya yönelik gösterimler vardır. Carter Anne’ye erkeğin organını kesip ona bir vajina açmanın yanı sıra hiç yoktan rahim yaratma gücü de vermiştir. Ancak bütün ileri teknolojilerine rağmen Eve –kadınlık konusunda haddinden fazla bilinçlenmiş olarak- Anne’nin elinden kaçmayı başarır. Böylece içinde zaten hep var olmuş olan kadını bulacağı yolculuğuna çıkar. Romandaki çeşitli göndermeler –chimera, simya, prima materia vb.- Eve/lyn’in kaos ortamında vücuda gelmiş bir hermafrodit olduğu mesajını vermektedir. Romanın sonunda üçüncü kez dünyaya gelen Eve/lyn artık hem zihninde hem de bedeninde dişiyi ve erkeği, yin’i ve yang’ı birleştirmeyi başarmış, okurun da deneyimlemesi beklenen uyanışı yaşamıştır.

Sonuç olarak bu üç yaratıcı kadın, gerek bilimkurgu gerekse fantezi öğelerini kullanarak eşitlikçi bir dünyanın ancak kadını ezip erkeğe hak etmediği bir üstünlük veren toplumsal cinsiyet rollerinden arındırılmasıyla mümkün olabileceğini göstermektedirler. Freud’un bile kabul ettiği gibi her bir bireyin doğuştan (ruhsal anlamda) ikicinsli olduğu, dolayısıyla biyolojik olarak değil ama psikolojik olarak her erkeğin ve her kadının hem erkek hem de kadın olduğu bir dünyada bu ikisi arasında bir hiyerarşi olması son derece anlamsız ve yanlıştır. İçimize işlemiş olan “erkek adam” ve “hanım kadın” rollerinden sıyrılıp, homofobiyi bir kenara bırakıp, hepimizin kendi başımıza özgür ve tastamam birer insan olduğumuzu; ruh eşi diye bir şey olmadığını; öteki diye bir şey olmasına gerek olmadığını zira ötekinin zaten kendi içimizde olduğunu kavramanın vakti gelmiştir. İşte bu üç roman bunun neden ve nasıl yapılabileceğini anlatır.

1
Bu konuda ayrıntılı bilgi için Pervin Erbil’in Pandora’dan Kibele’ye: Kadının Tarihsel Yenilgisi adlı kitaba başvurulabilir.

2
Eserin orijinal adı The Passion of New Eve ancak maalesef şimdiye dek Türkçeye çeviren olmadı.

Salı, Ekim 07, 2008

Yenilikler

Herkese merhaba...

Gordugunuz uzere isimlerde azcik degisiklik yaptik.

Eskiden Podcast icin kullandigimiz Hitit Gunesi adresi artik buraya yonleniyor. Podcast ise podcast.hititgunesi.org adresinde durmakta devam ediyor. Podcast'in RSS linki degismedi: http://hititgunesi.libsyn.com/rss.

Bunun disinda bize hititgunesi@hititgunesi.org adresinden ulasabilirsiniz. Ayrica duzenli katkida bulunan insanlara da ulasmak icin e-mail adreslerimiz olacak. Mesela bendeniz m1fcj@hititgunesi.org adresindeyim Nijeryali dostlarimin teklifleri icin.

Bunun disinda baska ilginc fikirlerimiz olacak gibi. Burayi izlemeye devam ediniz...

Perşembe, Ekim 02, 2008

BAĞDAT

Yazan: Hakan Köseoğlu


Bağdat - 29 Eylül 2008 - Sünni bir mahallenin pazar meydanı...


Saat sabah on otuz. Pazar meydanı yeni açılmış. Marullar taptaze, parlak bir yeşil. Domatesler olağanüstü güzel kırmızılıkta, limonlar ıslak ve sapsarı. Güzel bir sonbahar sabahı. Erkenden tazeleri kapmaya kararlı ev hanımları arkalarında sürükledikleri pazar arabalarıyla daha ucuzca tezgâhlari aramakla mesgul. Henüz daha erken oldugundan ve önlerinde daha uzun bir gün olduğundan, satıcıların o kadar da sesleri çıkmıyor, ancak komşu tezgâhların birisine başörtülü bir teyze yaklaşınca "abla bunlar daha hoş, taze, gel gel, domateslere bak, kıpkırmızı" diye bağırmaktan kendilerini alamıyorlar. Pazar meydanının etrafında ve içinde ellerinde AK-47leriyle dolasan genç askerlerin canı şimdiden bezmiş, ancak gözleri sürekli sağda solda laf atacakları bir genç kız aramakta. Ancak çoğunluk ya ufak veletler veya kartlamış yaşlı kadınlar - en azından onların gözünde.


Aniden bir gürültü. Kocaman bir kamyon üzerindeki karpuzları etrafa saça saça pazar meydanına dalar tam gaz. Salatalıklar, elmalar, armutlar, kavunlar, karpuzlar ve niceleri, içleri dolu veya boş tahta kasalar - her tarafa fırlar. Daha onsekizini yeni geçmiş genç askerler ürküp kaçmaya başlarken, 38 yaşında, Saddam'ın yıllarını hevesle anan çavuş Hüsamettin elindeki keleşi kamyona doğrultacak gücü ve sakinliği bulur ve tüfek takırdamaya başlar. Mermilerin büyük kısmı kamyonu ıskalar ancak birkaç tanesi kamyonun camına isabet eder.

Kamyonun camı aniden beyaz bir ağ parçası gibi çatlar, yavaş yavaş parçalara ayrılır mermiler arka arkaya vurdukça. Kamyonun direksiyonundaki Sıddık'ın ağzinda bir sözcük belirir; "Eşhedü en la..."


Ve aniden kamyon kırmızı bir alev bulutu içerisinde havaya uçar. Taşıdığı kasaların altındaki bomba tutuşur, etrafındaki çivi ve bilye parçalarını acımasızca etrafa salar. Kamyonun taşıdığı kasalar bin parçaya ayrılır ve çevredekilerin vücutlarını parçalar.


Patlamanının şok dalgası pazar meydanının bir ucundan diğer ucuna butun şemsiyeleri yırtar atar. Korkunç gürültüden kimse bir şey duyamaz olur. Uzaktan insanlar meydana doğru koşmaya başlar. Kardeşleri, bacıları, anaları, babaları meydanın içerisindeki korkunç ateş bulutu içerisindedir ne de olsa.


Ancak aradan birkaç dakika geçtikten sonra çığlıklar, ağlayan insanlar duyulur olur.


Tahmini ölü sayısı otuz. Yaralı sayısı bilinmiyor. Ölülerin de hepsi bulunabilmis degil. Yakınlarınca yığın içerisinden çıkartılıp, bir taksinin arkasına atıldıktan sonra hastaneye giderken hayatını kaybedenlerin sayısı her zamanki gibi muallakta.


İşgal altındaki Bağdat'ta normal bir sabah böyle başlar.


Bağdat Merkez Hastahanesi Morgu 14:30...


Son üç saattir ceset üstüne ceset geliyordu. Sabahki bombalamanın etkileri hâlâ devam ediyor, çeşitli mahallelerde birbirlerini kurşunlayan Şiilerin ve Sünnilerin cesetleri de yığıldıkça yığılıyordu. Vurulanların büyük kısmını sokakta öldürüldükleri yerde kalırken, bazı cesur insanlar daha sonra kendilerine olacakları düşünmeden yakınlarının bedenlerini alıp, daha sonra cenaze namazını kılıp gömebilmek için, morga taşıyorlardı. Savaş başladığından beri yüzbinlerce Iraklı bir şekilde ölmüş, cesetlerin büyük kısmı Bağdat morgundan geçmişti.


Doktor Hikmet, önüne son gelen cesede baktı: "Ulan eşşolueşşek, bu herif bizim degil, yabancı lan bu, ne buraya getirdiniz bu adamı, alın geri götürün. Yok yok, birinci şubedeki Amerikalılara verin, bokun soyu herifler kendi cesetlerine kendileri baksınlar!" Ellerini tuttuğu kanlı bezle silip, bir sonraki cesedin üstünü bir kimlik bulabilmek için aramaya basladi.


Bağdat Hava Alanı Amerikan Üssü Morgu, 18:30...


Er Jon Jones ambulanstaki torbalı cesetlere baktı. Son zamanlarda normal bir günde sadece iki-üç kişi ölüyordu, ancak bu gün hayli hareketli bir gündü. Güya Ramazan'ı kutluyordu müslümanlar ama Jon'a göre hepisinin yolu cehennemdi. Göğsünün üzerindeki haç kolyesine elini koyayarak "Dinsiz köpekler" diye mırıldandı ve cesetleri birer birer arabalara koyarak morga taşımaya başladı. Cesetlerden birisinde künye yoktu.


"Teğmenim, burda kimliksiz bi tane var, n'apıyım?"


Masasında, önünde bir elektrikli fan ile oturan Teğmen Clive, bütün bıkkınlığıyla "Ayır bi kenara, diğerleriyle işi bitince doktorlar ona bakarlar artık. Bu gün yoğun bir gün olacak" diye cevap verdi.


Jon ceset torbasına kimliksiz olduğunu belirten "John Doe" etiketini bağlayarak morgun en kenar köşesine cesedi attı ve arkasına bakmadan kalan cesetleri ambulanstan indirmeye devam etmek için yollandı.


Bağdat Merkez Hastahanesi 1 Ekim Morgu 02:45...


Doktor Yüzbaşı Stephen Suskin'e cesetlerden illallah gelmişti. Bombalamadan beri şehirde şiddet patlamış, dini bayram bilmeden birbirlerine girmişti Şiiler ve Sünniler. Amerikalı ve Iraklı askerler düzen sağlamak için çeşitli noktaları kontrole kalkışmış ve ağır kayıplar vermeye başlamışlardı. İki gündür ceset üstüne ceset morga gelmektekteydi. Çoğunluğu ciddi travmalar sayesinde hayatını kaybetmiş, on sekiz-yirmi yaşlarında çocuklar. Stephen'in burada yeni olduğundan morg bekçiliği görevi ona düşmüştü. Irak'a birden fazla defa tayin olan doktorlara morg çok karamsar geldiğinden, yeni gelenlere yaşamın gerçeklerini tanitmak icin onları morga atamak, savasin uzun surecegi belli oldugundan beri bir gelenek olmustu.


Haliyle Stephen'ın bıkkınlığı ve depresyonu anlaşılır bir durumdu. Neredeyse 15 saat önce başlayan nöbeti ile 19. cesedi karşısındaydı. Artık alışkanlığa vurmuş hareketlerle yeni cesedi torbasindan çıkartıp tezgahın önüne koydu ve otopsi kayıtlarının tutulduğu teybin kayıt düğmesine bastı.


"1 Ekim 2008, 02:55. Kimligi belirsiz John Doe. Notlara gore 29 Eylül Bağdat bombalamasında hayatını kaybetmiş. Ceset beyaz. Sarı saçlar, mavi gözler, açık renk ten. Vücut ağır travma geçirmiş. Sol kolu omzundan kopmus. Tahmini ölüm sebebi kan kaybı ve şok. Vücudun geri kalanında çeşitli şarapnel izleri var. Göğüs kafesinin sol tarafına üç ayrı şarapnel girmiş. Bacaklarında çeşitli morarmalar ve ezikler mevcut, muhtemelen sert bir objeye çarpmış. Sağ dizin hemen altında tam bir kırık var."


"Şimdi otopsiye başlıyorum. Göğüs kafesini açıyorum."


Stephen eline testere alıp göğüs kafesini T şeklinde kesti ve elleriyle göğüs kafesini açtı.


"Şarapnel parçalarının üçü de akciğerini sol taraftan delmis durumda. Kalp civarında kanama söz konusu. Şimdi sağ akciğeri inceliyorum".


Stephen birden bire durup sağdaki organı eliyle yokladı.


"Bir gariplik var, akciğerin olması gereken yerde kırmızı bir organ var. Bronşlar sağ tarafa gitmiyor. Bu organın altında küçük yuvarlak baloncuklardan oluşan başka bir organ var".


Cesedi sağ kolundan tutarak yan çevirdi ve sırtına dikkatlice baktı.


"Sırtında bir takım çizgiler söz konusu. Elimle yoklayınca solungaç gibi duruyor ama mümkün değil böyle bir şeyin olması. Bir genetik anomali olsa gerek. Bombalama sırasında bunların açılmış olma ihtimali çok düşük."


Eline, otopsileri kanıtlamak için kullanılan dijital kamerayı alarak yarıkların bir kaç fotoğrafını çekti.


"Otopsiye devam ediyorum, karın bölgesini incelemeye geçiyorum. Mide ve bağırsaklar sağlıklı gözüküyor ancak..."


Şaşkınlık.


"Ancak mide iki parçadan oluşmuş gibi. Safra kesesi ve apandisiti bulamıyorum. Apandisitin alındığına dair bir ameliyat izi vücutta gözükmüyor. Pankreası da bulamıyorum. Sanki birisi bu adamın iç organlarını ordan oraya oynatmış. Pankreasa benzer bir organ buldum ama karaciğerin altına saklanmış. Böbreklerin boyutları hayli küçük, birkaç santim uzunluğundalar."


Er Jon gece nöbetlerinden nefret ediyordu. Cesetlerle uğraşmak zor olsa da geceleri morgda bulunmak daha da zoruna gidiyordu. Mümkün olduğunca zamanını küçük bir odada etrafındaki ölülerin ruhları için dua ederek geçirsede, en azından arada bir doktorlara gözükmenin uzun vadede yaşamı icin daha yararlı olduğunun farkında olduğundan incilini kapatarak diz çöktüğü yerden kalktı ve morgda dolaşmaya başladı. Otopsi odasındaki ısığın hâlâ açık olması doktorlardan birinin hâlâ calıştığını gösteriyordu.


Aylardır morgda çalışmasına rağmen halen ölülerden rahatsız olduğu halde otopsi izlemek ilginç bir haz veriyordu. Bir cesedin ruhsuz bir et parçası oldugunun en güzel kanıtıydı otopsiler. Hiç bir saf ruh bu haldeki bir cesette durmaz, direk cennetin kapılarına giderdi. Saf olmayanlar ve çevrede kalmayı tercih eden ruhlar için ise otopsi güzel bir cezaydı. Sessizce otopsi odasının kapısını açarak içeri girdi.


Stephen olduğu yerde korkudan zıpladı ve gözleri faltaşı gibi açık Jon'a baktı. Otopsi yaptığı ceset önünde her tarafı açılmış duruyordu. Jon yüzbaşıyı bu kadar korkutacağını hiç düşünmemişti.


"Yüzbaşım? Bir şeye ihtiyacınız var mı?"


Stephen başını sallayarak Jon'a "Gel gel," yaptı ve anlatmaya başladı:


"Bu adamın vücudu saçmasapan bir şey. Gözleri mavi ama dikkatlice bakarsan altında bir göz kapağı daha var. Beyni korkunç bir şekilde karışık, girintiler çıkıntılar, ayrıca kalan her şey çok düzenli, damarlar çok güzel bir şekilde düzenlenmiş gibi. Gözlerinden birisini kesip mikroskop altında göz ağına baktım, bulamadım. Normal insanlarda göz damarları on taraftadır, bu adamda ise arka tarafta. Ayrıca çok daha fazla duyargası var. Vücudunun kalanı da..."


Stephhen bulduklarını bir bir Jon'a anlatmaya başladı.


Jon yüzbaşının dediklerini dinledikçe korkusu gittikçe arttı. Karşısındaki bir insan değildi. Bir canavar, yok hayir, bir şeytan! Bir iblis!


"Yüzbaşım, ne yapacaksınız bu cesedi?"


"Kime soylesek inanmazlar, genetik arıza derler, bozukluk derler. İnanılmaz bir şey."


"Yüzbaşım, siz gidin biraz dinlenin. Çok yorgun olduğunuz belli. Siz biraz içerdeki odaya geçip uyuyun, ben burayı toplar temizlerim."


Şok geçirmekte olan Stephen hiç itiraz edemedi. Yavaş yavaş nöbetçi doktor odasına yürüyerek kendisini yatağa atar atmaz derin bir uykuya daldı.


Jon operasyon masasına dogru yürürken içinden geçirdi: "İblisin evladı."


Birkaç saat sonra bir avuç dolar el değiştirdi ve büyükçe bir torba bir taksinin arkasına atıldı.


Sabahın ilk ışıkları doğarken dokuz yüz ikinci yüzyıldan gelen yolcunun zavallı cesedi Fırat'ın kirli sularına bacağına sarılmış zincirin ağırlığıyla gömüldü. Babil'i incelemek isteyen bir araştırmacı birkac bin yıllık bir hata yüzünden pisi pisine böyle gitti.

Perşembe, Eylül 25, 2008

PRINCE CASPIAN

The Chronicles of Narnia
C.S. Lewis
HarperTrophy 1994

Günlerden bir gün Narnia prensi Caspian büyür ve yaşadığı dünyanın kısıtlamalarının farkına varır.
Diğer yandan Peter, Susan, Edmund ve Lucy bir yıl önce ayrıldıkları Narnia'ya aniden geri çağırılırlar.
Bu bir yıl içerisinde Narnia'da çağlar geçmiştir ve son bir kaç yüzyıldır Narnia Telmarin kralların hükmü altındadır.
Yeni krallar doğanın tüm sıradışı varlıklarını, konuşan hayvanları ve en önemlisi Aslan'ı birer masal gibi görmektedirler. Onlardan konuşulması bile yasaktır.
Ancak genç Caspian gerçeğin böyle olmadığının farkına varır ve Narnia'nın eski sakinlerini geri getirmek için mücadele etmeye başlar.
Bu uğurda ona en çok yardım edebilecekler de Narnia'nin eski kral ve kraliçeleri olan Peter, Susan, Edmund ve Lucy'den başkası değildir.
Narnia Günlükleri'nin dördüncü kitabı Prens Caspian. Bir adı da The Return to Narnia. Filmi bile var. Seyretmedim ancak fragmanlari oldukca etkileyiciydi.
Her zamanki basit yalın dille yazılmış. Lewis'in bir cümlede bir çok şeyi birden canlandırma becerisiyle insanın avucunun içinde canlanan bir kitap.
Olayların ritmi diğer kitaplardan farklı değil. Daha öncekilerde olduğu gibi bunda da bir savaş var. Kahramanların inancı ve Aslan'ın görkemli varlığı bu savaşın sonucunun belirliyor.
Okuması güzel bir kitap.

Cumartesi, Eylül 20, 2008

Define

Yolcu golgeye ulasinca koruyucu gozluklerini alnina aldi. Sicagin altinda terlemis ve yorulmustu. Golgesine sigindigi heykeli ve duvari soyle bir inceledi. Gunes dogdugundan beri katettigi kum tepelerinden sonra hos bir degisiklik idi.

Gunesin parlak isiklari her tarafin renklerini soldurmustu, sari-beyaz bir manzara uzerine mavi-beyaz bir gokyuzu.

Yillarin ruzgarinin, gunduzun sicaginin ve gecenin sogunun yiprattigi koca heykel, detaylari silinmis olsa da butun hasmetiyle milyonlarca daha gun donumunu gorebilecekti. Yolcu aniden ucsuz bucaksiz zamanin kucuk bir diliminde kendisini onemsiz hissetti. Bedeni toz toprak olduktan cok daha sonra bu heykel baska yolculara golgesini sunacakti.

"Oglenin bu vaktinde depresyon hic de hos bir sey degil" diye mirildandi.

Hem heykel hem duvar bundan onbinlerce yil once bir limanin girisini koruyordu. Muhtemelen Rodos heykeli gibi cok uzaktan gozukerek kendisini denizlerde kaybetmis saskin denizcilere yol yordam saglayarak umit kaynagi oluyordu. Isin garip yani heykelin buyuklugu idi, bir tepeden daha yuksek, sanki bir dag gibiydi.

Yolcu sirt cantasini yere indirdi ve icerisini karistirmaya basladi. Birkac dakika sonra elleri ve ayaklari icin birer cift krampon buldu. Eldivenleri giyip parmaklarini hareket ettirdi. Kramponlarin sivri uclari zihninin emirlerine birebir uydu. Ayaklarindakiler de benzeri sekilde vucudunun bir devami gibi calisti. "Seks endustrisi nelere kadir" diye icinden gecirerek dikkatlice once duvara, sonra heykele tirmanmaya basladi.

Yarim saat sonra bir maymun gibi trmandigi heykelin en ustundeydi. Sicak gunes altinda gogsu kurek gibi inip kalkiyordu. Cebinden cikarttigi metal tarama cihazina goz atti. Agirca bir tas parcasinin altinda iki platinyum yapragin arasina saklanmis kucuk kagit parcasini bulup hic okumadan cebine atti. Kagidin icerigi sonra cok daha sakin ve rahat bir durumda incelenebilirdi.

Birkac dakika soluklandikta sonra bu kez dikkatlice inise basladi. Aradan bir saat gecmeden tekrar yolundaydi ve heykel hayli arkasinda kalmis, her adimda kucuklmekteydi.

Mesafenin yeterli olduguna karar verince tekrar heykele dondu. Cebinden telefonunu cikartip ana gemiyi aradi ve durum raporunu verdi. Kaptan "Yeterince uzakta misin?" diye sorunce "Galiba?" cevabini veren Yolcu, gozluklerinin ikinci seviyesini de gecirdi. Sistemin yildizini bile zor gorebilirken aniden bir parlaklik gozlerini acitacak kadar patladi. Birkac saniye sonra butun koruyucu gozlukleri cikartip ufuga baktiginda heykelin oldugu yerde kucuk bir krater gozukuyordu.

"Diger hazine avcilarina bir sey birakmak zorunda degiliz sonucta" miriltisiyla sistemin tek istasyonuna dogru yurumeye devam etti.

Perşembe, Eylül 18, 2008

Tüfeng İcat Oldu Mertlik Bozuldu mu ?

Gün Zilkade ayının onuncu günü, cuma. Sene 1241. Sıcaklar iyiden iyiye Konstantiniyye’nin üzerine çökmüş. Gökyüzü bulutsuz ama kara kara dumanlar şehrin üzerini örtmüş. Şehr-i Hümayun’u bir çılgınlık kaplamış. Ahali can derdinde.


Yeniçeri neferi Oturak Galip Divan Yolunda devrilmiş bir öküz arabasının arkasına sinmiş, mermilerden saklanmaya çalışıyordu. Yol üzerinde Ağa Hüseyin Paşa komutasında cebeciler, topçulardan ve bir kısım kapıkulu ve peşlerinde bir kısım ahali ile Yeniçeriler arasında amansız bir çatışma sürüyordu.


Yeniçeri Galip Ağa Hüseyin Paşayı iyi bilirdi. Yeniçeri Ağası olarak çektirdiklerinin acısını unutmuş değildi. Şimdi de ocağa karşı sancak açmıştı soysuz. Ocağa ihanet edenin, yoldan dönenin katli vacipti. Galip belki farkında değildi ama eline yıllardır beklediği fırsat geçmek üzereydi.


Padişah yandaşları ile Etmeydanı tarafında mevzilenmiş Yeniçeriyan amansız bir çatışmaya girmişti. Karşılıklı tüfek ateşinden her tarafı barut dumanı sarmıştı. Yer cesetler ve yaralılar ile doluydu.


Galip rastgele bir atıştan sonra iki arşını aşkın tüfengini doldurmaya başladı. Tüfeğin namlusu işlemeler ile doluydu. Nişangâhın önünde Padişah II. Mahmut Hanın tuğrası ile Zülfikar nişanı vardı. Galip’in kolunda da dövmesi vardı. 53. Orta nişanı olan tüfeng ve Ocağın alametlerinden olan Zülfikar.


Arabanın üzerine tüfengi yatırıp bir hedef aradı ama barut dumanı görmesini engelliyordu. Okkalı bir küfür sallayıp, tekrar arabanın arkasında beklemeye başladı. Deniz tarafından bir rüzgâr başlayınca duman dağılır gibi oldu. Bunu fırsat bilen Galip tekrar doğruldu ve dumanın arasından görülen kalabalığa doğru nişan aldı. O anda atı üzerinde Galip Hüseyin Paşayı gördü. Mendebur halen Yeniçeri Ağası idi. Besmele çekip asılınca tetiğe gürültüyle patladı tüfeng. Mermi havada bir kalp atımı uçtu. Sonra da Yeniçeri Ağası Ağa Hüseyin Paşa’nın sağ gözünün altından girip ensesinden çıktı. Paşa ne olduğunu hiç anlayamadı, çarpan merminin şiddeti ile cansız bedeni atından aşağı devrildi.


* * * *


Öğretmen sınıfa girdiğinde tüm öğrenciler ayağa kalktılar. Eliyle öğrencileri yerine oturtup kendi yerine kuruldu. Okuma gözlüğünü takıp şöyle bir hepsini süzdü. Önündeki kitabı açıp sayfalarını karıştırdı. Aradığı sayfayı bulunca üstün körü bir kez daha okudu.


Okuması bitince gözlük üzerinden sınıfı bir kez daha süzdü. Öğrenciler tedirginlik içerisinde bekliyordu. Her an bir sözlü başlayabilirdi. Yaşlı tarih öğretmeni acımasız sözlüleri ile nam salmıştı. Öğretmen beklemekten zevk alırcasına bir kitaba bir öğrencilere baktı. Sonunda karar verip konuşmaya başladı.


“Evlatlarım bildiğiniz üzere yarın Cumhuriyetimizin kuruluşunun yüz ellinci yıl dönümü. Bildiğiniz gibi bu nadide cumhuriyet şehitler ve gazilerin akıttığı kan ile atalarımızın dirayeti sayesinde kurulabildi. Bu nedenledir ki size Vaka-i Hayriye’den bahsedeceğim.”


Öğretmen ayağa kalkıp öğrencilerini bir kez daha süzdü ve konuşmasına devam etti.


“Senelerden 1826 yani Hicri takvime göre 1241. Padişah II. Mahmut ile Yeniçeri Ocağı arasındaki sürtüşme hat safhada. Osmanlı İmparatorluğu artık Avrupalının gözünde bir hasta adam. İşte böylesi günlerde dışarıdaki düşmanlar yetmiyormuş gibi Padişah bir de Ocağın devrimci fikirlerinden çekindiği için bin bir türlü hile ile Ocak ile uğraşıyordu. Yandaşları ahaliye Ocağın nasıl ahlaksız, nasıl kanunsuz olduğu fısıldıyordu. Son yıllarda yönetim bekasını kaybeden saltanat son bir çırpınış içerisinde beş yüz yıllık Sanadid-i Bektaşiyan’ı yani Yeniçeri Ocağını kendine düşman edinmiş, Padişah II. Mahmut Eşkinci Ocağını kurdurtacak kadar aciz içerisindeydi. Tecrübesiz, yeni yetme askerlerin koskoca Ocağın yerine geçecek hali yok ama kendi iktidarı için ülkeyi iç savaşa bile sokmaktan çekinmeyen II. Mahmut çaresizce debeleniyordu.”


Konuşmasına ara veren öğretmen, öğrencileri bir kez daha süzüp devam etti.


“Böylesi kritik günlerde devletin çıkarlarını gözeten Yeniçeri Ocağının ileri gelenleri Yeniçeri Ağası Hüseyin Paşa’ya gidip, yeni kurulan ocağın muvaffak olamayacağını, beş yüz yıldır zanaatı askerlik olan, her daim Nizam-ı Âlem’in menfaatleri için çalışmış, Yeniçeri Ocağı varken ülkede ikilik çıkaracağını anlattılar. Bu tür çabaların yanlış olduğunu, endişelerini Padişaha iletmesi için ricacı oldular. Hüseyin Paşa ise çoktan Padişah ile anlaşmış, üç kuruşa Ocağa karşı cephe almıştı. Bu nedenle bütün bu haklı uyarıları dinlemedi.


Yeni ocak kurulalı daha dört gün olmuştu ki Padişah ve yandaşları harekete geçti. Önce artık iyice yozlaşmış, Padişahın kuklası haline gelmiş Şeyhülislamlık makamından Yeniçeri Ocağının yoldan çıktığını, artık işlev görmez olduğununa dair fetva alındı. Padişah da Ocağın yapacağı ıslahatlara mani olduğu, düzeninin bozulduğu, kanun tanımadığı gibi yalan gerekçeler ile fetvayı da kullanarak asırlık Hacı Bektaş Ocağına savaş ilan etti. O zaman görüldü ki Padişah devletin ağır badireler atlattığı, dışarıdan birçok düşmana karşı savaş verdiği günlerde bir iç savaş çıkartmak için gizli tertipler içerisindeymiş.


Padişah yandaşları Sancak-ı Şerif-i de bu hainliğe alet ederek halkı kandırmaya çalıştılar. Topladıkları kendini bilmezler ve üç kuruşa tamah edip akçe karşılığı Padişahı destekleyen bir kısım kapıkulu bugün Genelkurmay Başkanlığının bulunduğu Etmeydanına yürümeye kalkıştılar. Ocağına ihanet eden Ağa Hüseyin Paşa başlarında bu çapulcu güruhu Ocağı Bektaşiyan’ın karşısına çıkmaya cesaret ettiler. Tabi ki Pirimiz Hacı Bektaşi Veli’nin de “Bu askerin yüzü gün gibi ak ve aydınlık, kolu ağır, kılıcı keskin, oku delici olacaktır. Giderken muzaffer, dönüşünde galip olacaktır.” buyurduğu üzere bu çıkarcı hainler gurubunun Ocağa direnme ihtimali yoktu. Daha çıkan ilk çatışmada hain Hüseyin Paşa vurulunca, başsız kalan çapulcular dağıldı. Böylece her türlü hainlik içerisinde hazırlanan tertip bozulmuş oldu.


Padişahı peşine takılan kuvvetler dağılınca Yeniçeriyan Topkapı Sarayına yürüyüp bütün günahına rağmen padişahtan adalet istediler. Padişah II. Mahmut ne yapacağını şaşırdı. Kendisinin vatana ihanet suçu ile adalet önüne çıkarılacağı düşüncesine dayanamayıp zavallı bir hareket ile kendi canına kıydı.


Bu yüce ulusun temelini yüzyıllar önce Anadolu’da atmış, bir dönem cihana hükmetmiş atalarımızın soyu ile son yıllarında ülkenin kendisine ihtiyacı olduğu günlerde sırtını halkına dönen, zevk ve sefa alemlerinin peşinde koşturan, kendi iktidarı için öz kardeşlerinin bile canına kıymaktan çekinmeyen, dışarıdaki düşmanlara karşı serdar, han olarak görevini yerine getiremeyen son padişahların soyunu karıştırmayın. Ne acıdır ki bu soyun yok olması ile Osmanlı Hanedanı son bulmuş oldu.


İşte Saltanatın kaldırıldığı bu kutlu, hayırlı olaya Vaka-i Hayriye denir. Vaka-i Hayriye ile bugün de dimdik ayakta olan, ismini Osman Han’dan alan Osmanlı Cumhuriyeti’nin temeli atılmış oldu.”

Cuma, Eylül 12, 2008

Kremlin'in Kuleleri

Premiyer Kremlin'in gorkemli kapilarindan gecerek kirmizi hali ile kaplanmis merdivenleri cikmaya basladi. Koridorda saginda ve solunda ellerinde tufekler ile askerler siralanmisti.

Premiyer'in yuruyusu yanliz bir yuruyustu. Tek basina, onunde veya arkasinda usaklari ve yalakalari olmaksizin ancak her yere gizlice yerlestirilmis televizyon kameralari sayesinde butun gezegenin gozleri uzerinde iken cikilan merdiven sanki sonsuz bir iskenceydi. Premiyer'in kirmizi kaftaninin uzun etegi arkasindan dansediyordu.

Buyuk ve gorkemli kapilar onunde acildi ve Premiyer salona girdi. Karsisinda ellerinde Dunya gezegeninin sinirsiz kontrolunu temsil eden Tac ile Uzayli ve usagi duruyordu. Derin bir nefes alarak kararli bir sekilde yurumeye devam etti.

Gunes sisteminin sahibi olan olaganustu Uzayli'nin hemen onunde durarak dizlerine coktu. Tac basina yerlestirilirken Premiyer hafifce gulumsedi ve kaftaninin altinda tasidigi bombanin tetigine basti.

Yavas yavas Kremlin'in gorkemli kuleleri yikilmaya basladi. Daha sonralari Uzaylilarin intikami cok daha aci verici olacakti.

Perşembe, Eylül 11, 2008

Sonbaharin sonu

Disari ciktigimizda hava hayli soguktu. Sirtima gecirdigim kalin ceket hayli rahatsiz geliyordu, cocuklugumdan beri butun yasamimi t-shirt ve sortlarla gecirdikten sonra kalin kazaklar ve ceketler giymek cok garipsedigim bir seydi. Son birkac yil bir seylerin ters gittigi belliydi. Normalde kislari esen sicak ruzgar bizleri hayli rahat tutardi ama son birkac senedir ruzgarlar gittikce soguyordu.

Dostum benzeri sekilde giyinmis, olaganustu yavas bir sekilde batmakta olan gunese bakiyordu. Bir sure icin son gorecegimiz gunes batisiydi. Her sene birkac ay boyunca karanlikta, parlak yildizlarin altinda gecmis cocuklugumuzun anilarindaki guzel hava gitmis, yagmurlu, igrenc bir hava gelmisti. Bu kis ozellikle zor gececek gibiydi.

Antartika'nin ortasinda, guney kutbunda gecen guzel hayatimiz aniden korkunc bir degisiklige ugramisti. Dostum bana donerek "Bu kis iyi gecmeyecek, bu konuda bir seyler yapmamiz lazim, global soguma bizi kotu etkiliyor" dedi.

Hemfikirdim. Yerde, hemen onumde hayatimda ilk defa acik havada gordugum donmus bir su parcasi vardi.

Çarşamba, Eylül 10, 2008

Okul

Sigaramdan derin bir nefes cekip yavas yavas biraktim.Alcak gunes kutuphanenin camlarinda arta kalan demirlerinden yansiyordu, parlak sari bir gokyuzunde kan kirmizi bir leke, cigerlerimden saldigim mavi-gri duman ile. Kutuphane yapisi sayesinde kale gibi gozukse de icindeki kurumus kagitlar dusen ilk roketlerin isisiyla coktan cayir cayir yandigindan duvarlari ve birkac demir parcasi disinda pek bir sey kalmamisti geride. Ote yandan tutusmadan once orada gizlenen gerillalarin Matematige iyi bir ders verdigi ortadaydi. Zirhimin dayandigi duvarda pek saglam bir sey kalmamisti..

Izmaritin kirmizi ucuna bakarken aklima daha birkac sene once tutune ne kadar karsi oldugum geldi. Yasam bu kadar ucuz ve hizliyken galiba ilerlemis yaslarda kanserden olecegini insan ciddiye alamiyor. Izmariti bir kenara firlatarak zirhimin icine tirmandim ve zirh kendisini etrafima sardi. Once nukleer jeneratorun isigina baktim (yesil), daha sonra dikkatlice, ses cikartmamaya calisarak harakete gectim.

Son catismalarda hayli bir sekilde hasar gormus binalarin yanindan.
Anfi ilk bombalanan binalarin arasindaydi. Icerisinde saklanmis insanlar yigintilarin altinda kalmisti ve aradan gecen yillara ragmen hala iskelet parcalari taslarin arasindan cikiyordu. Yavas yavas eskiyi anarak guneye dogru yururken birden bire bir parlaklik gozume girdi - arkasindan da bir sok dalgasi. Roketin sarapnelleri etrafimdan islayarak ucusurken ne kadar sansli oldugumu farkettim. Refleks halinde Rayliyi kaldirip atesledim. Toplam 4 kilo agirligindaki sarapneller iki metalin arasindaki miknatislarla olaganustu bir ivmelenmeyle zirhimdan ayrilirken beni geriye dogri firlatti. Raylinin tepmesi gibi bir sey yok bu dunyada. Dustugum yerde yuvarlanarak dizimin ustune kalktim ve kollarimdaki son iki roketi de salladim.

MM'in kalan kisminin tepesi birden bire havaya uctu. Arkasindan roketler tembel tembel binanin ortasina carptilar. Zaten hasarli olan bina yavas yavas saga dogru yikilmaya basladi. Tam yikilirken tepesinden atlayan bir zirh gordum ve raylinin tetigine bir daha asildim. Zavallicik daha havada iken yuzlerce kucuk parcaya ayrildi.

Son tepki beni anfilerin kenarina kadar geri itmisti. Hizlica saga dondum ve egimden asagi kosmaya basladim iki tarafima yikintilari alarak. Fizigin arkasina geldigimde varoldugunu tahmin ettigim - nerede oldugunu tahmin edemedigim yedeklerle karsilastim.

Ne kadar hizli olursan ol, zirh dedigimiz meret tonlar agirliginda ve sagir sultan uzak mesafeden kosara geldigini duyuyor. Karsilama grubu son derece iyi bir sekilde tuzak kurmustu bana anlasilan. Yuksek guclu lazerler ve roketler insanin yuzune cevrilmisken insan biraz afalliyor, ne yapacagini bilemiyor. Ben oylecene dururken guneyden cok hizlica gelen. gunes isigiyla degil, atmosferdeki surtunmesinden dolayi cilginca isildayan cisimler dikkatimi cekti ve kendimi yere attim. Karsimdakilerin de eli bos durmadi ve bir yigin roket bana dogru yavas yavas harekete gecti.

Insan panik icerisindeyken cevresindeki zaman nasil da yavasliyor. Roketlerin bana dogru gelislerini, zirhima ve etrafima carpislarini son derece net hatirliyorum. Ne kadar refleksvari bir sekilde yuzumu korumus olsam da 360 derece cevremi gosteren monitorlerden insan kendisini koruyamiyor. Panik, faltasi sekilde acilmis gozler ve sok. Birkac saniye sonra dogumda ikinci bir gunes dogdu. Hemen arkasindan arkamda bir ucuncusu.

Kendime geldigimde Sahitlerden kimse kalmamisti. Muhtemelen Hocalarina danismak icin geri cekilmislerdi. Zirhim ise son gorevini yapmis, beni sadece hafif yaralar icerisinde birakmisti ancak bir yere gidebilecek bir gucu kalmamisti.

Sikayet eden kaslarimi zorlayarak zirhi ustumden attim ve yaralarimi hafifce sardim. Elime makinaliyi alip, kafama da yerde buldugum bir kaski gecirerek tepeden asagi yurumeye devam ettim ve agaclarin icerisine girdim.

10 dakika sonra Makinayi solumda birakmis bir durumda agaclarin arasindan ciktim ve eski gozlemevini sagimda gordum. Son derece dikkatli bir sekilde yaklasarak etrafindan dolastim. Birkac sene once sorunlar ilk basladiginda bir gerizekali kubbeye bir ucaksavar makinali koymaya karar verdiginden geriye yanmis ve yikilmis bir tugla yiginindan pek baska bir sey kalmamisti.Ucaksavari koyarken asagi devirip attiklari teleskop hala dustugu yerde duruyordu. Sirtimi teleskobun tubune verip yere oturup bir sigara daha cikarttim ama elimi kibrit icin cebime attigimda ne kadar sanssiz oldugum ortaya cikti.

Yuzume sari bir kar yagmaya basladi. Yok, kar degil. Kul. "Genelkurmay ve Etimesgut?" diye mirildandim kendime. Sahitler bu kez cok ileri gitmislerdi ve bunun sonu ancak ciddi kotu bitebilirdi.

Batan gunesin isinlari karsimda yavas yavas dagilmakta olan mantari aydinlatirken kaskimi ve makinalimi yere koyup okulumun meshur Devrimcilerini beklemeye basladim - pek bir umit sahibi olmadan.

Bir sigara daha olsaydi hic de fena olmazdi.

Hepimiz Oleceeez!

Herkes LHC hakkinda paniklerken ve internette haber sayfalarini arka arkaya yuklerken ben sakince ekranimin karsisinda oturmus gokyuzunu seyrediyordum. LINEAR (Lincoln Dunyaya Yakin Astreoid Arastirmasi) projesinde calismanin en guzel yani gecenin buyuk kismini arkama yaslanip muzik dinleyerek ve ekranlari seyrederek gecirmek.

Arkamdaki guruh birden heyecanla birbirlerine sarilip alkisa basladilar. Kulaklikta calan muzigin (DragonForce!) sesini biraz dusurdum, anlasilan ilk carpismalar basarili bir sekilde sonuclanmisti. Birisi biralari buzdolabindan cikartti ve ben de elimi uzatarak bir soguk sise kaptim. Sisenin uzerinde bugulanan su damlalarini izlerken ekrandaki bir sey gozume carpti.

Daha onceden yerini ve seklini bildigimiz bir asteroidin fotografi ekranima gelmisti. Asteroid 2000 WG11, nami-diger (165347) Philplait. Kucuk bir tas yigini. Ekrandaki kirmizi rakamlar dikkatimi cekti - bu kucuk asteroid olmasi gereken yerden birbucuk milyon kilometre sapmis durumdaydi.

Boyle bir seyin tek ihtimali cok buyuk bir kutlenin bu asteroidi yerinden cekip baska bir yorungeye oturtmus olmasi ki bu asteroidin yakinlarinda boyle bir gezegenin (veya yildizin) olmadigini butun amator astrononmlar bilirler.

Kucuk bir hesaplama - bir karadelik. Yeni bir karadelik. Cok buyuk olmayan ama yeterince buyuk bir karadelik.

Siseyi acip agzima dayadim ama gulumsememi engelleyemedim. Butun catlaklar LHC'nin yaratacagi mikro-kara deliklerden endise ederken ben burada esas katili bulmustum - veya katil adayini.

Boyle bir agirligin gunes sisteminin icinden gecmesi butun gezegenleri yorungelerinden alip baska yerlere koymasi demek. Ben sizin yerinizde olsam simdiden evime komur depolamaya baslarim. Bir de konserveler. Bir de kasa kasa bira.

Esasinda hepsi bos.

Hepimiz olecez.

Pazar, Eylül 07, 2008

Hellboy II : The Golden Army

Mike Mignola tarafından yaratılan Hellboy ya da gerçek ismi ile Anung Un Rama batılı çizerlerin çalışmaları arasında kesinlikle en beğendiğim. 1993 yılından bu yana çok sayıda bölümü yayınlanan çizgi romanın çizgi filmi, filmi, oyunu ve kart oyunu mevcut. Yönetmen Guillerme Del Toro tarafından 2004 yılında çekilen Hellboy filminin devamı olan Hellboy II : The Golden Army Temmuzda sinemalarda gösterilmeye başladı.

Hikayelerini genellikle Birleşik Krallık halk öykülerinden alan Mignola ayrıca Hellboy'un dünyamıza gelişine neden olan Nazileri de sıklıkla kullanıyor. İnternette okuduğum kadarı ile Mignola ikinci film için yayınlamış çizgi romanlardan birini senaryolaştırırken daha sonra daha filmin mevcut halinde karar kılmışlar.

Ne yalan söyleyeyim bu sefer ki film beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Genelde daha yalın ve halk söylencelerine dayanan öykü içine Amerikanvari aşk hikayeleri ve Siyah Giyen Adamlar tadında öğelerle diğer çizgi romanlara göre sahip olduğu farklılığı kaybetmiş. Çizgi romanda mekanlar genelde kırsal alanlar, eski şatolar, Afrika'nın düzlükleri iken şehirde geçmesi sanki Hellboy'un bana o çekici gelen tarafını hafifletiyor. Film kendi içerisinde tutarlı ve sıkılmadan seyredilebilir de olsa, çizgi romanın damağımda bıraktığı o güzel tatdan uzak.

Filmi seyretmeyenler için bu yazacaklarım biraz ipucu olacak ama yazmadan geçemeyeceğim. Genel olarak okuduğum kitaplarda ve seyrettiğim filmlerde beni fazlasıyla rahatsız eden bir konu var. Vampirlerin, uzaylıların, iblislerin ve daha nice doğaüstü yaratığın insanlaştırılması. Mesela nefes alan, tensel açlık duyan, yiyen içen vampirler ya da aşkı bizim anladığımız gibi anlayan, yaşayan uzaylılar (sakın aşk evrenseldir gibi geyikler düşünmeyin. Tükürün, tükürün !) ya da filmde olduğu gibi dünyayı yok etmek üzere yaratılmış, yazgısı eli ile dünya üzerine kıyameti salmak olan bir iblis normal bir cinsel hayatı ve ikiz bebeklerinin olması (filmde doğum yok ama umarım bebekler için değişik bir şeyler planlamışlardır) bana çok saçma geliyor. Sonuçta bütün bu yaratıklar, canavarlar ya da her ne iseler doğa üstü olarak adlandırılan, bildiğimiz doğa kanunlarına karşı gelen varlıklar. Ama illaki bir insan yanları oluyor. Bu bana bu karakterleri yaratanların işin kolayına kaçarak değişik bir fikri insan öğeler ile tamamlayarak seri üretime geçmişler gibi geliyor.

Seyir zevkini bozmamak için daha fazla detaya girmeyeceğim. Velhasıl bir kaç gereksiz romantik sahne haricinde zevkle izlenen yine de bir ah çektirip çizgi romanı anmamı engellemeyen bir film.


http://www.hellboymovie.com/
http://www.hellboy.com/

Cuma, Eylül 05, 2008

TBD 2008 Bilim Kurgu Öykü Yarışması

Bilenler bilir Türkiye Bilişim Derneği her yıl bir bilim kurgu öykü yarışması düzenler. İlk üçe seçilenlere armağanlar verir. Yarışmanın jürisi her sene farklıdır ve bu kişiler bilim kurguya ve edebiyata yatkınlıklarıyla belirlenirler.

Bu sene TBD yarışmayı takip edenler için de küçük bir yarışma açmış ve ön elemeden geçmiş yirmi dokuz öykü arasında birinci gelecek öyküyü bilenlere bir dijital fotoğraf makinesi armağan ediyor.

Aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak bu küçük yarışmaya katılabilirsiniz. Bu bahaneyle de yarışmaya katılan birbirinden keyifli öyküleri okuyabilirsiniz.

Bilim Kurgu Öykü Yarışması

İyi olan kazansın!

Perşembe, Ağustos 28, 2008

Konserve Kutusu

Denizin kıyısında uzanan çay bahçesinde Recep sabah keyfi yapıyordu. Bir elinde ucuz sigarası, önünde sıcacık çayı ile keyfine diyecek yoktu. Muhteşem boğaz manzarasına karşı sigarasından derin bir nefes çekti. Keyifle tüttürüp uçuşan dumanı seyretti. Nikotinin verdiği hazzı pekiştirmek için çayına yöneldi. Tavşankanı, şekersiz çayından kocaman bir yudum aldı. Çayın sıcaklığı içine yayılırken boğaz manzarasına dalıp gitti.

Mavi sularda hülyalar içerisindeydi ki, yanında birinin beklediğini fark etti. Dönüp baktı, garsondu. Uzun boylu, boyuna uygun ince uzun bacakları, kırılacak gibi duran kolları ile kır saçlı bir adamdı. Garson bir süre öylece ona baktı. Sonra boğuk bir sesle “Recep, Recep” diye seslenmeye başladı. Recep adama derdini sordu ama garson cevap vermeden seslenmeye devam etti. Üzerine yüzsüzlüğü iyice ele alıp bir de onu dürtmeye başladı. Kan Recep’in beynine sıçradı. Ayaklanıp masayı densiz herifin başına çalmak istedi. Ancak her nasılsa kalktığında yer ayağının altından kaydı. Güneş kayboldu, kendini kaybetti.

Gözlerini açtığında sardalye konservesi dediği daracık ranzada yatıyordu. Hemen yanı başında rahatsız edici sinekkaydı tıraşıyla Seyrüsefer Astsubayı Ali vardı. Uyandığını görünce sarsmayı bıraktı. Recep kalkmamak için belki bin kere incelediği kamarayı seyretmeye başladı. Alçak dar kapılar, küçültülmüş mobilyalar, her türlü boşluğu kullanmak için geri zekalıca köşelere tıkıştırılmış raflar ve dolaplar. Her şey birbirine bağlıydı. Yer çekimi kaybına karşı yere sabitlenmiş küçük masalar, masalara sabitlenmiş aletler ve tabi ki aletlere göbeklerinden bağlı insanlar.

Gemi aslında bir konserve kutusuydu. Sadece dış gövdeye renkli, ev kadınlarının aklını alacak etiketi yapıştırmayı unutmuşlardı. Gemiyi tasarlayan bilim adamları, bilimin ulaştığı son nokta dedikleri bu zırvalığı orduya törenle teslim etmişlerdi. Herkesin hayran olduğu bu metal yığını gerçekte dokuz insan evladını sardalye misali istifleyen ordu konservesinden başka bir şey değildi.

Recep bütün huysuzluğuna rağmen sonunda ranzadan kalktı. Kendi kendine söylenip giyinirken kapıda Abdullah belirdi. Tulumu ve üzerine bağlanan malzemeler ile hazırdı. “Gardaş, geciktik” deyip gitti. Recep de peşi sıra çıktı. Yolda tulumunu üzerine geçirirken söylenmeye devam etti. Diğer gruba yaklaşık yarım saat takmışlardı. Bu hafta ikinci defa oluyordu.

Hava kilidine geldiğinde Abdullah giyinmişti. Recep’in dış ortam giysisiyle Teknisyen Üstçavuş Murat bekliyordu. Yüzündeki çokbilmiş asker ifadesi ile geç kalmaları konusunda konuşmaya başladı. Recep en az kendisi kadar ağır olan giysiye girmeye çalışırken teknisyenin iğneleyici sözlerini duymazdan geldi. Hepsi birbirinin aynıydı. Disiplinle, kuralla, düzenle bozmuşlardı. Giysiye girdikten sonra gerekli bağlantılar başlığına takıldı. Son kontrollerden sonra başlığın ekranı tanıdık işaretlerle aydınlandı. Başlangıç kontrol yazılımı çalışınca teknisyene ve Abdullah’a tamam işaretini verdi. Bir başka mesai için her şey hazır görünüyordu.

Hava kilidinin önünde yerlerini aldıklarında temiz odanın kapısı mekanik gürültülerle açıldı. Temiz odaya girip yerlerine geçince kapı gerisin geriye kapandı ve temizleme, arıtma işlemi başladı. Geminin içi ile geminin dışını birbirine karıştırmamak gerekiyormuş. En doğrusu içerisinin içeride, dışarısının dışarıda kalmasıymış. İşlemi ona beyaz önlüklü, yarım akıllı bilim kadınlarından biri böyle açıklamıştı.

Temiz oda sürecinde üzerine baktı Recep. Milyon liralık kıyafetiyle oturuyordu. Erzincan’dan taş ustası olarak buraya gelmişti. Bundan on yıl önce böyle bir iş yapacağını söyleseler hayatta inanmazdı. Böylesi muazzam maaşlı bir iş ve böylesi muazzam bir işkence. Bu işkence bitince gerçek havaya, gerçek yemeğe kavuşacaktı. En önemlisi ailesini tekrar görecekti. Karısı ve üç çocuğunu itiraf etmese de özlemişti. Çok fazla yüz vermeye gerek yoktu. Yine de bütün bu sıkıntı ve tehlike onlar içindi. Geriye belki birkaç sefer daha kalmıştı. Sonrasında ver elini emeklilik.

Recep için çocuk bereket demekti. Mesela bir erkek çocukları daha olsa fena mı olurdu. Eve neşe ve bereket gelirdi. Ama bir şekilde üçte durmuşlardı. Karısından şüphelenmiyor da değildi hani. O çokbilmiş doktorlarla ne konuştuğunu Allah bilirdi. Kadınlarla doktor gibi okumuş taifenin dilinden, şerrinden korkulurdu. Böyleleri gösterişli laf salatası ile adamı saniyesinde uyutup, istediklerini yaptırırlardı.

Büyük çocuğu erkekti. Liseyi bitirdikten sonra geçen yıl evlendirmişti. Artık torun zamanı da gelmişti hani. Ortanca ise kızdı. Hamarattı. Akıllıydı, kafası hesap kitaba yatkındı. Okuyordu ama elbet hayırlı bir kısmet çıkardı. Esas küçük oğlanın derdi vardı. Bu sene meslek lisesini kazanmıştı. Onu üç yıl okutacak ve evlendirecek kadar parayı denkleştirmek lazımdı. Sonrası ver elini tatlı emeklilik hayatı. Belki de köye geri dönerlerdi. Hayatın bütün cefası, tehlikesi emeklilikte rahat yüzü görebilmek için değil miydi? Yoksa aklıselim kaç kişi binerdi bu konserve kutusuna.

Dış hava kilidi gürültüyle açıldı. İçeri dış ortam sıvısı dolmaya başladı. Tamamen dolup basınç eşitlenince kapaklar açıldı. Abdullah ile Recep ağır hareketlerle dış ortama süzüldüler. Dışarısı neredeyse zifiri karanlıktı. Başlık ışığının aydınlattığı bir iki metreden sonrası adeta yokluktu. Birkaç saniyede bir yanan geminin baş ve kıç çakarları etrafı aydınlatsa da karanlığı delmeye yetmiyordu. Dış ortamın saniyede iki, üç defa tekrarlayan gel git hareketiyle sağa sola sallanıyorlardı. Recep içinde oldukları kahrolası durumu düşününce elinde olmadan ürperdi.

Giysilerin çelik halatlarını geminin dışındaki güvenlik makaralarına bağladılar. Bağlanınca geminin dört bir yanındaki spotlar yandı. Geminin dış yüzeyi burada geçirdiği iki aydan sonra iyice kararmıştı. Üzerindeki yazılar, işaretler artık okunmuyordu. Gemi kanalın iç yüzeyine sabitlenmişti ama sallanması bir türlü bitmek bilmiyordu.

Kılavuz halatlarda süzülerek çalışma sahasına ulaştılar. Kara zıkkım iyice temizlenmiş, kenarlarda az miktarda kalmıştı. Çalışmaya başlayacakları sırada haberleşme kanalında gemi kaptanı Devrim Üsteğmen’in sesi duyuldu. “Recep hadi koçum, temizle kütleyi de kurtar bizi buradan.” Kan yine beynine sıçradı Recep’in. Ukala dümbeleği kasıntı subay kaç yaş küçüktü ondan. Kendi kendine sayıp sövünce sakinleşti, derin bir of çekti.

İş basitti. Kırıcılarla zıkkımı ayırıyorlar, alete bağlı süpürge de zıkkımı emiyordu. Kalanı gemi hallediyordu. Zararlı kısmını çıkarıp sakladıktan sonra posasını dışarı atıyordu. Zararlı kısmın etrafa yayılıp dikkat çekmemesi için de olası artıkları gölgeleyen kimyasallar gemiden salınıyordu. İşin numarası zıkkımı etrafa bulaştırmadan temizlemekti.

Bir iki saatlik çalışmadan sonra temizlik bitmişti. Birkaç numune alacaklardı. Gemideki bilgisayar numuneleri kontrol edip, gidip gitmeyeceklerine karar verecekti. Son kontrol de dışarıda yapılacaktı. “Buraya girmekten ölesiye korkan beyaz önlüklü zurnalar. İşlerini her halta nane orduya yaptırıyorlardı. Ordu da bana. İt ite, it kuyruğuna.” Diye söylendi Recep.

Örnekleri gemiye yolladıktan sonra tarama sırasında daha fazla parça gerekirse diye beklemeye başladılar. Abdullah pek sevdiği türküleri dinlemeye başladı. Recep ise vakit geçirmek için gözlerini kapatıp, kendini takılı olduğu halatta asılı bıraktı. Neredeyse yer çekimsiz olan ortam oldukça dinlendiriciydi.

Recep uykuya yeni dalmış, gözünün önünde emeklilik, sigara ve çaylar uçuyordu ki kıyamet koptu. Her şey birbirine girdi. Halatlara bağlı bir oraya, bir buraya savrulmaya başladılar. Recep ağır dış ortam giysisinin içerisinde tepe taklak sürüklenmeye başladı. Sarsıntılar birkaç kalp atımı sonra yavaşladı. Sonra da durdu. Tam her şey sakinleşmişken geminin bağlı olduğu halatlardan biri büyük bir gürültüyle koptu. Gemi bağlı olduğu diğer yüzeye şiddetle çarptı. Geminin savrulmasıyla ona bağlı Recep ve Abdullah de peşi sıra savruldular.

Abdullah hızla geminin yüzeyine çarptı. Peşinden halatlara takılı kırıcılar da ona çarptı. Gemi gerisin geriye savrulduğunda bu kez de Abdullah kırıcılara çarptı. En sonunda geminin sallanması bittiğinde Abdullah halatın ucunda hareketsiz yüzüyordu. Recep seslendi ama cevap gelmedi. Abdullah’ın başına bir şeyler gelmişti.

Recep arkadaşının yanına giderken haberleşme kanalında gemidekilerin konuşmaları yankılanıyordu. Pratisyen doktor onlardan haber almaya çalışırken, Üsteğmen gemidekilere emirler yağdırıyordu. Recep arkadaşının yanına ulaştığında gemiden sızan maddeyi fark etti. Tankları delinmiş, sızdırıyordu. Geminin etrafında kara madde birikmeye başlamıştı.

İşte o anda gördü Recep onları. Fısıltıyla, kulaktan kulağa anlatılanları duyardı. Çalışma ekranlarında, kitapçıklarda görürdü. Kısaca katiller derlerdi. Recep Abdullah’ı gemiye çekiştirmeye çalışırken çıkageldiler. Eli ayağı birbirine dolandı. Öylece baka kaldı.

Spotların aydınlattığı kadarıyla damarın nerdeyse tümünü kaplamış geliyorlardı. Yüzlerce belki de binlercesi vardı. Yarı saydam dış yüzeyleri mordu. İçlerinde ise daha koyu, hatta kırmızıya çalan mor çekirdekleri vardı. Adeta morun her türlü tonu onlara doğru uçuyordu. Dış yüzeyleri sürekli kıpırdayan dokunaçlarla kaplıydı. Yazılanlara göre dokunaçlar onların sonu demekti.

Aralarındaki mesafe tükenirken Recep, Üsteğmen’in gürlemesi ile kendine geldi. “Yürü be adam. Öldüreceksin topumuzu!” Recep kolundaki düğmeleri kırmak istercesine vurunca makara onları çekmeye başladı. Recep ile Abdullah süratle hava kilidine girdiler.

Teknisyen onları gemiye alıp, üzerlerindeki zımbırtıları çözerken, yanlarına doktor niyetine verdikleri doktor çömezi Abdullah’la ilgilenmeye başladı. Giysisinin başlığını çıkartınca yere kan akmaya başladı. Bir şekilde sarsıntıda kafasını başlığın içerisine çarpmış olmalıydı.

Giysisinin diğer parçalarını çıkartırken Recep eline bulaşmış olan kana baktı. Gülsün mü ağlasın mı bilemedi. Bunları düşünürken gemi sarsıldı. Katiller gemiye yetişmiş saldırmaya başlamışlardı. Programlandıkları gibi dış gövdeyi delmeye çalışıyorlardı. Gövde dayandığı sürece yaşayacaklardı.

Recep korkuyla komuta odasına koştu. Üsteğmen kumandaya geçmişti. İkinci kaptan Teğmen Burak da ona yardım ederken, Ali Astsubay ise geminin savunma sistemi ile uğraşıyordu. Recep olduğu yere çöküverdi. Mürettebat ise bir taraftan gemiyi uçuruyor, diğer taraftan da bir çözüm arıyordu.

İş Ali Astsubaya kalmıştı. Onun görevi gemiye bağışıklık sistemince zarar verilmesini engellemekti. Esas yöntem onlar çalışırken saldıkları kimyasalları kullanmaktı. Ali Astsubay komut ile kimyasalları saldı. Herkes nefesini tuttu. Geminin dört bir yanından bu iş için tasarlanmış gölgeleyici püskürdü. İşe yararsa katiller başkalaşmış madde olarak algıladıkları gemiyi artık göremeyeceklerdi. Onlar beklerken geminin yüzeyi eğilip bükülüyor, içeride gıcırtılar şimşek gibi patlıyordu.

Saatler gibi gelen dakikalardan sonra sesler azalmaya başladı ama durmadı. Katillerin bir kısmı halen saldırmaya devam ediyordu. Kaptan “Başka çare kalmadı. İkinci kademe savunma sistemini kullanalım. Müşteri riskleri biliyor ve kabul etti. Benim görevim öncelikle gemimi ve mürettebatımı korumak.” dedi. Ali Astsubay savunma sistemini düzenleyen ekranlara döndü. Üçten geri sayarak savunma sistemini çalıştırdı.

Ali Astsubay bilgisayarla çalışmaya devam ederken dış gövdeden gelen sesler azalmaya başladı ve bir iki dakika sonra sustu. Astsubay verileri inceleyip raporunu verdi. “Saldırı sona erdi. Etrafımızdaki katil hücrelerin tamamı etkisiz hale getirildi. Dış ortama verilen hasar kabul edilebilir sınırlar içerisinde.”

Kaptan derin bir nefes alıp koltuğuna yayıldı. Katillerden kurtulmuşlardı. Herkesin yüzü gülüyordu. Doktor da Abdullah’ın muayenesini bitirdiğini, korkulacak bir şey olmadığını söyledi. Her şey yoluna girmişken Murat Astsubay hasar raporunu getirdi. Yüzler yine asıldı. Haberleşme ve izleme sistemi zarar görmüştü. Yerlerini bildiremedikleri için yardımsız çıkış yapmaları gerekiyordu. Gemiyi dışarıdan direk alamayacakları için acil çıkışa kendi başlarına gideceklerdi.

Kısa bir istişareden sonra rota belirlendi ve gemi yola çıktı. Tahmini varış süresi yaklaşık kırk beş dakika idi. Şansları dönmüştü. Yolculuk tahmin edildiği gibi kırk beş dakikada ve sorunsuz bitti.

Herkes komuta odasına toplanmış dışarıyı izliyordu. Geminin spotları yandığında büyük metal çıkış göründü. Ucu fosforla kaplıydı. İçinde bulundukları karanlık ortamda spotlarla parlıyordu. Çıkışa girince dışarıdakilerin de haberi olacaktı. Gemi zarif bir hareketle çıkışın içine doğru süzüldü. Herkes nefesini tutmuştu. Belli ki birbirlerine söylemeye korksalar da herkes yeni bir sorun bekliyordu.

Çıkışın içerisinde yükselirken, hızlandılar. Dışarısı onları fark etmiş ve çekmeye başlamıştı. Geminin motorlarını susturdular. Yukarı doğru süzülmeye devam etti. Bir iki dakika sonra dışarıdalardı. Dönüştürme işlemi biter bitmez özgür kalacaklardı.

Gemi dönüştürme tankına alındıktan sonra işlem sadece beş dakika sürüyordu. Mürettebat organik dönüştürme odasına geçecek ve burada bulunan dönüştürme tüplerinde geri büyütme işlemi yapılacaktı. Önce moleküler ayrıştırma yapılacak, ardından yapılan büyütme işlemi sonucunda moleküller gerçek ebatlarında birleştirilecekti. Yan etkilerden dolayı iki ile üç saat arası baygın kalacaklardı.

Dönüştürme sırasında üzerlerinde herhangi bir yabancı madde bulunmaması için dönüştürme tüplerine girerken tamamen soyundular. Herkes girince geri sayım başladı. Tüplerin ekranında kırmızı ışıklı sayılar yanıp söndü. “3, 2, 1” Birden sonra her şey dönmeye başladı, renkler birbirine girdi. Görüntüler bulandı. Hisleri köreldi. Ardından da karanlık geldi.

Recep gözlerini açtığında sağlık ünitesinde üzerine sağlık zımbırtıları takılı yatıyordu. Kalktı. Üşüyordu ve başı dönüyordu. Bu seferde ölebilirdi. Başkasının sağlığı için kendi hayatını tehlikeye atmak düpedüz salaklıktı. Kararını vermişti. Yeterince çalışmış, para biriktirmişti. Son noktayı koyup emekli olacaktı. Emeklilik fikri ona müthiş bir haz verdi.

Yüzünde güller açan mürettebat dinlenme odasında çay içiyordu. Abdullah’ın başı sarılı ama maşallah sapa sağlamdı. Recep de kendisine ikram edilen çayı süratle bitirdi. Üşümesi, baş dönmesi geçmeye başlamıştı. Var mıydı çay gibisi? Hemen ikincisini doldurdu.

Çayını içerken Kaptan kalkıp yanına geldi.

“Kanserli kütleyi tamamen temizlemişiz. Acil çıkış da gerçekleştirsek işlem başarılı olmuş. Başka sefer olmayacak. Sarsıntılar ise hastaya verilen sakinleştiricinin etkisini yitirmesinden olmuş.”

Recep için zaten son seferdi. Gereksiz ayrıntılar ise hiç ilgisini çekmiyordu. Ne elin adamının içinde akıl almaz riskler, ne de zengin çocuklarının çokbilmişlikleri olacaktı. Kaptanın konuşmasını bitirip başından gitmesini beklerken genç subay muzipçe güldü.

“Recep senin de ağzın amma sıkıymış. Kaç haftadır birlikteyiz. Kutlarım. Allah analı babalı büyütsün. Dördüncü olacak değil mi?”

Recep bir an subayın ne saçmaladığını anlamadı. Boş boş yüzüne baktı. “Dördüncü olan ne kaptan?” diyebildi ancak.

“Sanki bilmiyorsun Recep. Kaza haberini alınca karın aramış. Hamile olduğunu söylemiş, bizim çocuklardan seni sağ salim getirmelerini istemiş.”

Bu sırada herkes kalkıp Recep’i kutlamaya başlamıştı. Onun ise başından aşağı kaynar sular dökülüyordu. Bir çocuğu daha olacaktı. En az on küsur yıl daha para harcayacaktı. Olduğu yerde donup kaldı. Zar zor ağzını açıp konuştuğunda kimse anlamadı ağzından çıkan kelimelerin manasını:

“Gitti emeklilik! Hay ben böyle bereketin içine . . .”