Çok Düşünen Kadın'ın Bilincimin Akışı blogundan. Birlikte seyrettik emme ben tembel çıktım. Çok şaşırtıcı değil sanırım :)
Türkiye'de Vampir İmparatorluğu adıyla gösterime giren Daybreakers son dönem ergen vampir filmlerinden oldukça farklı. Biraz True Blood havası taşımakla birlikte, diziden farklı olarak bu kez vampirler ötekileştirilen azınlık değil, baskın çoğunluk rolündeler.
Adeta bir salgın hastalık gibi, birbirlerini dönüştürerek çoğalan vampirler, toplumun çoğunluğu vampire dönüşüp de "doğal kaynaklar" tükenmeye yüz tutunca açlıktan kıvranmaya başlıyorlar. İnsan kanının yerini tutacak sentetik kan denemeleri de (True Blood'ın aksine) boşa çıkınca, vampire dönüşmeden hayatta kalmayı başarabilmiş bir avuç insanın peşine düşüyorlar. Biz şunları avlayıp kanlarını sömürelim de parayı veren düdüğü çalar, fakir vampirler yine aç kalır, açlıktan başka başka yaratıklara dönüşüp birbirlerini yerler, biz de elimizdeki üç-beş damla kanı en çok parayı veren sosyete vampirlerine veririz zihniyetiyle bugünkü kapitalist sistemi gayet güzel özetliyorlar.
Bu durum yakın zamanda insanlığın içine düşeceği durumdan çok farklı değil. Bugünkü tüketim toplumunda biz de doğal kaynaklarımızı hızla tüketirken yarını hiç düşünmüyoruz. Muhtemelen benzer bir durumla karşı karşıya kalıp bir avuç yiyecek ve bir damla su karneye bağlandığında aç vampirler gibi birbirimizi yemeye başlayacağız.
Filmde aile ilişkilerine dair, biraz 28 Hafta Sonra'yı hatırlatan, mesajlar da var ve pek yerinde olmuş. Sonunda (spoiler vermek gibi olmasın ama) hem vampirleri hem de insanları mutlu edecek bir çözüm bulunuyor. Tabii bir miktar zaiyat da oluyor doğal olarak.
Manasız Alacakaranlık serisinden sonra beklediğimiz ayarda bir vampir filmi olmuş olmasına lakin saçmalıklar da yok değil. Gerçi bunlar vampir türünün "undead" olması hasebiyle yazarların bir türlü başa çıkamadıkları saçmalıklar olsa da kimileri kolaylıkla önlenebilirmiş.
Örneğin baş karakterin kalbi atmayan (ki bunu EKG makinesine bağlandıklarında net olarak görüyoruz) bir vampir olmasına rağmen fosur fosur sigara içiyor olması bendenizi ziyadesiyle rahatsız etti. Hernekadar filmin ikinci yarısında bu sigara bağımlılığı halinin de mesaj kaygılı olduğunu anlasak da bence olmamış. Nefes almayan ve hatta (burdan sonrası SPOILER! içerir) tekrar insana dönüştüğü anda nefes almaya başlaması ve bundan duyduğu haz özellikle vurgulanan bir adam sigara dumanını nasıl içine çeker de nasıl üfler. Tabii bu noktada şöyle bir soru da yöneltilebilir: vampirin olduğuna inanıyorsun da sigara içtiğine mi inanmıyorsun???
Mesaja gelince: kanımca insan kanı içmeyi reddeden, zaten kendi isteği dışında, şerefsiz biraderi tarafından dönüştürülmüş olan esasoğlan sefil hayatından o kadar tiksinmektedir ki, zaten ölmüşüm deyip adamakıllı ölemeyeceğine lanet edip birini söndürmeden diğerini yakar. Ancak tekrar insana dönüştükten sonra tek bir sigara dahi içtiğini görmeyiz zira artık hayatı kıymetlidir.
Velhasıl Daybreakers izlenesi bir vampir filmi.
Bu arada yine yakın zamanda izlediğim 30 Days of Night'a da değinmeden geçemeyeceğim. Rezalet bir filmdi. İzlemediyseniz hiç vakit harcamayın derim. Filmde hoşuma giden tek şey lider vampirin tüm kasabayı yiyip bitirdikten sonra "şimdi burayı yakıp yıkalım ve de kaza süsü verelim ki insanlar bizim hayal ürünü olduğumuza inanmaya devam etsinler, biz de mutlu mesut undead olmaya devam edelim" demesiydi. Onun dışında beş para etmez.
Hepiniz duymuşsunuzdur. Oskar amcalar dün verildi. Aktörler ve aktrisler ağladılar ve yalakalıklarını yaptılar... Herhalde. Ben izlemedim. Vakit kaybı.
Herneyse, son birkaç gündür belli olan bir dedikodu gerçek oldu ve Avatar en iyi film ödülünü kaçırdı. Bizler ise Avatar'ın kazanacağını düşünüyorsak da en iyi senaryo, yönetmen veya film ödülüne layık olduğunu düşünmüyorduk. Anlaşılan Akademi tayfası da aynı fikirdeymiş ve Avatar sadece üç teknik ödül kazanabildi. Onca tantanaya rağmen... Sadece sanat yönetmenliği, sinematografi ve görsel efekler ödülleri (ve kazandıkları trilyonlar) ile idare edecek Cameron amca.
Bu konuyu aramızda konuştuğumuzda sadece Kansu'un The Hurt Locker'i izlediği ortaya çıktı ve Kansu'nun hakkında düşündükleri pek hoş değildi. Ancak yine de ödülleri toplamayı başardılar. The Hurt Locker'in yönetmeni artık Oskar ödüllü Kathryn Gigelow'un Cameron'un eski eşi olması ve geçen hafta "Avatar'a vermeyin, bana verin" kampanyası yaptığının ortaya çıkması da bunların boşanma sonrası yaşamlarının pek de anlaşarak geçirmediklerini düşündürüyor!
Öte yandan başka olumlu bir ödül en iyi animasyon Oskarının Up filmine verilmesiydi. Daha önce burada bahsettiğim gibi hastasıyım, yalarım, süper bi film.
Ne yazık ki Tarantino'nun geyik İkinci Dünya Savaşı fantazisi Inglorious Basterds filmi ciddi bir ödül alamadı.
Pek tabii ki burada bir noktaya parmak basmadan geçemeyeceğim. Her ne kadar Avatar son derece kötü bir senaryoya sahiptiyse de Titanik'den kötü değildi. En azından Leonardo yoktu bu filmde. Ayrıca 3D modelleme de olsa Sigourney Weaver'in oynadığı karakter son derece başarılıydı ve yardımcı aktris ödülünü bence hakkedebilirdi. Öte yandan senaryo olağanüstü olsa bile, oyuncuların genelinin karakterizasyonu iki boyuttan çıkıp çok daha derin olsa bile, kısacası ağızlarıyla kuş yakalasalar bile Avatar'ın gerçekten en iyi film ödülünü alma ihtimali yoktu.
Niye?
Çünkü bilim kurgu. Bilim Kurgu olduğu için ciddiye alınmıyor. Birçok bilim kurgu yazarının son derece başarılı ve derin kitaplarını kıçı kalkık "Edebiyat" tayfasının ciddiye almaması gibi. Sigourney Weaver ne demiş bakın Avatar'daki rolü hakkında: "Jim Cameron bana bilim kurgunun nasıl kötü bir ünvanı olduğunu anlatıyordu ve belki bu değişir simdi diyordu ... ve ben de düşündüm ki 'Bilim Kurgu? Harbiden? Bu film bunun hakkında mı?'"... Tek diyeceğim şudur: "SALAKKKK!!!! ARGHGHGHGHGHGHGHHGHGHGHGH!!!!". Filmde oynayan aktris böyle düşünüyorsa işimiz iş.
Kansu ayrıca birşeyler yazarım demişti, umarım benden daha çok derli toplu düşüncelerini dökebile.
Gecenlerde Berk ve Hakan'la C.A.R.S. tarafindan yurutulen insansiz otomobil deneyinin haberini paylasmistim. Berk (mealen) "Ah ulan ah, 2010 senesinde insansiz otomobilin degil bu devirde hala araba kullanan insanlarin haber olmasi gerekirdi." deyiverdi.
Bilim Kurgu bize neler neler vaad etti. Ne hayal kirikliklari yasadik. Bakiniz, misal, 1999 geldi gecti, Ay hala Dunya'dan kopup gitmedi.
Belli ki Buck Rogers tayfasi olayi 25. yuzyila oteleyerek iyi bir is yapmis.
Benim pek ilgimi çekmez ama korku edebiyatı sevenler vardır belki. Horror Writers Association da kendi dağıttığı Stoker ödüllerinin adaylarını açıklamış.
Bir süredir podcast yayınlamadığımızdan hemen n'oluyoruz yazayım istedim.
Elimizde hayli bir konudan konuştuğumuz 30. epizortumuz var, hazır yayına. Bunun üstüne iki tane Mini-mi-XL süprizimiz var. Ancak geçen ayın başında ben üst üste dört epizort yayınladığımdan Podcast dosyalarımızın sunucusundaki kota miktarımıza ulaştık. Bu miktarlar 28 Şubat günü rahatlayacaklar. Haliyle o zaman elimdekileri yüklemeye başlayacağım. Bir yandan da niye dosyalarımızın bu kadar büyük olduğunu araştırıp boylarını kaliteye hasar vermeden nasıl küçültürüz bakacağız.
Bütün sorun benim gaza gelip hiç yarını düşünmeden üst üste epizort çıkartmamdı. Özürler...
Umarım bu gecikmeler sizlerin bizleri unutmasına yol açmaz. Lütfen yorum ve düzeltmelerinizi gönderin! Özellikle benim kuru sıkılarımı...
Yeni Haber: Eeee, ben bi salağım, zaten neredeyse mono olan bi kaydı niye stereo encode ediyorum? Yarı boyuna düştü ve az sonra yayına girer! :) Şebek!
Genclik hatalarimiz arasinda saydigimiz TSR kitaplarinin Dragonlance yazarlari Margaret Weis - Tracy Hickman ikilisinin son numarasi olan Secret of the Dragon uzerine Bob Salvatore Margaret Weis ile konusmus. Meraklisi vardir elbet:
Belki farkındasınızdır, belki değilsinizdir, bu Cuma günü Amazon Macmillan adlı yayınevini satıştan kaldırdı. Biz de hemen Eralp ile bir araya gelerek hakkında konuştuk:
Amazon bu sabah bu davranışından vazgeçti ve Macmillan ürünleri tekrar satışa sunulacak/sunuldu ancak tekel örgütlerin üreticiler ve tüketiciler için ne kadar zararlı olduğu tekrar ortaya çıktı. Apple'in iPad cihazından da bahsettik (ve bol keseden sıktık heheh!).
Komünist Manifesto'nun Zombi Okuması üzerine Yigit'in yazısı: Dünyada bir hayalet dolaşıyor: Kapitalizmin hayaleti. İktidar, bu hayalettir ve zombilerin sömürüsü için iktidarı oluşturan tüm parçaları (görünmeyen beyni, kıldan ince kılıçtan keskince pençesi ve hayali ufuklardan taşan diş diş ağzı) bu sömürü için ittifak halindedir.
Elif aynaya son bir kere baktıktan sonra kendisine güvenli ve gururlu bir şekilde evinden çıktı ve tepeden aşağı yürümeye başladı. Boğaz, saraylar ve camiiler bu soğuk ama güzel Ocak gününde bütün görkemleriyle güneşin ışıkları altında parıldıyordu.
Elif İçişleri Bakanlığının bahçe kapısına geldiğinde heyecanı ve merakı iyice azalmıştı. Bir tanıdığı ilginç bir karakterden bahsetmişti. Kapıdaki bekçiye ismi verip yol tarifini aldı ve yüce bakanlık binasının karanlık labirentini dolaşmaya başladı.
Bodrum katında, karanlık küçük bir odada Hikmet Efendi'yi buldu. Yanında ufak tefek bir gavur oturmaktaydı. Hikmet Efendi ile hızlı bir şekilde ingilizce konuşmaktaydılar. Hikmet Elif'i kapının eşiğinde görünce ayağa kalktı ve yabancıyı göstererek hızlıca "Elif hanım, bahsettiğim kişi budur. Mösyö Babıç" dedi.
Elif, Hikmet'in terbiyesizliğine çoktan alışmıştı. Hikmet son derece kolay heyecanlanan, sürekli aklına gelen fikirleri kovalamaktan insanlarla pek anlaşamayan birisiydi ve görgü kurallarını pek kafasına sokamamış birisi olsa bile Elif'in sevdiği insanlardan birisi olduğundan bu davranışı pek dert etmeden Babıç'a elini uzattı.
"Sizden çok bahsedildi Babıç efendi. Benim adım, Hikmet'in dediği gibi, Elif. Medrese'de öğrenciyim."
Babıç'ın şaşkınlığı belliydi. 'Hanımefendi, çok iyi ingilizce konuşuyorsunuz. Tanıştığımıza memnun oldum. Saygıdeğer Padişah'ınız beni imparatorluğunuza davet ettiğinden beri muhteşem insanlarla tanışmaktayım. Ne yazık ki benim hayallerim Avrupa ülkelerinde istenmiyor. Kilise incilde olmayan herhangi bir bilimin gerçek olamayacağını beyan ettiğinden beri benim gibi mühendisler, bilim adamları istenmeyen insanlar ilan edildi. Çok şükür Padişahınız ve ulemalarınız yeniliklere açıklar."
"Ah Mösyö Babıç, bunları dert etmeyin. Yeni bir dünyadasınız artık. Hikmet Efendi bazı meraklarımızın benzer olduğunu söylüyor. Her ne kadar hayli genç olsam da umarım beraber çalışabiliriz".
Bakışları Elif'in gözlerine takılmış Babıç'ın kaşları hafifçe kalktı. Hikmet ise bir birine, bir ötekine bakarak acaba büyük bir hata mı yaptıgını düsünüyordu.
Aradan yazlar, baharlar, kışlar geçti. Soğuk ve sisli bir Aralık sabahı artık saçları bembeyaz olmuş, sırtı bükülmüş bir Elif Hanımefendi, konağının kapısından yavaş yavaş çıkarak yürümeye başladı. Sarı, kirli bir sis yüzünden göz gözü görmüyordu. Elif, elindeki mendili agzına ve burnuna tutarak etrafına bakındı. Böyle bir günde geç konağın önündeki boğaz, bahçedeki elma ağaçları gözükmüyordu. İskeleye vardığında vapur çoktan gitmişti. İskeledeki elektrikli kayıkların birisine yardım alarak bindi ve sessizce yola çıktılar. Kayıkçı siste bir şey göremediğinden yavaştan alıyordu. Uzaktan vapurların kornaları duyuluyordu.
Kendi kendine "Bir yerde yanlış yaptık Babıç efendi." dedi. Hedefi eski sevgilisinin mezarıydı. "Bir yerde yanlış yaptık. Hesap Makinamıza bütün bildiklerimizi girdik ama istediğimiz gelecek bu değildi Babıç efendi."
Hikmet, Babıç ve Elif beraber Osmanlı'ya Hesap Makinasını tanıtmıştı. Diğer gavur ve yerli ulema bu cihazın değerini anlamış ve Osmanlı'yı dünyadaki en büyük güç yapmıştı. İstanbul bütün dünyanın en ileri, en kuvvetli şehri haline gelmiş, Hesap makinası sayesinde uzaya bile adam göndermiş olmasına rağmen havası suyu yaşanmaz hale gelmişti.
Elif, kayığın önünde, gözleri dik bir şekilde sise bakıyordu. "Belki bu işin içinden bir şekilde kurtuluruz. Çokça dediğin gibi 'Yetersiz bilgi kullanmaktan gelen hatalar, hiç bilgi kullanmamaktan gelen hatalardan azdır'. Umarım Sadrazam Hikmet efendi izin verir Hesap Makınasını tekrar kullanmama."
Sislerin içinden bir vapur aniden bitiverdi kayığın yanında. Kayıkçının gözleri faltaşı gibi açıldı. Vapur yoluna devam ettiğinde geride sadece birkaç tahta parçası kalmıştı. Gelişimi artık kimse durduramayacaktı.
Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan,
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!
Tevfik Fikret “Sis” 03 Mart 1902
Ahmet Vasfi’nin sinirden içi içine sığmıyordu. Laboratuarda oturuyordu bir başına. Kafasını dağıtmak için masanın üzerindekilere baktı. Birkaç kitap, geçen haftadan kalma notlar, kırtasiye ve bir sürü ıvır zıvır. İlk eline gelen kitabı açtı. Rastgele bir sayfa çevirdi. Okudu. İlk cümlelerden sonra aklı uçtu gitti. Gözleri istemsizce kelimeleri takip ederken içi sinir ile doldu. Hışımla kitabı fırlattı, ayağa kalkıp masadan kaçtı. Odanın içerisinde bir oraya bir buraya yürümeye başladı.
Son birkaç aya kadar kuduz hastalığını tedavi etmek için Sultan Hamid Hanın fermanı ile tesis edilmiş Darü’l Kelb Tedavihanesi’nin önemli bir çalışanı idi. Hocası Hüseyin Hulki Bey ondanövgüyle bahsederdi. Çalışkanlığı ve araştırmalara olan katkısından dolayı ilk fırsatta terfi edeceğini söylerdi. Ancak hepsinin bir yalan, sadece onu oyalamak için ağzına çalınan bir parmak bal olduğunu bugüne kadar idrak edememişti.
“Ecnebi memleketlerde mühim araştırmalarda bulunmuş, pek müstesna şahsiyetler ile çalışmış böylesi bir tabibin tedavihaneye kazandırılması muazzam bir başarı” Hocası yüzüne karşı utanmadan böyle söylemişti.
Mevzu bahis tabip tahsilini yeni bitirmiş, daha yirmi üç yaşında bir çocuktu. Henüz çalışmaya bile başlamamıştı. Buna rağmen gerek Hüseyin Hulki Beyin gerekse Miralay Dr. Hüseyin Remzi Beyin övgülerine mahzar olmuş, Ahmet Vasfi’nin belki de aylar önce hak ettiği terfiyi kapmıştı. Aslında övgüye değer olan Mahmut Şevki denen bu çocuk değil de Maliye Nazırı olan babası idi. Ne de olsa bu kahpe dünyada esas olan nazır oğlu, paşa torunu olabilmek idi.
Tekrar yerine oturdu. O terfiyi hak ediyordu. Bütün işleri o çekip çeviriyor, araştırmayı neredeyse tek başına yönetiyordu. O terfiye ihtiyacı vardı. Kendi araştırmasını bitirebilmek için daha fazla kaynak ve yetki gerekliydi. Kendisine söz verilen terfi ile hepsi elinin altında olacaktı. Aylardır sabretmişti. Anlıyordu ki bir hiç için beklemişti.
Sakinleşmek için pencereye gitti. Şehre çöken sisi seyretmeye başladı. Beyaz karanlığın içerisinde ahali koşturuyordu. Birbirinin peşi sıra bastıran sisten ve karanlıktan kaçarak evlerine gidiyorlardı. Tebaa bir kez daha sıcak evlerinin güvenli aydınlığına kavuşacaktı. “Sultan’ın sadık ve emirlere uyan tebaası. Sultan’ın sadık olduğundan emin olunan ve emirlere uydurulan tebaası.” diye düşündü.
Bu gece öfkesini dizginleyebilmek için tedavihanedekalmıştı. Özellikle sisli ve dolunaylı gecelerde kimseler olmazdı hastanede. Neredeyse Uluğ Sultan’ın Yıldız Teşkilatı kadar korkuyorlardı geceden ve sisten.
Öfkesi biraz durulmuştu. Yerine oturup odayı şöyle bir inceledi. Sessizlik morfin gibi yatıştırmaya, acısını almaya başlamıştı. Sessizliğin tadını çıkarırken laboratuarın kapısı hışımla açıldı. İçeri Mahmut Şevki girdi. Hastanenin medarı iftiharı, genç yeteneği!
Mahmut Şevki kıdemce ve yaşça büyük adama tek kelime etmeden kendisine tahsis edilen masasının başına geçti. Çantasını açtı içerisinden kitaplar, defterler, sayfa sayfa kağıt çıkartıp masanın üzerine yığdı. Gösterişli, deri kaplı bir defteri eline alıp okumaya başladı. Sanki odada yalnızmış gibi.
Ahmet Vasfi uzun uzun genç doktoru süzdü. İçini kemiren bütün nefretini, ona yaptıklarını yüzüne haykırmak istedi. Ağzını açtı, ama sustu. Yanlış bir şey söylerse daha kötü de olabilirdi. Yine de söylemeliydi ona neler yaptığını. Onun yüzünden neler kaybettiğini bilmesi gerekirdi. Kendine zar zor hakim oldu. Sonunda ağzını bükerek selamladı:
“Hoş geldiniz Mahmut Şevki Bey. Ben Ahmet Vasfi. Bu pek mühim araştırmada Hocamız Hüseyin Hulki Beye yardım ediyorum. Aslında pek çok işi ben yapıyorum.”
Mahmut Şevki hiç sesini çıkarmadı. Sinirlice birkaç sayfa daha karıştırdı. Sonunda defterini masaya fırlatıp, Ahmet Vasfi’ye döndü:
“Evet sizden bahsettiler. Yoksa siz de muhterem hocalarınız gibi yere göğe sığdıramadıkları Mösyö Pastör’ün çalışmalarına mı tapınıyorsunuz?”
Ahmet Vasfi beklemediği bu soru karşısında bir cevap veremeyince, genç adam devam etti:
“Herkesin aklı fikri kuduzda ve bittabi Padişah Efendimizin ilgisinde. Kör değilsiniz, bu durumda aptal olmalısınız. Veyahut Anadolu’dan göçen basit bir ırgatsınız. Esas sorunu göremiyorsunuz. Bunca yıldır bu makamı işgal ederken siz de kuduz illetinden daha uğursuz bir bela olduğunu göremediniz mi?”
Söylediklerinin Ahmet Vasfi üzerindeki etkisini tartıp, kendinden emin bir ifade ile devam etti:
“Nazır Paşa Babamın beni tahsilim için gönderdiği Londra’da bahsettiğim husus hakkında pek çok vaka işittim. Ecnebilerin arzın dört bir köşesinden havadisleri yetiştiren gazeteleri bile suskun kalsa da herkes olan bitenin farkında idi. Hatta Avrupa’nın göbeğinde, Fransızların gözbebeği Paris’te de pek çok uğursuz vakanın vuku bulduğu söyleniyor. Köpek ısırmalarından bahsetmiyorum.Çok daha dehşetli ve gizemli. Hatta bir söylentiye göre Mösyö Pastör’ün daha en başından beri aradığı kuduz tedavisi değilmiş.”
Ahmet Vasfi düşünceli bir şekilde masasına geçti. Genç adamı bir süre süzdü. Tepkisini görünce Mahmut Şevki’nin yüzüne alaycı bir gülümseme yerleşti.
“Ne oldu? Tedirgin mi oldun? Bunca senedir çalışıyorsun ama hakikaten olanlar hakkında en küçük bir malumatın bile yok. Aç kulaklarını da dinle Vasfi Efendi. Belki de sübyan diye hor, aşağı gördüğün benden bir şeyler öğrenirsin.”
Konuşmasına izin vermeden devam etti:
“Bir musibet mevzu bahis. Kimden, nereden, nasıl bulaştığı meçhul. Adamı ifrit çarpmışa çeviriyor. Vefat yok. Ancak adam kendi vefatını arzulayacak hale geliyor. Adamı köpekten daha aşağı ediyor. Hastalar hayvanlaşıyor. Çiğ ete tamah ediyorlar. İşte ben bu musibete deva bulacağım.”
Mahmut Şevki konuşurken farkında olmadan yerinden kalkıp Vasfi’nin yanına kadar gelmişti. Genç adam kan çanağı gözlerini üzerine dikmiş, masanın üzerine çullanmış, yüzüne soluyordu. Anlattıkları ve yaptıkları karşısında Ahmet Vasfi masasını siper etmiş, koltuğunu duvara kadar çekmiş, olabildiğince uzak durmaya çalışıyordu. Zar zor, geveleyerek ağzından kelimeler döküldü:
“Mahmut Şevki Bey, rica ederim kendinize çeki düzen veriniz. Nasıl bir lakırdı bu böyle? Olur mu böyle bir musibet? Belli ki bitap düşmüş, hasta olmuşsunuz. Size araba çağırtayım, konağa dönünüz. İstirahat ediniz.”
Bu cevap karşısında Şevki celallendi. Sesini iyice yükseltip, heyecanla, ağzından tükürükler saçarak konuşmasına devam etti:
“Sen kaç Vasfi Efendi. Hocan Hüseyin Hulki’nin gölgesinde saklan. Hakikat karşısında ne kadar da korkak, ne kadar da biçaresin. Londra’dan beri çalışıyorum. Gecemi gündüzüme kattım. Neler çektiğimi, neler gördüğümü bilemezsin. Ancak senin gibi zayıflar, alçaklar arkasını döner böylesi bir dehşete. Senin gibilerin yeri olmamalı bu çatının altında.”
Mahmut Şevki hırsla konuşurken dışarıdan, sisin içerisinde dehşetengiz bir uluma duyuldu. Genç doktor olduğu yere mıhlandı. Kanlı gözlerini pencereye sabitlemiş bakıyordu.
“İşte evlad-ı şebab. Guş-i can ediniz. Ne manalı terennüm eyliyorlar” diye mırıldandı.
* * * *
Ahmet Vasfi’nin tüm vücudu istemsizce titredi. Alnındaki damarlar şişmiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Buram buram korkuyordu. İstanbul’un arka sokaklarında bir başına koşturmuştu. Dehşete kapılmış, ne yapacağını bilmez bir halde yönünü bulmaya çalışıyordu. Dar sokaklar, üzerine kapanmış iğreti binalar üstüne üstüne geliyordu.
Gecenin köründe, sisin hükümranlığında her bina, her sokak birbirinin eşi benzeri idi. Sisin çökmesinden sonra ahali çoktan hanelerine çekilmişti. Sokaklarda bir Allah’ın kulu yoktu. Ne yön soracak, ne de onu bu karabasandan çekip kurtaracak tek bir insan evladı bile.
Tekrar koşmaya, kaçmaya başlamak istedi ama bacakları onu daha fazla taşıyamadı, dizlerinin bağı çözüldü. Çamurlu sokakta yuvarlandı. Elbiseleri yırtıldı, pisliğe bulandı. Zar zor oturdu. Gözlerinden damla damla yaşlar süzülüyordu. Korkudan mı, sinirden mi bilemedi. Titreyen ellerini bir türlü zapt edemiyordu. Belki de güneşin doğmasına az kalmıştı. Bitecekti bu çektikleri. Zar zor elini yeleğinin cebine ulaştırdı. Çamurlu parmakları ile saatini bulup çıkarttı. Açmaya çalışırken, titreyen parmakları arasında kayıp gitti. Zinciri kopmuş olacak ki, pirinç köstekli saatin Arnavut kaldırımlarından sekerek uzaklaşmasını dinledi. Emekleyerek her şeyi örten sisin içinde saati aradı, ama nafile, bulamadı.
Sisin içinde, sonsuz sokaklar dehlizinin ötesinde bir uluma yankılandı. Ahmet Vasfi’nin ağlaması, titremesi, her şeyi kesildi. Kanı dondu, kalbi sustu. Birkaç kalp atımı öylece kala kaldı. Sonrasında dehşet tekrar ininden çıktı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya, vücudu kasılmaya başladı.
Ancak dakikalar sonra sakinleşebildi. Birkaç kez derince nefes aldı. İstanbul’un kirletilmiş, rutubetli, sisli havasınıciğerlerine doldurdu. Sürüne sürüne bulduğu bir binanın duvarına yaslandı. Biraz toparlanabilmişti.
Birkaç nefes kadar dinlenmişti ki yaslandığı binadan sesler işitti. Önce tekrar kaçmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Evin kapısı yeni yağlanmış menteşelerin üzerinde sessizce açıldı. Nursuz bir adam kafasını uzattı. Kara sakalları, karışık pis saçları ve zifiri gözleri vardı. Kapıyı siper alıp etrafı iyice kolaçan etti. Ahmet Vasfi’yi görmedi. Veyahut kaile almadı. Kapının ardından kayboldu. Akabinde binadan bir adam çıktı.
Kibar, ecnebi beyefendilere benziyordu. İnce yapılıydı. Boyunu uzun gösteriyordu. Zengin görünümlü, kaliteli kesimli bir redingot giyiyordu. Bir elinde fesini diğer elinde pahalı, işlemeli bastonunu tutuyordu. Yalpalayarak birkaç adım attı. Düzgün yürüyemeyince durdu. Biraz eğilip öksürmeye başladı. Uzun uzun öksürdü. Ciğerini göğsünden söküp atmaya çalışırcasına öksürdü. O öksürdükçe afyon kokusu ayyuka çıktı. Sonra nefeslenmek için doğruldu. Etrafına bakındı. Elinde taşıdıklarını yere bırakıp ceplerini karıştırmaya başladı. Bir süre kurcaladıktan sonra bir gözlük çıkarttı. Beceriksizce takıp etrafına tekrar bakındı. O zaman Ahmet Vasfi’yi gördü.
Bu beyefendide bir gariplik vardı. Yüzünde uykulu, uyuşmuş bir ifade vardı ama mavi gözleri çakmak çakmaktı. Bakışları bu beyaz karanlığı, geceyi deler gibiydi. Sanki gaibi okuyor, biliyordu. Ahmet Vasfi’nin daha önce gördüğü hiçbir Adem evladına benzemiyordu.
Sendeleyerek Vasfi’nin yanına kadar geldi. Usulca eğildi. Ağzını açtı ama tekrar öksürüğe boğuldu. Dizlerinin üzerine çöküp öksürdü. Nefes almaya çalışırken hırıltılar çıkarıyordu. Cebinden der top edilmiş bir mendil çıkartıp ağzını sildi. Sakin bir sesle konuşmaya başladı:
“Bu gecede, bu siste, bu izbe sokakta rastlaşmamızı tesadüf zannediyor iseniz, büyük bir yanılgı içerisindesiniz. Bu, nice felaketler sahnelemiş şehirde hiçbir vaka tesadüfi değildir. Siz ya da bu fakir bilmese de her hadisenin bir nedeni vardır. Dolunaylı, böylesi bir gecede size söyleyebilecek tek bir öğüdüm var. Her ne iseniz osunuzdur. Aksi çabalarınızda her daim tabiat galebe çalar. Bu hakikat ne sizin için ne de benim için istisnaidir.”
Adam bastonunun yardımı ile doğruldu. Zayıf adımlar ile ağır aksak yürüdü, sisin içerisinde kayboldu. Az sonra bastonun da, adımlarının sesi de duyulmaz oldu. Ahmet Vasfi ne diyeceğini, ne yapacağını bilemeden bir süre baktı. Aklını toplayıp nerde olduğunu hatırlamaya çalıştı. Koşarken önünden geçtiği dükkanları, sokakları hayal meyal hatırlıyordu. Gerisi etrafını saran sis kadar belirsizdi. Daha ne kadar kaçabilirdi? Daha nereye kaçabilirdi? Nereye saklanabilirdi? Elbet bir yerde, bir zaman yakalanacaktı. Belki de yeri ve zamanı kendisi seçmeliydi.
* * * *
Darü’l Kelb Tedavihanesindeki yeni makamında, masasını aydınlatan gaz lambasının ışığına sığınmış Mahmut Şevki çalışıyordu. Ne bu tekinsiz gecenin soğuğu ne de ıslık çalarak binaya dolan rüzgar dikkatini dağıtıyordu.
Kapının ardından gelen ayak sesleri dikkatini dağıttı. Ayağa kalktı. Tam kapıya yönelmişti ki ahşap kapı tüm köhneliğiyle açıldı. Kapıda Ahmet Vasfi vardı. Kıyafetleri yırtılmış, üstü başı pislik içerisindeydi. Akşamüstü gördüğünden tamamen farklıydı. Elbiseleri, üstü başı değildi farklı olan. Cüssesi kapıyı dolduruyordu. Daha iri, daha tehditkar görünüyordu. Ağlamaktan kızarmış gözlerinde acı vardı. Soluk soluğa dikilirken elleri titriyordu.
Nefes nefese, hınçla konuşmaya başladı:
“Size garpta vakıf olamayacağınız bir kıssadan bahsedeyim beyzadem. Köşklerde, yalılarda, peşimde koşturan bakıcılar, bir dediğimi iki etmeyen mürebbiyeler ile büyümedim. Paşa babam hiç olmadı. Dişimle, tırnağımla kazıyarak yaşadım. Tek gayem, damarlarımda dolaşan ancak size eğlence gelen bu illetten, bu lanetten kurtulabilmekti.
Hayatın sorduğu cümle sualin cevabına vakıf olduğunu sanan senin gibi sübyanlar, saçlarını sakallarını simya uğruna ağartmış ihtiyar feylesoflar gördüm. Tek bir hakikatin olduğunu öğrendim. Ancak kuvvetliler muvaffak olabilir. Yine de zorunda kalmadıkça Adem soyunu incitmedim, direndim.”
Ahmet Vasfi durduğu yerde sendeledi. Göz bebekleri büyümüş, alnındaki damarlar şişmişti. Dişlerini sıktıkça sivri köpek dişleri görünüyordu. Yüzüne yavaş yavaş bir acı ifadesi yerleşti.. Çehresi değişmişti. Alnındaki ve yanağındaki kemikler daha da belirginleşmiş, adeta birkaç dakika içerisinde sakalları çıkmıştı. Duruşu kamburlaştı, eğildikçe kolları dizlerinin hizasına geldi. Boğazından çıkan garip hırıltılar arasında, konuşmaya devam etti:
“Sabır taşı çatladı artık. Saklanmak nafile, kaçış yok. Musibet mi istedin? Musibet mi aradın? İşte sana arzu ettiklerinin cümlesi.”
Ahmet Vasfi elinin tersi ile Şevki’ye vurdu. Adam masayı aşıp ardındaki duvara çarptı. Kırık bir oyuncak bebek gibi yatarken başından akan kan ile yerler kızıla çaldı. Vasfi zıplayıp masanın üzerine çıktı. Ciğerindeki tüm nefes ile haykırdı. Tüm tedavihanede çınladı zafer çığlığı.
Masadan inmemişti ki dışarıdan ayak sesleri duyuldu. Ağır, aksak adımlar koridorda yankılanıyordu. Çok geçmeden kapının ağzında bir adam belirdi. Sokakta karşılaştığı garip beyefendiydi. Yüzünde buruk bir gülümseme vardı.
Tek kelime etmeden, tereddütsüz elinde tuttuğu tabancayı doğrultup, tetiği çekti. Mermi Vasfi’nin boğazını delip geçip, ardındaki pencereyi kırdı. Vasfi bağırmak istedi ama boğazındaki delikten sadece kan aktı. Eliyle kapattığı boynundan kan fışkırıyordu. Giderek güçsüzleşti. Mahmut Şevki’nin yanına düştü. Canı bedeninden çekiliyordu.
Beyefendi elindeki tabancaya bakarak konuştu:
“Enteresan öyle değil mi? Tüfekhane-i Amire imalatı iptidai bir tabanca. Kul yapısı silahtan böylesi bir kuvvet, böylesi bir maharet şaşılası bir durum. Ancak maharet belki de kullanan fakirdedir. Veyahut keramet tabancayı okuyandadır. Ancak tüm ilim mermiyi gümüşten dökende de olabilir. Şu fani dünyada kim bilebilir?”
Ahmet Vasfi’ye bakıp devam etti:
“Eminim ki onca lakırdıdan sonra neden buradayım merak içerisindesiniz. Tabiatın herkese biçtiği bir vazife vardır. Siz burada kendi vazifenizi ifa ederken bu fakir de kendi vazifesini ifa etti. Dedim ya ‘her daim kişinin tabiatı galebe çalar, yoktur bunun istisnası’ diye. Acımasızdır tıpkı gaip gibi. Yoktur merhameti. Anlamaz fani bu düzeni. Yeri gelince telef eder sizi, yeri gelince feda eder beni.”
Beyefendi Vasfi’yi ve Şevki’yi ardında bırakıp binadan çıktı. Her şeyi örten sise baktı uzun uzun. “Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir. Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!”
Diyerek yürüdü ağır aksak. Sise karıştı, kayboldu gitti.