Çarşamba, Aralık 26, 2007

Robotech Shadow Chronicles

Robotech Shadow Chronicles

Ooooykk...
Kabaca 20 dakikasini izledim su ana kadar ve yaaani....

Animasyon kalitesi hayli dusuk, ozellikle zengin ve olaganustu guzel Macross Zero ile karsilastirildiginda.

Macross Zero animasyonu son derece guzelce, renkli ve kalitelice yapilmasina ragmen Robotech Shadow Chronicles son derece, coook cooook coook ucuz 3D animasyon ve 2D animasyon karismasi ile yapilmis.
Ozellikle 3D animasyonda gosterilen gelismeleri goz onune alirsak bu 2006 tarihli film tam bir copluk.

Karakter tasarimi o kadar kotu ki, ses aktorlerinden hic baslatmayin. Cok zayif ve hic bir duygy icermeden, direk senaryodan hic pratik yapmadan okunmus gibi gozukuyor. Zaten ingilizce animasyonlardan hic hoslanmam, genel olarak yeteneksizler ve beceriksizler Amerika'da ses aktorlugu yapiyor galiba. Uzucu bir durum cunku Japonca orjinal animasyonlardan ve cocuklugumdan, Turkce dublardan bu isin nasil iyi yapilabilecegini biliyorum.

Son olarak, vucutlari nasil tasarladilar boyle? Bir animasyon icin bile o kadar kotu ve sahte gozukuyorlar ki inanilmaz bi sey. Butun erkekler ucgen sekilli, hatunlarin da goguslerinden hic baslatmayin. Bazi super-deforme Japon animelerinde bile gogusler bu kadar sahte degiller! Sanki hepsi silikonlari basmis!

Senaryo cok zayif.

Ilginc, Robotech ilk basta temellerini Macross'a dayar ki Macross, en eski hali ile son derece kaliteli bir animedir. Macross Zero, 5 ep'lik 20. yil OVA serisi 2002 yayin tarihli idi. Bu animasyon Macross Zero'dan 4 sene sonra ortaya ciksa da kalite acisindan coooook daha zayif. Macross Zero'nun toplam suresi de dusunulurse (5 x 30 dakika = 150 dakika vs. assa yukari 90 dakika RSC icin) affedilebilir bir olay degil RSC'nin kaltesizligi.

Herneyse...
Ben bunlari yazarkene 32. dakikaya geldim.... Kalan 55 dakikayi da bir sekilde izlerim... Heheh, kotu de olsa Robotech/Macross olayina hastayim.

Bizim bi ara bi Macross/Robotech podcastimiz olacak ama kicimi kaldirmam lazim bu is icin.

Kisa zamanda bir aydir edit etmedigim son epizodumuzu halledip piyasaya koymaya soz veriyorum burda... Nah buraya yazdim.

Perşembe, Kasım 29, 2007

Işık Tanrısı (Lord of Light)

Roger Zelazny 1968

Dayanamayıp Işık Tanrısı geçenlerde bir kez daha okudum. Okuduğuma da pek memnun oldum. İlk kez 2000 yılı kışında, askerlik arifesinde okumaya başlamıştım. Askere kitaplar, hem de bilim kurgu kitapları götürecek kadar saf olduğum için, birliğe teslim olduğum gün el koydular çantamdakilere. Daha sonra istihbarat subayından diğer kitaplarımı geri alabilsem de Işık Tanrısı sırra kadem basmıştı. İstihbarat binbaşısı, adını şimdi hatırlamadığım için küfürlerim tam olarak hedefini bulamıyor, kitabı beğenmiş olacak ki çeşitli açıklamalar arasında kitabı iç etti. Asker dönüşü ilk fırsatta tekrardan edinip okudum. Tadı damağımda kalmıştı bitirdiğimde. İkinci turda da aynı tadı buldum.

Işık Tanrısı yanlış bilmiyorsam Zelazny’nin üçüncü kitabı. İlk kitabı Bu Ölümsüz (This Immortal ya da … And Call Me Conrad) Hugo Ödülü almış, aynı şekilde Işık Tanrısı da Hugo Ödülü alıp, Nebula Ödülü adaylığı kazanmış.

Hikaye yok olmuş “Dünya” adlı gezegenden kaçan kolonicilerin yerleştiği “Urath” adlı gezegene geçiyor. (İnternette farklı yorumlar mevcut kimi yerlerde yerleşilen gezegenin dünya olduğu yazıyorsa da ben kendi yazdıklarımda ısrarcıyım.) Koloni gemisinin mürettebatı gezegenin yerleşik ırkları ile savaşarak yeni bir medeniyet kuruyorlar. Bu savaşta galip gelmek için kendi vücutlarında, sahip oldukları ileri teknoloji ile, çeşitli değişikliklere gidip insan üstü yetenekler geliştiriyorlar. Savaştan sonra da Hint mitolojisinden tanrı suretlerine bürünüp kurdukları medeniyeti yönetmeye başlıyorlar. Hatta sahip oldukları teknoloji sayesinde zihinlerini/ruhlarını yeni bedenlere aktararak bir nevi ölümsüzlüğe kavuşuyorlar. Kahramanımız Sam, kendisi bu tanrılardan biri, Buda olarak, kast sistemine ve tanrıların diktatörlüğüne baş kaldırıyor.

Kitap yedi bölümden oluşuyor. İlk bölüm sonra Sam geçmişte yaşadıklarını ve tanrılara karşı verdiği ilk mücadeleden sonra geldiği nokta ile başlıyor. Ardından verdiği mücadeleyi hatırlıyor. Altıncı bölümde ise kitabın başındaki noktaya nasıl geldiği anlatılıyor. Bu ilk altı bölüm Hint Mitolojisindeki Yaşam Döngüsünü sembolize ediyor. Altıncı bölümdeki yenilgisi ile Sam’in mücadelesi birinci bölümde tekrar başlıyor ve böylece aydınlanmamış kişinin karma döngüsü tasvir ediliyor. Sam’in aydınlanması ile döngüyü kırıyor. (Tabiî ki bendeniz böyle bir sonuca tek başıma ulaşamadım. Kitap ile ilgili karıştırdığım yorumlar beni aydınlattı, döngümü kırmamı sağladı. Çok yaşa Eris !)

Kitap çok sevdiğim şu parça ile başlıyor ki, hikayenin kahramanı Sam’i çok iyi anlatıyor.

“Müritleri onu Mahasamatman diye çağırdılar ve bir tanrı olduğunu söylediler. Yine de o, Maha ve Atman'ı bırakmayı yeğledi ve kendine Sam dedi. Asla bir tanrı olduğunu iddia etmedi. Gerçi, bir tanrı olmadığını da iddia etmedi.”

Zelazny BK, fantastik kurgu ve mitolojiyi büyük bir başarı ile karıştırmış. Tanrı suretindeki ilklerin bir nevi evrimleştirdikleri güçler bir efsane tadında anlatırken, daha sonra da bu güçlerin bilimsel nedenleri hakkında yorumlar eklemiş. Mesela gezegenin ilk sakinlerinden olan Rakşaha isimli iblislerin, aslında enerjiden ibaret, bedensiz yaratıklar olduğu daha sonra anlatılıyor.

Kitabın kapağında yazar George R.R. Martin’in “Yazılmış en iyi beş bilim kurgu romanından biri” ifadesi yer alıyor. Sıralamaya bir şey diyemeyeceğim ama kesinlikle şimdiye kadar okuduğum en iyi BK romanlarından biri. Kesinlikle edinin, okuyun, okutun.

Cuma, Kasım 02, 2007

Demgüsar Vakası 3

Güneş henüz batmıştı. Vitoşa dağının arkasında kara bulutlar daha yeni yeni toplanıyordu. Şehri Sofya’nın iç kale kapısında adı üzerine kapıkulları, yeniçeriler bekliyordu. Göbeği ile kuşağı oldu olası mücadele eden Karadağlı Sarı Hasan Çavuş nöbetteydi. Yanında ise kıdemli nöbet ağacı, karakullukçu Arnavut Kavruk Ethem vardı. Kısaca Barbut Ethem derlerdi.

Hasan Çavuş kıdemli yeniçeriydi. Kapı nöbetine çıkmazdı. Ancak Ethem ile barbut oynarken Subaşına yakalanmışlardı. Ethem’in kumar oynaması yasaktı. Ancak inatçı Arnavutun gözünü zar bürümüştü. Aldığı cezalardan ömrü nöbette tükeniyordu ama hiç umrunda değildi. Zar atacak adam bulamayınca Hasan Çavuşun kanına girip, ayartmıştı. Yatakhanede kemikleri yuvarlarken Subaşının gelmesiyle olanlar olmuştu.

Sarı Hasan homurdanırken yerli halkın “Kral Yolu” dediği, Hünkar Şehri İstanbul yolunda bir yolcu göründü. Gökte toplanmaya başlayan fırtına bulutlarını önemsemeden, yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk edasıyla yürüdü yolda.

Üzerinde eski, yamalı bir cübbe vardı. Yamalı cübbesinin içine göğüsünü bağrını açık bırakan, düğmeleri kopuk, dokuma bir gömlek giyiyordu. Beline yırtık çakşırını zor tutan, eski püskü bir kuşak dolaşmıştı. Sırtında ucuna çıkınını bağladığı ahşap bir kılıç taşıyordu. Kılıçın ucu kavruktu. Yeni kazınmış kafasını dağılmak üzere olan bir takke örtüyordu. Takkenin altında eski gazalardan kalan alemetlerin görünüyordu. Diz altında ve cübbesinin dışında kalan çıplak bedeninde envai çeşit dövme vardı. Boynundan artık rengi solmuş, kör gözüne parmak, irice bir muska sarkıyordu.

Ağır aksak yürüyordu yolcu. Acemice atıyordu adımları. Adeta bacaklarında gövdesini taşıyacak, yürüyecek derman yoktu. Hafif de kambur duruyordu. Gören onu hasta ya da sakat zannedebilirdi. Oysa elinden sarkan toprak testi, kesif ucuz şarap kokusu tüm hikayeyi anlatıyordu.

Yolcu kah sendeleyerek, kah yalpalayarak arşınladı ıssız, taş döşeli Sofya sokaklarını. Düşe kalka ama telaşsız geldi iç kale kapısına.

Kapıkulları gecenin kör karanlığında kapıya dayanan meçhul yolcuya garip garip baktılar. Üstü başı perişan tanrı misafini kapıda koymak ayıptı. Ayıp olmasına ayıptı da elinde testisiyle belli ki körkütük sarhoştu. Böylesini içeri alırlarsa Subaşı değnekten tabanlarını paralardı. Yeniçeri dilaveri Sarı Hasan Çavuş baştan aşağıya süzdü yabancıyı.

“Tiz de bakıyım, gecenin bu uğursuz vaktinde ne işin vardır ağa kapısında. Bilmez misin gelmek hem yasaktır gece gece, hem de tekinsizdir buranın gecesi. Alalım mı istersin seni kapıya. Falaka mı çeker canın ? Oooo beyzadem demi ile sarmaş dolaş dolaşır. Ancak elinde testi taşımaya devam ederse de, kellesini taşımasına hiç gerek kalmaz. Solak Ahmet Paşa Efendimiz vurdurur kelleni bilesin. Hiç mi hiç haz etmez bekriden. Öfkesi hep topuğunda zaten devletlinin.”

Yolcu konuşmaya üşenircesine, zorla açtı ağzını. Önce afiyetle bir esnedi, sonra konuşmaya başladı.

“Hacı Bektaşi Veli kaddese sırrahü hazretlerinin köçekleri, yiğit yeniçeri dilaverleri. Ne isterseniz şuncacık garibandan. Kim görmüştür demden bir gıdım zarar, ziyan. Ben silmişim varlığı yokluğu. Unutmuşum diğerlerini. Uğraşım kendimi bilmektir. Doldururum şarabı, alırım geniş bir nefes. Alsın canımı teberdar paşanız. Zati kim bilir ki alırız kaç nefes ?”

Yeniçeri yolcunun konuşmalarını duyup, sırtındaki ahşap kılıcı da görünce duraksadı.

“Hem o sırtında ahşap kılınç neyin nesidir ? Abdal, derviş taifesinden misin yoksa ?”

“Haşa ! Fakirin ki abdallık değil, aptallıktır. Hemi de süzme aptallıktır. Fakirliğimiz aptallığımızdan, değneğimiz de fakirliğimizdendir. Bugün yatağan, pala, kılınç kaç akçedir ? Yok mudur haberiniz ? Dolaşır dururum Rumelide. Ararım kendimi. Yabanda taban teperken nice mahlukatı vardır bekleyen. Alır canını sen daha salavat getiremeden. Değnek de benim karındaşımdır. Yoldaşlık eder yolda. Sohbet eder benle. Canımı da korur gerekirse . . .”

Yolcu konuşurken toplanan bulutlar ayın son kırıntılarını da örttü. Ortalık iyiden iyiye karardı. Ayaz karanlığı fırsat bilip ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Yapraklar havalara uçuştular. Çember olup döndüler. Sonra ay son bir kez daha gösterdi kendini kara, yağmur dolu bulutların arasından.

Konuşmayı bırakıp yolcu uzun uzun bulutlarla boğuşan ayı süzdü. Usulca elindeki testiyi Barbut Ethem’ın eline tutuşturdu. Uykudan yeni uyanımışcasına bir gerindi. Uyuşuk adımlarla uzaklaşmaya başladı. Omuz üzerinden karakullukçulara şöyle bir baktı.

“Siz ki, pürhaşmet ağalar derseniz varma ağa kapısına, o vakit fakire geceleyecek kurusundan dam bulmak düşer. Velakin bekriye de hoş gözle bakılmaz ise demim az sizde kalsın. Zaten canım size emanetti. Canımdan gayri bi de demim vardır. Artık hem canım hem kanım size emanettir. İyi bakasınız.”

Yeniçeriler adamın konuşmasındaki rahatlık karşısında kala kaldılar. Adam yavaş yavaş uzaklaşırken tek kelime etmeden arkasından bakakaldılar. Arnavut Ethem elindeki testiye iç geçirip baktı. Hasan Çavuş Arnavutu görünce “İlişme lan deyyus !” diye kükreyip ensesine bir tokat patlattı. Ethem şaşkın şaşkın bakınırken dağın ardında şimşekler çaktı. Şehre yağmur damlaları düşmeye başladı. Hemen kale kapısının içine kaçtılar.

Yolcu karanlık Sofya sokaklarına daldı. Kendinden emin, ara sokakları, kestirmeleri seçerek yürüdü. Nereye gitmesini çok iyi biliyordu. Yürüken yağmur iri damlalarla yağmaya başladı. Islandıkça adımları güçlendi. Kamburu kayboldu. Giderek soğumaya başlayan ıslak havayı iyice içine çekti. Yamalı cübbesinin iç ceplerinden birinden deri matara çıkarttı. Özel günler için sakladığı şarabından büyük bir yudum aldı. Kendi kendine bir türkü tutturup yürümeye başladı. Gün gaza günüydü.

Bütün şehir sessizliğe bürünmüştü. Kapılar kilitli, camlar sımsıkı kapalı, perdeler gecenin karanlığına engeldi. Yolcu ise tekinsiz gece ile bir başınaydı. Karanlık evler yumağının karanlığından sıyrılıp Perlovska Deresinin bir ucuna çıktı yolcu. Derenin aktığı yönde, fırtınanın göbeğinde Vitoşa Dağı zorlukla seçiliyordu. Fırtına dağın zirvesine yıldırımlar savurmaya başladı tam bu sırada. Düşen yıldırımların, patlayan şimşeklerin sesleri karanlık sokaklarda yankılandı. Yolcunun ayağının altındaki yer titredi. Aldırmadan yürüdü.

Yürürken derenin karşı yakasındaki evlerin arkasına bir yıldırım düştü. Evlerin karanlık şekilleri gecenin içinde aydınlandı. Yıldırımı görünce yolcu olduğu yerde durdu. Yüzündeki rahat ifade değişti. Belki de geç kalmıştı. Takkesini çıkartıp kuşağına sıkıştırdı. Kafasındaki küfi harflerle yazılmış dövme ortaya çıktı.

Cübbesinin ceplerini karıştırdı. Aradığını bulamadı. Şarap etkisini göstermeye başlamıştı. Başı dönüyordu. Sonunda astara iğreti dikilmiş bir cepte, aradığı muskaları buldu. Garip bir şekilde yuvarlak, derileri aşınmış iki adet muskayı elinde şöyle bir tarttı. Çabucak karar verip, bir şeyler mırıldanıp muskaları derileri ile her iki eline de sardı. Derin bir nefes aldı. Şarabından bir kaç büyük yudum çekti.

Çıkınının düğümünü çözüp, içindekileri yere serdi. Çıkının içiniden kemik parçaları, kurumuş böcek ve ufak hayvan leşleri, iple bağlanmış kağıt sarmaları ve ne olduğu anlaşılamayan bir sürü ıvır zıvır çıktı. Bütün bu garip neşriyatın arasından sıkı sıkıya sarılmış bir deri yumağı çıkardı. Tozunu silkeleyip ağzına tıktı. Çıkını tekrar bağlayıp yolun kenarına savurdu. Tahta kılıcı sıkıca kavrayıp koşmaya başladı.

Yolcu sırıl sıklam eden yağmura, yüzünü gözünü kesen sert rüzgara karşı, dere yolu boyunca koştu Kısa süre sonra dere üzerinde eski taş köprü gecenin içinde belirdi. Köprünün bir ucu karanlığa boğulmuştu. Karanlığa doğru koşarken ağzındaki deri yumağı çıkarttı. Kendi kendine konuşmaya başladı.

“Baş üryan, sine püryan, kılıç al kan.
Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran.
Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan, kulluğumuz Hünkara ayan.
Üçler yediler kırklar. Gülbankı Muhammed, Nuh-u Nebi, Kerem-i Ali
Pirimiz Hünkarımız Hacı Bektaş Veli. Demine devranına hu diyelim.”

Gülbank bitince deri yumağı tekrar ağzına tıkıp, dişlerinin arasına sıkıştırdı. Ağzındaki yumağa rağmen “Yektir Allah. Yek !” diye haykırıp karanlığın içine atladı.

* * * *

Hikayemizin bir sonraki bölümünde şehlevent Derviş ortalığı kızılca kıyameta verip, ay parçası, peri peyker, dilruba Gülpareyi Azazil Tohumu iblisin pençesinden alabilmek için kendini ateşlere mi atacak ?

Perşembe, Ekim 25, 2007

Kore Savaşı

Unutulan Savaş ve Gazi Faruk Pekerol'un Anıları

Yazan: Bülent Ruscuklu
Alfa Yayınları
Ekim 2005

Faruk Pekerol Kore'ye gidecek tugaya gönüllü olarak katılmış. Türk Tugayının girdiği ilk muharebe olan Kasım 1950 tarihindeki Kunuri Savaşlarında bulunmuş. Bundan sonra Nisan 1951'deki Çinlilerin Bahar Saldırısında kuşatılan bölüğünden bir grup arkadaşıyla birlikte ayrı kalmış ve düşman bölgesinden çımaya çalışırken esir düşmüş. İki yıl kadar süren bir esaret döneminden sonra esir mübadelesi çerçevesinde yurda geri dönmüş. Kore'de geçirdiği tüm bu zaman boyunca günlükler tutmuş, esaret döneminde yazdıklarını da son güne hazırlık olarak pişirilen ekmeklerin içine saklayarak esir kampından çıkarmış. Yurda dönüşünden çok sonra da bunları ayrıntılı olarak kaleme almış.

Yazar, Faruk Pekerol'un notlarını esas alarak Kore Savaşını anlatıyor. Gazinin anılarının boşluklarını ve savaşın genel durumunu tarihi belgelerden alıntılarla kapatıyor ya da destekliyor. Anıların ve tarihsel bilgilerin farklı karakter biçimiyle yazılmış olması önemli bir ayrıntı olmasa da okumayı daha keyifli kılıyor.

Güzel tasarlanmış bu kitapta belli başlı bir kaç hata hemen göze çarpıyor. Zaman zaman ortaya çıkan bozuk cümleler özellikle genel durum anlatımlarında bir miktar tutukluk yaratıyor. Ayrıca bunun gibi kaynak kitap özelliği taşıyan bir eserde 'içindekiler' ve 'dizin' kısımlarının olmaması geri dönüp yeniden okumak istediğim bölümleri sayfaları karıştırarak aramamı gerektirdi. Öte yandan kaynakçası, konuyla ilgili bilgisini genişletmek isteyenler için iyi bir temel oluşturabilir.

Kore Savaşı'nın vatan toprakların dışında gerçekleşmesi onu Türk askeri açısından daha az önemli bir savaş yapmıyor. Aksine Türk askerinin kendi vatanı dışında yüzyıllardan beri katıldığı ilk savaş ve dünya ordularıyla omuz omuza ya da göğüs göğüse durduğu önemli bir süreç. Kitapta Kore Savaşıyla ilgili daha önce hiç bilmediğim şeyler de öğrendim. Örneğin Kore Savaşı resmen sonlanmamış, yalnızca ateşkes ve esir mübadelesi anlaşmaları imzalanmış. O gün bugündür de savaş sürüyormuş!

Savaşı hem birey hem de ordular düzeyinde aynı anda göstermesi kitabın en güçlü yönü. Yalnızca okunmasını güzel kılmakla kalmıyor, ordu hareketleri arasında askerlerin ne yapıp ne düşündüğünü de gerçek anılarla gözler önüne seriyor.

Hakkında pek az şey bildiğimiz ama orada savaşanların asla unutamadıkları Kore Savaşı'yla ilgili bilgilenmek isteyenler için iyi bir başlangıç

Salı, Ekim 02, 2007

Preacher

DC Vertigo

Preacher türkçe meali ile vaiz, bedenini tam olarak ne olduğu açıklanamayan bir varlık ile paylaşan, hayatı trajediler içinde geçen vaiz Jesse Custer’ın (J.C./İsa Mesih. Bu gönderme biraz bayatladı, ama neyse.) tanrıyı arama macerasını anlatıyor. Hikayeyi olağan dışı yapan olay ise vaizin tanrıyı arama nedeninin ruhani olmaması. Bütün amacı tanrıyı cezalandırmak hatta pataklamak Custer’ın.

Custer arayışında yanında aslında bir mafya tetikçisi olan, mermilere yakalanmayan sevgilisi Tulip O’Hare ve kan içen, gün ışığında alev alan, zamanının IRA üyesi, alkolik Proinsias Cassidy var. Bunlara karşılık karşısında esas kötüler olarak fasişt aile üyeleri, kutsal kanı korumak adına ensestin gözüne vuran kutsal kase örgütü, Azrail’in beden bulmuş hali olan hiç kaçırmayan kovboy ve hatta tanrının kendisi, yan rollerde ise seri katiller, eşcinseller, her çeşit fetişistler, vampir özentileri ve daha niceleri var.

Çizimler ve anlatım tarzı bir hayli amerikanvari. Renkli ama kötü çizimler var. Mekanlar çoğunlukla Teksas ve çevre illere ait. Buram buram western kokuyor. Ancak gerek yazar, gerekse çizer Kuzey İrlandalı. Bütün bu çelişki içerisinde Amerikan toplumunu yerden yere vuran göndermeler havada uçuşuyor.

Custer karakteri fazlası ile maço, alkolik küfürbaz ve kavgacı. Modern bir kovboy gibi. Genç yaşta kaybettiği annesi ve babası ile sapkın aile bireyleri nedeni ile zor bir çocukluk geçirmiş. Hikaye boyunca karşılaştığı her türlü düşmana, buna tanrı da dahil, abartılı bir maçoluk ile karşı koyuyor. Bedenini paylaştığı Genesis (Başlangıç) adlı varlık nedeni ile kişilere söylediğini yaptırabilme gücünün dışında Bruce Lee’yi kıskandıracak şekilde dövüşüyor. Herşeye rağmen Genesis’in ne işe yaradığı ve Custer’a ne kattığı bir hayli bulanık.

Tanrı ve din anlayışı tamamen hristiyanlığa dayanıyor. Ancak tanrı dahil olmak üzere bütün dünyevi olmayan karakterlede fazla bir insansılık var. Melekler alkolik, bürokrasi içerisinde güç savaşı verirken bir başka meleği ortadan kaldırmaktan çekinmiyor. Dünyaya sürgüne gönderilen melekler ise bodoslama sekse ve uyuşturucuya dalıyorlar. Hiç kadın melek yokken, iblisler dişi. Tanrı ise sürekli kendini açıklamak zorunda hisseden, ne yaptığı tam olarak belli olmayan biri olarak anlatılmış. İlahi bir varlıktan çok işe yaramaz biri gibi. Bu arada yazar İsa’nın çarmıhta ölmediğini, yaşadığını hatta Magdalı Meryem ile çoluk çocuğa karıştığını söylüyor. İsa’nın soyunu miras bölünmesin, aile dışına çıkması düşüncesi ile ensestin gözüne vurdurmuş kase örgütü koruyor.

Bütün bu hikaye ve karakterler, ne kadar içini doldurmaya çalışsalar da dipsiz kuyu misali bir boşluğa sahip. Anlatılanlar ilginç olsa anlatım tarzından dolayı bana çok sıkıcı geldi. Gereksiz uzun konuşmalar, her şeye rağmen ölmeyen kahramanlar, ne olduğu defalarca anlatılsa da anlaşılamayan Genesis, uzun ve gereksiz geri dönüşler, zorlama bir western tarzı, vampirden çok İrlandalı bir alkolik olan bir vampir, devlet memuru gibi melekler, kaybeden bir tanrı, sektirmeden hepsi sapkın kötülerle bütün ögelerde bir iğretilik var. Dediğim gibi fikir ilginç ve kulağa Kevin Smith’in Dogma’sı gibi gelse de anlatım çok başarısız. Eğer hikaye Amerikan hayatına ve inanç sistemine eleştiri ise fazla komik. Yok espirili bir taşlama ise de çok ciddi. Her şey iki arada bir derede kalmış.


Üşenmeden 66 sayıyı, yer yer sadece resimlere bakarak (bir yere gitmeyen yan hikayeler çok gereksiz kalıyor.) yer yer resimlere de bakmadan (ah ah nerde güzelim mangalar) sırf tanrı konusunda en sonunda ne olacağını öğrenmek için okudum. Ancak son beni azcık bile tatmin etmedi. Sonuç olarak tek bir cilt olarak kısaltılsa ve karakterler daha doğru dürüst tasarlanmış olsa çok da güzel olacak bir konu göre heba edilmiş.

Gotham By Gaslight

DC COMICS 1989

Bugünlerde her nedense kitap okuyamama hastalığım devam ediyor. Bu nedenle kendimi çizgi romanlara verdim. Pek sevdiğim Mike Mignola’nın Hellboy’unun peşinde internette koşturup önüme geleni indiriken, dosyalar arasında Brian Augustyn tarafından yazılmış, Mignola tarafından çizilmiş Batman sayısı, gazlambasının fırlayan cin misali önüme çıktı. Oldum olası uyarlamaların hastasıyımdır.

48 sayfalık kısa bir hikaye. 1889 yılı Avrupasında başlayıp tabiki meşum Gotham şehrinde sona eriyor. Batman’in ailesinin ölümü o çağa uyarlanmış bir şekilde anlatılmış. Joker, Alfred ve detektif Gordon gibi klasik karakterlerin yanına Freud ve Karındeşen Jack eklenmiş. Yarasa adam Londra’dan sonra Gotham’ı kana bulayan eli kanlı katilin peşine düşüyor. Karındeşen bir cerrah titizliği ile özenle seçtiği fahişeleri keserken, belki de Gotham şehri ilk seri katili ile tanışıyor.

Şehir gökdelenlerin gölgesinde kalmadan da hatti zatında kasvetli. Mignola çizimlerinin bunda katkısı tabiki büyük. Batman’in Gotham şehrinin nasıl savunucusu olduğunu öğrenirken arka planda Viktorya Döneminden sahneler izliyoruz. Mignola’nın alameti farikası olan bol gölgeli, karanlık çizimler çok fazla olmasa da tarzını görmek mümkün. Çizmiş olduğu diğer Batman kitaplarına göre tarzını daha geride tutmuş.
Velasıl farklı bir çağda, teknolojik ıvır zıvırları olmadan, arkasından kükreyen motorulu arabası yerine ata binen, ancak puslu gecelerde gargolların sırtınına tünemekten vazgeçmeyen, gaz lambası ışıltılı Batman’i Mignola’nın çizimleri ile okumak kesinlikle eğlenceli.

Salı, Eylül 18, 2007

Golden Withcbreed -- Mary Gentle

Orthe: The Chronicles of Carrick V
Omnibus Edition, Gollancz 2002

Elimdeki baskı yeni omnibus baskısı olmasına karşın kitap aslında oldukça eski, ilk olarak 1983 yılında çıkmış. Chronicles of Carrick V'in devamı olan Ancient Lights ise 1987'de basılmış. Kitap farklı bir dünyanın çetrefilli politikalarını ve bu karmaşanın içerisinde dünyalı bir politikacıyı anlatıyor.

Lynn Christie ya da adlarında nereli olduklarını belirtmenin önemli olduğuna inanan Ortheliler için Lynn de Lisle Christie dünya hükümetlerinin ortak elçisi olarak üzerinde yaşayanların Orthe dedikleri Carrick V gezegenine gönderilir. Dünya ve Orthe arasında diplomatik süreçleri başlatmanın yanısıra görevlerinden biri de kendinden önce gelen araştırma ekiplerinin politik nedenlerle başkent dışına çıkamamaları sorununu çözmektir.

Lynn Christie kıtanın lideriyle olumlu ilişkiler kurar ve araştırma ekibi için olmasa da kendi için başkentten çıkıp diğer kentleri gezmek için izin koparır. Kültürü tanıyacak, Orther'nin varolan düzenini bozmadan ticaret yapma koşullarını değerlendirecektir.

Orthe halkı teknoloji tabanlı büyük bir uygarlıktan geriye kalmış bir toplumdur. İleri teknolojinin yarattığı yıkımı gören halk yüzyıllar önce teknolojiye sırt çevirmiş, bilimden uzak yaşamayı savunan bir dinin çevresinde toplanmıştır. Geleneksel olarak herkesin iki kılıç taşıdığı bu diyarda ölümden sonra geri dönüşe inanıldığı ve dönenler kısmen de olsa eski yaşamlarını hatırladıkları için savaş ve ölüm yaşamın bir parçası kabul edilmektedir. Gezegenin tek memeli varlığı Orthe insanıdır. Develere benzer çift göz kapakları onları kumdan, güneşten ve fırtınadan korumanın yanısıra bazı duygularını ifade etmenin de bir yoludur.

Üstün teknolojinin varolduğu dönemde ırksal özellikleri itibariyle altın renkli gözleri olan ve kendilerine Witchbreed denen bir ırk diğerlerine göre baskın çıkmış, teknolojiyi daha da ileri götürerek sonunda yıkıma sebep olmuştur. Bu yüzden atalarının sömürgeci anlayışının etkileri olarak bu ırkın torunlarına da diğer halk kötü gözle bakar.

Lynn Christie kısa sürede bu dünyaya uyum sağlar. Ortheli dostları ona gittiği kentlerde yardımcı olurlar ve Christie başarılı temaslarda bulunur. Ancak misafir olduğu bir kentte uğradığı saldırı Orthelilerin yabancılara karşı göründükleri kadar hoşgörülü olmadıklarını gösterir.

Politik görüşmeler ve farklı bir kültürün etkileri, bir dünyalının bakış açısı üzerinden okuyucuyu olayın içine sokarak resmedilmiş. Her ne kadar kısa kısa, çok fazla işin sıkıcı kısımlarına girmeden akıllıca yazılmış bir politik kulisler silsilesi olsa da en hareketli sahneler de bile kendini gösteren akıcılık eksikliği zaman zaman kitabın okunmasını zorlaştırıyor. Öte yandan kurgunun ve karakterlerin sağlamlığı en durağan bölümlerde bile gerisini okuma merakını da canlı tutuyor. Uzatmadan, kısaca yapılmış yeni dünya tasvirleri kitabın keyifli özelliklerinden biri. Orthe terminolojisine alıştıktan sonra gerçekten de ortamın bir parçası olunabiliyor.

Tek aksaklığı Orthe politikasını ilerleyişindeki durağanlık olması dışında okuması keyifli bir kitap.

Perşembe, Eylül 13, 2007

Demgüsar Vakası 2

Huzurlarınızda cenneten inme ahusu, cehennem kaçkını zebanisi ile Demgüsar Vakasının ikinci tekmili.

* * * *

Güzeller güzeli, göreni endamı ile kendine pervane, aşkı ile biçare eden, Şehri Sofya’nın bir tanesi, Bezirgan Yusuf Efendinin kapatması Gülpare, ismi ile bir örnek gülkurusu rengi atlas çarşafına sarılarak sokaklara attı kendini. Yeni bulduğu âdem ejderhası ile oynaşırken kendini ve zamanın hesabını yitirmişti. Bir taraftan kendi dikkatsizliğine, diğer yandan Vitoşa Dağının eteklerini yalayarak göğü kızıla boyayan güneşe söverek hızlı adımlarla sokakları arşınlamaya başladı.

Sofya sakin bir şehirdi. Gündüzleri yeniçeri ve hassa askeri sokakları gezer, taşkınlık yapanlara müsaade etmezlerdi. Geceleri ise tekinsizdi. Nicedir karanlık söylenceler vardı. Sokakta yaşayan evsizlerin kaybolduğuna, gecenin en karanlık saatinde yollarda kalanların hunharca katledildiklerine dair.

Söylenceleri düşününce irkildi Gülpare. Çarşafına daha bir sıkı sarılarak adımlarını sıklaştırdı. İçkale duvarının hemen dibindeki meydana gelince ıhlamur ağaçları boyunca uzanan darağacında sallanan cesetleri gördü. Akı kalmış gözleri ile ona bakıyorlardı. Sanki bu gece her şey üzerine geliyordu. Meydanın diğer ucunda Azize Sofya Kilisesini görünce biraz rahatladı. İstemsiz olarak haç çıkarttı. Yaptığının farkına varınca korkuyla etrafına bakındı. Şükür kimseler yoktu. Bazı alışkanlıklarından kurtulmak mümkün olmuyordu.

Gülpare müslümandı. Ancak ne bu isimle ne de müslüman olarak doğmamıştı. Sofya’dan yaklaşık 60 fersah uzaklıktaki Bulgarın Sredna Gora dediği, Osmanlı tımarında Belem diye kayıtlı kasabasında doğmuştu. Anası ona uğur getirsin diye Bulgarca yonca anlamına gelen Detelina ismini koymuştu. Kasabanın çiçeği idi. Ondan güzeli, endamlısı yoktu. Detelina’nın büyük hayalleri vardı. Yaşadığı kasabadan büyük hayalleri. Ondört yaşında evden kaçıp büyük şehir Sofya’ya geldi.

Sofya’da yonca isminin ne yazık ki bahtına faydası olmadı. Böylece onun için zor geçen, hatırlamak bile istemediği yıllar başladı. Bezirgan Yusuf Efendi onu bu hayattan çekip çıkarana kadar meyhane ve han köşelerinde süründü. Güzelliği başına hep bela oldu. Bütün işverenleri er ya da geç güzelliğine dayanamayıp bu körpe çiçeğe el uzattılar.

Bahtı Bezirgan Yusuf Efendiyi gördüğü gün döndü. Boylu poslu, kaytan bıyıklı, çalımlı, yakışıklı, yirmili yaşlarının sonlarında, aile zanaatı olan kumaş alım satımı yapan bir bezirgandı. İşi gereği sürekli Sofya’ya geliyordu. Son ziyareti sırasında kaldığı kervansarayda karşılaştılar. Yusuf Efendi alamadı gözlerini Detelina’dan. Aklından çıkartamadı bir daha bu dilberini. İki hafta sonra Detelina artık müslümandı. Adı ise güzelliğine yaraşan Gülpare idi. Bir evi, evden ve işlerinden sorumlu Duru kadın adında bir hizmetlisi bile vardı.

Gülpare ilk günlerde taparcasına seviyordu Yusuf Efendiyi. Onu nikahına alacağı günü bekliyordu hep. Çocukça bir saflıktı bu. Her şeye rağmen bekledi, bekledi ve bekledi. Yusuf Efendi ise evliydi. Hem de ne evlilik. Başına devlet kuşu konmuştu adeta. Devlet gibi kadındı. Karısını o değil de, karısı onu almıştı nikahına. İstanbul’da Tarhunzadelere damat olmuştu. Nice devlet büyüğü, ulema ve namlı bezirgan vardı ailede. Her şeye rağmen Yusuf Gülpare’yi de nikahına alabilirdi. Ancak çok iyi biliyordu ki çok sevgili zevcesi ve pek muhterem ailesi bu durumu kabul etmeyeceklerdi. Kabul etmedikleri gibi Yusuf’u da kapı önüne koyacaklardı.

Tarhunzadelerin damadı Bezirgan Yusuf Efendi için böylece Sofya’daki gayri resmi ikinci nikahlı hayatı başladı. Her iş seyahati bittabi Sofya’dan geçiyordu. Şehri Sofya’da, Gülpare’nin koynunda geçen günler, geceler süslüyordu uzun seyahatleri. Bütün bu dünya cenneti varken Tarhunzadeler gibi çetrefilli ve can sıkıcı bir sorun ile Gülpare’nin canını sıkmaya, aklını karıştırmaya gerek yoktu.

Zeki, açık göz kızdı Gülpare. Buna rağmen kurtarıcısı yakışıklı, dilaver, kaytan bıyıklı bezirgana olan aşkı kör etmişti gözlerini. İlk başlarda konu komşudan, eşraftan duyduklarına inanmadı. İnkar etti Yusuf Efendi’nin İstanbul’da ki esas ailesini. Sonraları, birkaç yıl içerisinde ise kabullendi gerçeği bütün çıplaklığıyla.

Önceleri Yusuf Efendiye karşı olan hisleri pek değişmedi. Bir başına, yalnız geçen günler, geceler yaşadığı hayatın bütün ihtişamına rağmen küllendirmeye başladı aşkını. Yusuf şehirde yokken onun yolunu gözlemekten sıkılır oldu. İlk kaçamağı bir tımar sahibi ile oldu. Zaten adam aylardır onun peşinden koşuyordu. Deli gibi aşıktı ona. Ne hediyeler göndermişti. Birkaç hafta görüştükten sonra sıkıldı adamdan. İlkinden sonra gerisi çorap söküğü gibi geldi. İlk başlarda sadece sıkıntısını gidermek, nefsini köreltmek içindi. Sonraları ise erkekleri nasıl da avucunun içine alabildiği, her istediğini yaptırabildiğini fark etti. Böylece gençliğinde ona yaşattıkları için erkeklerden intikam almaya başladı. Gönlünce oynadı onlarla.

Namlı Tarhunzadelerin damadı Yusuf Efendi olunca söz konusu eşraf Gülpare’ye saygıda kusur etmedi. Ne de güzeller güzeli ama bir o kadar zavallı, bahtsız bir kızcağızdı. Yine de kaçamaklarının haberleri yayılmaya başlayınca ahalinin fikri değişmeye başladı. Artık o günahkar, erkekleri yoldan çıkaran fettan kadın, dişi bir şeytandı.

İşte Sofya’nın dilinden o ya da bu şekilde düşüremediği Gülpare darağaçlarını arkasında bırakmak için koşarcasına çıktı meydandan. Dere yoluna girince biraz rahatlayıp, yavaşladı. Sağlı sollu güzün yapraklarını döktüğü, kuru dalları ile ıhlamur ağaçları örtüyordu yolu. Vitoşa Dağının tepesinde parlayan dolunayın ışığında dallar yola kargacık burgacık gölgeler bırakıyordu. Gece garip bir şekilde üzerine üzerine geliyordu bugün. Nerden çıktığını bilmediği kara bulutlar örttü ayı. Belli ki yağmur geliyordu. Önünde uzanan yol karardı. Ağaçların dalları karanlıkta ne idüğü belirsiz yaratıklara döndü. Gülpare ürperdi.

Ay son bir çaba, kararmış bulutların arasında çırpındı. Bulutların arasından elini yola uzattı. Ay ışığı ile ağaçların üzerinden Kara Camiinin kara minaresi aydınlandı birden. Camiinin yanında yapımına yeni başlanan medresenin inşa olmuş dört duvarı vardı. Duvarların arası ise adeta dipsiz bir zifiri karanlıktı. Gülpare binaların karanlık sureti karşısında hareketsiz kaldı. Bir kez daha haç çıkarttığını fark edince dikkatsizliğine tekrar sövdü.

Her gün köşe başından fırlayan, her fırsatta ona bıyık buran, göz süzen, konuşmak için fırsat kollayan yeniçeri taifesi yoktu ortalıkta. Gece olunca sinerdi hepsi. Onların erkeklikleri de buraya kadardı zaten. Hazır sövmeye başlamışken onlara da okkalı küfür saydı.

Gecede bir tekinsizlik vardı. İçini kaplayan sıkıntı giderek artıyordu. Her gördüğü işaret kötüye alametti. Her gece insanı uyutmamak için birbirleri ile yarışan köpekler bile yoktu. Üzerine sinmiş uğursuzluktan silkinip kurtulmak için yüksek sesle bir besmele okudu.

Dereye az kalmıştı. Deredeki köprüyü aşınca eve ulaşacaktı. Tekrar yürümeye başladı. Yolun kenarlarındaki ağaçların arkasında evler parlıyordu. Sanki gecenin karanlığından korunmak için bütün odaları aydınlatmışlardı. Camlardan, cumbalardan sızan ışık evlerin önünü aydınlatsa da birkaç adım sonra karanlık hükmediyordu geceye. Uzakta bir yerde şimşek çaktı. Gecenin karanlığını büyülü bir ışıkla aydınlattı. Birkaç nefes sonra da sesi patladı. Ayağının altındaki yer titremişti. Fırtına geliyordu. Yağmur damlaları usul usul düşmeye başladı.

Ürkek adımlarla ilerledi. Fırtına dağın ardında yeryüzüne amansızca yıldırımlar savurmaya başlamıştı. Kalbi kütü küt atmaya başladı. Birkaç adım sonra duydu onu. Karanlığın sarmaladığı yolun ilerisinde derenin sesi geliyordu. Suyun sesi Gülpareye kuvvet, cesaret verdi. Kendinden emin adımlarla dere yolunu bir çırpıda aştı.

Vitoşa Dağından doğan Perlovska Deresi, başka derelerle birleşerek kuzeyde Tuna Nehrine akıyordu. Yılın bu mevsiminde yağmur suyu ile gürül gürül akardı. Bu gece de farklı değildi. Yatağından taşmak için köpürerek çabalıyordu. Üzerinden aşan taştan bir köprü vardı. Zamanın ihtişamlı Roma İmparatorluğundan kalma mağrur köprünün ayakları aşınsa da sulara yüzyıllardır dayanıyordu.

Evi şehrin güneyindeki koru ile dere arasındaydı. Temeli taştan, katları ahşaptan, cumbaları koruya bakan bir ev. Duru Kadın ise evin işlerinden sorumlu idi. Muhtemelen kapıda merak içerisinde onu bekliyordu. Bu kadıncağız yarı deli biriydi. Söylenenlere göre yıllardır böyleydi. Yeni evlendiği, şehlevent, akıncı kocası düğünden sadece birkaç ay sonra gaza yolunda şehit olmuş, Duru Kadın da üzüntüden önce çocuğunu sonra da aklını yitirmişti.

Gülpare dere yolunca uzanan ağaçları arkasında bırakarak dereye yarenlik eden taş yola girdi. Köprü az ileride onu bekliyordu. Yaklaşırken iyice rahatladı. Sanki köprüyü aşınca yüreğini sıkan bütün sıkıntıyı arkasında bırakacakmış gibi hissetti. İşte bu sırada gökyüzü çatal çatal aydınlandı. Düşen yıldırımların sesi kulaklarında uğuldadı. Fırtına dağı aşmış koşar adım üzerine geliyordu.

Köprüye adımını atarken etraf tekrar aydınlandı. Derenin karşı tarafında, korunun önündeki evin damında bir karaltı hareket etti. Gülpare’nin boğazında bir şey düğümlendi. Yüreciği göğsünü yırtmak istercesine hızlandı. Olduğu yerde dondu kaldı.

Delilerinin görünmeyeni gördüğü, gaibden haber aldığını söylerler. Köprünün üzerinde, uğursuz geceye bakarken Duru Kadın’ın tembih ettiği gibi afaritten, cinden korunmak için Sad suresini mırıldanmaya başladı. Kelimeler ağzından döküldükçe duruldu. Bir yudum kalbi sakinleşti. Ayaklarının buzu çözüldü. Derenin gürleyen sesi içini ısıttı.

Gülpare bin bir çaba ve korkak adımlarla köprüyü aştı. Artık evinin güven veren sıcaklığını hissedebiliyordu. Diğer evlerin yanında, bahçenin ardında sıcacık ışıkları ile parlıyordu. Sonuna kadar açık, nura boğulmuş kapıda ise Duru Kadın elinde kandil yolunu gözlüyordu.

Bir anda serin, güz havası buz kesti. Havadaki yağmur damlaları kar oldu. Rüzgar sustu. Fırtına dindi. Dere sindi. Evlerin ışıkları soldu, gitti. Gülpare taş yolda bir başına kala kaldı. Etrafındaki şehir yalan oldu.

Bir nefes önünde geceye sarılmış, çevresini karanlığa boğan ifrit belirdi. Zifir karası saçlı, cehennem çukuru gözlü, ejderdan pençeli, kara kaftanlı, insan etine ve kanına doyumsuz iştahı ile Kabil Soyu, Azazil Tohumu, Gece Yürüyen, Demgüsar avını almaya gelmişti.

* * * *

Sonraki tekmilde esrarengiz ve batıni derviş ve zihinleri alt üst eden maceraları.


Salı, Eylül 04, 2007

Hitit Gunesi Podcast Epizort 2 - Sonsuz Geyiklere Devam

Eveeet, gecen haftanin geyiklerine devam ediyoruz.
Mert Yanikoglu, Eralp Tezcan ve Hakan Koseoglu olayi Michael Moorcock'dan acip... bir turlu sonunu getiremiyorlar...

Bundan sonra birkac MiniMi episodu gelecek, ondan sonra uzun ve bu kez programli bir episod mumkun olacak gibi!

Harcıalem İçki Bira -- Deniz Gürsoy

Oğlak Yayınları
İkinci Baskı 2004

Biranın tadını bilip adını pek bilmeyenler için yazılmış bir kitap. Yazarın "içkilerin atası" diye nitelendirdiğini biranın antik çağdan günümüze tarihinden, en çok bira yapan ve tüketen ülkelerden ve Türkiye'de ve Anadolu'daki tarihinden sözediyor.

Türkiye ve Anadolu kısmı kitabı benim için çekici kılan kısımdı. Türkiye'nin biracılık tarihiyle ilgili bölük pörçük bilgimi derleyip topladı. Yazar, Osmanlı'dan bu yana Türkiye'de birayı, eskinin bira bahçelerini, Bomonti biraderlerin kurduğu ilk fabrikayı eski resimler ve hoş sohbet bir anlatımla aktarıyor.

Her ne kadar kitabı biranın bizdeki tarihi için aldıysam da kalanını okumaktan da büyük keyif aldım. Belli başlı bira festivalleri, biralarıyla ünlü ülkelerin bira geleneklerinden tutun da, biranın nasıl yapıldığı, ev birasının nasıl yapılacağı ve kıvam tutturulamadığı durumda elde kalan sıvının nasıl değerlendirileceğine kadar bilgi var. İki sayfalık birahane argosu da kitabın genel tadına ince bir katkıda bulunmuş.

Deniz Gürsoy'un kalemden bal damlatan tarzıyla keyifle okunan bir kitap. Sadık biraseverler için bir cep kitabı bile olabilir.

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

Hitit Gunesi Podcast - Harbi Versiyon Epizort 1

Biz yaptik oldu!

Sonunda ilk ep'i cikarttim piyasaya... Zor oldu...

Epizort bir, butun 24 dakika geyik ve 3 dakika muzigiyle... Hazir!
Epizort iki, butun 11 dakika geyik ve 3 dakika muzigiule... Haftaya! (hazir esasinda.)

Bildiginiz/bilmediginiz gibi bu kayitlar aslinda Eralp, Mert ve benim uzun bir takim geyiklerinin sag kalmis kisimlari, ne yazik ki ekipman sorunlari yuzunden buyuk kismini kaybettik geyigin, o yuzden muhabbetin ortasindan daliyoruz resmen.

Simdi dorduncu minimi episoduna hazirliga basladim, ucuncu ana episoda nasil organize olcaz bilmiyorum.
Ogreniyom.

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

SESSİZLİK KULELERİ - 2084 -- Kaan Arslanoğlu

İthaki 2007

Bir yerli bilim kurgu. Türk yazarların bilim kurgu ve fantastik eserlerini takip edip incelemek şu sıralar edindiğim uğraşlardan biri. Daha önce Saygın Ersin'in başarılı bir fantastik çalışmasını yorumlamıştım.

Sessizlik Kuleleri-2084 yaşanan bir felaket sonrası teknolojik olarak ileri bir toplumun saygın bir üyesi olan psikolog bir kadının 50 yıl önceki felaketten sağ çıkan bir kaç çocuktan biri olarak yaşadığı deneyimin de etkisiyle hayatını sorgulamasını anlatıyor. Büyük yıkım adı verilen bu felaketten bir avuç çocuk özel bir taşıta bindirilerek kurtarılır. Yıkımdan elli yıl sonra teknoloji bazı toplumları temel gereksinimlere dahi ihtiyaç duymayacağı bir noktaya getirmiştir. Diğerleri ise teknolojide kısmen ilerlemiş, mutluluk hapı bağımlısı topluluklar olarak görece daha ilkel yaşamlarını sürdürmektedirler. Olaylar kahramanın, oğlunun ruhsal durumu için endişelenen bir anneden bir telefon almasıyla başlar. Psikoloğu ziyarete gelen adamın tüm sistemin dikkatini çeken genetik farklılıkları vardır.

Kitap önemli ölçüde incilden ve Hıristiyanlıktan etkilenmiş. Adem, son yemek, on iki havari ve kutsal kase gibi klasik öğeleri görmek mümkün. Kahramanın bir gezi sırasında seyrettiği tarih bilgileri aracılığıyla da Türkiye'ye ve teröre değinilmiş.

Öykü asıl karakterin sürekli ön plana çıkan Magdalı Meryem tarzında iç çekişmelerinden yola çıkıyor. Hatta bu iç hesaplaşmalar o kadar ön plandalar ki diğer karakterler kısmen sönükleşiyor, kurgu da yer yer kopuklaşıyor. Baş kahraman olan psikoloğun içe dönüklüğü bu nedenle okuyucuyu kurgudan ve kurguya katkıda bulunan karakterlerden uzaklaştırıyor. Bir romandan çok hikaye havası verilmiş içsel bir deneme gibi.

Bütün bu bireysel çatışmaların arasında kahramanın anlatıklarının hangisinin bir düş, bir görüntü, anı silsilesi ya da gerçek olduğu belli değil. Tüm bu belirsizlik yalnızca kahramanın kafasını karıştırmakla kalmıyor, okuyucuyu da allak bullak ediyor.

Öte yandan J.G. Ballard'ın koyu psikolojik öykülerinin havasını taşıdığını da yadsıyamam. Ballard'ın o öykülerini de anlamakta güçlük çekmişimdir.

Tüm bu olumsuz havaya karşın yazarın bir bk yazma çabasını ve başarısını büyük bir saygıyla selamlıyorum. Devamının gelmesini dilerim.

Pazar, Ağustos 12, 2007

Zaman Çöktü

Kanat Kitapevi 331 Sayfa, 2006

Y. Hakan Erdem’in üçüncü kitabı Zaman Çöktü’yü kitapçılarda gördüğümde ve özellikle bilimkurgu olduğunu okuduğumda fazlasıyla heyecanlandığımı itiraf etmeyeliyim. İlk kitabı Kitab-ı Duvduvani’daki biraz yorucu ama lezzetli anlatım tarzını çok beğenmiştim. İkinci eseri Unomastica alla Turca zekice kurgulanmış ama ilk kitaba göre beni daha az cezbeden bir kitaptı. Gelecek Anadoluda geçen bilimkurgu fikri tadına doyulmayacak bir kitap olduğu yönünde beklenti yarattı bende.

Çaman Çöktü gelecekte tufan sonrası bir dünya düzenini anlatılıyor. Yüksek teknolojik ayrıntılar ile bildik topraklarda bir gelecek tasvir etmiş Erdem. Pek de iç açıcı, aydınlık bir gelecek değil. Aslında bir bakıma anlatılan toplum günümüz Türkiyesini yansıtıyor. Ne yazık ki aradaki benzerlikleri yakalamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Sembolokrasi adı verilen bir rejimde elit bir kurulun yönettiği, medyanın bilgi bombardımanı altında güdülen bir toplum var kitapta. Bu ortamda tam olarak nasıl olduğunu anlamasam da zaman çöküyor. Gelecek ile geçmişin ögeleri birbirine karışıyor. Tam bu sırada koyun eti ile beslenecek kadar insanlaşmış koyunlar, hakları için ayaklanıyor. Çapraşık politik ilişkiler arasında, kaygan bir zeminde koyunlar sisteme karşı vuruşuyorlar.


Belki de yüksek dozlu beklentimden dolayı, belki de Hakan Erdem’in kitabının benim anladığım bilimkurgu şablonundan biraz faklı olmasından veyahut Sofya’ya taşınmamın verdiği zihinsel buhran ve bitkinliken dolayı bitirmekte zorlandım. Erdem’in zekice bulduğu fikirler, Türkiyeye göndermeler ve yarttığı even ile ilgili detayları anlatmaya çalışan uzun cümleler kullanarak kurduğu kalabalık anlatım tarzı arasında kayboluyor. Geleceği betimlemekte kullanadığı karışık cümleler, diğer kitaplarda hoşuma gitse de giderek etkisini yitirdiğinden olsa gerek beni çok yordu. Başı sonu belli olmayan cümleler arasında ardı arkası kesilmeyen gelecek ile ilgili terimler okumayı zorlaştıryor. Anlatım tarzından dolayı yazarın kurduğu kurgu etkisini yitirmiş gibi.


Bir Türk yazarın bizi anlatan, Anadoluda geçen bilimkurgu öyküsünü okumakta fayda var. Yine geniş ve rahat bir ortamda sindire sindire okumanuz hayırlı olacaktır.

Cumartesi, Ağustos 11, 2007

Tanridan bize mektup

Hayvanlik ama buyrun arkadaslar... TWIS'ten Kirsten Sanford'un sayfasinda gordum...

Perşembe, Ağustos 09, 2007

Demgüsar Vakası 1

Şehri İstanbul'da umumi kabul görmüş lakabım ile Vak'a Nüvis Bekir Efendi, mahalle eşrafına göre Ulemadan Bekir Bey, saray ahalisine göre Şaşı Bekir Efendi, ulemadan pek muhterem alimlere göre Çenebaz Bekir, naçizane bendeniz, İmam Ahmet Efendi oğlu Bekir size elimden geldiğince Akdeniz’den Karadeniz’e, Rumeli’nden Anadolu’ya, Karaman'dan Rum’a ve hatta vilayet-i Zulkadriyyenden Diyarbekir ötesine, Şam, Haleb, Mısır, Medine, Kudüs ve külliyen diyar-i Arab'dan tutun da Allahsız ecnebilerin dahi nice memleketlere yapmış olduğum müstesna ziyaretler esnasında karşılaşmış olduğum vakaları, işitmiş olduğum havadisleri anlatmak isterim.
Dimağımda yer tutmuş olan nice kıssa, vakka, havadis ve şahsiyetin belki de en ilginçlerinden ve gariplerinden biri kefere Frenk ülkesine yaptığım ziyaret sırasında uğradığım Paşa Tahtı Şehri Sofya’da duymuş olduğum “Demgüsar Vakası”dır. Huzurlarınızda gaibten dehşetengiz mahlukatı, dudaklarınızı uçuklatacak batıni ilmi, esrarengiz şehlevent dervişi ve güzeller güzeli ahusu ile Demgüsar Vakasının ilk tekmili.

Demgüsar Vakkası - 1 Sofya İline Dair

Rumeli Eyaleti 24 sancak, 1227 kılıç zeamet ve 12378 kılıç tımardan ibarettir. Sancaklardan en büyüğü ise Paşa Tahtı olan Sofya şehridir. Uluğ bir dağın eteğine yerleşmiş olan şehir, ismini Bizans’ın kefere krallarından Justiyan tarafından, İsa Peygamberin doğumundan yaklaşık 700 yıl sonra yaptırılmış olan Azize Sofya kilisesinden almıştır. Her cenahında Bizans’tan yadigâr harabeler vardır. Azize Sofya’nın şehri 15.000 hanede 100.000 kişiyi barındırır. Dağlardan akan suyu pek lezzetli olup türlü mide, bağırsak, mesane derdine iyi geldiği söylenir. Sofya’dan Rumeli’nin garbına, Karadeniz’e uzanan toprakları fersah fersah üzüm bağları kaplar. Rumeli ahalisi üzüm ehli halk olarak namı frenk illerine kadar yayılmış dem imal ederler. Kervan yolu ve paşa sancağı olması nedeni ile tadına doyulmaz türlü demi ve envai çeşit meyi, Sofya şehrinin dört bir yanına yayılmış irili ufaklı 31 adet meyhanede bulmak mümkündür.

Âdemi gürbüz, sıhhatli, Havvası ise sırma saçlı, kalem kaşlı, ceylan gözlü, ahu endamlıdır. Ancak yerlisi biraz kaba olup, Osmanlı ve İslam adap ve terbiyesinden uzaktır. Saygıda kusur olmasa da biraz tembeldir esnafı da. Bu nedenledir ki hizmette Şehri-i İstanbul veyahut diğer Rumeli illeri ile karşılaştırırsan üzülürsün.

Eyaletin Paşa Tahtında hünkârımıza pek çok yararlılığı dokunmuş, baş üryan, sine püryan, kılıç al nice cenk meydanında baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmamış, Solak Ahmet Paşa oturur. Şehrin güvenliğinden de bölüklü ortalarından 76. ncı Orta mensubu yeniçeriyan mesuldür. Solak Ahmet Paşa dirlik hususunda pek sert olup, asayişi bozan külhaniye, demi fazla kaçıran bekriye, fermanlara riayet etmeyen külhaniye hiç müsamaha göstermez. Kilisesinin önündeki meydandan darağacı eksik olmaz.

Gündüzleri karakullukçular başlarında subaşı ile sokakları arşınlayıp şehri kol gezerler. En gözden ırak sokakta, en tekinsiz mahallede de bile asayiş berkemaldır. Gündüzleri böyle iken güneş Bulgarın Vitoş dediği dağın ardına devrildiğinde, sokaktan el ayak kesilir. Yerlisi kaçar, sığınır dam altlarına. Yeniçeriyan bile yoldaş bulmadan, boy boy meşale, kandil yakmadan çıkmaz sokağa. Çıksa da uzak durur karanlıktan, kuytudan. Gecelerin zifirisinde ise Şehri-i Sofya’ya musallat olmuş bir illet kol gezer. Bu öyle bir illettir ki, Rumeli’den Eflak-Boğdan'a, nice Balkan ili çeker bu azabı. Öyle bir illettir ki görüp de ruhunu teslim etmeden cemaate anlatabilen yoktur. Öyle bir illettir ki, müflis fukara, hane-harab gaibe karışır zifirin içerisinde. Öte yandan gariptir bu şer mahlûkat, barka el sürdüğü görülmemiştir. Uzak durur hanelerden. Lakin sokaklar ise haramdır âdem soyuna geceleri.

Ola ki yolunuz düşer ise Sofya şehrine gezin, tozun, eğlenin. Meyi, demi için, iyş-ü- işret edin meyhanelerinde. Huri suretindeki havvaların muhabbetinin tadına varın. Yine de tedbiri elden bırakmayın. Gün batımına yakın sokakta biçare kalmayın. Haneden ayrılmayın. Müslüman illerinde kulaktan kulağa "Demgüsar" mahlası ile anlatılan, Hz. İsa Peygambere tapınan Allahsız ecnebi diyarlarında ise, burada kağıda dökmek istemediğim nice hayırsız ad ile çağrılan, âdemoğlunun kanını mey niyetine içen, Kabil soyu ifrit tohumuna karşı tedbirli olun. Büyük ulema, zamanının yeganesi, hidayet-eda Şeyhülislam Ebu Suud Efendi Hazretlerinin tembihlerine kulak verin.

"Gaflet karşısında müminlere musallat olan, hile ve desiseler ile iştigal eden afaritten korunmak için öncelikle imanımızın tam olması, Peygamber Efendimizin sünnetlerini usulünce uygulamamız gerekmektedir. Habail-üs Şeytanın en esaslı hilelerinden olan şehvetten, avrattan, yani haramdan uzak durarak ancak helale uçkur çözmek esastır. Ey Müminler, yüce Allah'ın ve Peygamber Efendimizin öğretilerinden şaşmadan, ahrete giden bu dikenli fakat nur ile aydınlatılmış yolda, ancak imanımız sayesinde bize bahşedilecek olan Riyaz-ı Cennete ulaşabiliriz."

Vak'a Nüvis Bekir Efendi

Rumeli İlleri Şehrengiznamesi

Hicri 1048


Bir sonraki tekmilde Sofya'nın güzeller güzeli dilberi. Çok yakında !