Salı, Mart 24, 2009

Podcast sorunu

Duzelmis olsa gerek su an. Ayda $10 verince sorun kalkti ortadan :-)

Download sorunlari

Oki. Su anda download edemiyorsunuz. Benim hatam.

Ben Libsyn'den account acarkene ayda 100MB siniri olan bir tanesini actim, ayda bir tane zor cikartiriz diye. Ote yandan Kansu ve Basar ve ben cok pis gevezelik yaptigimizdan toplam geyik miktarimiz bunu asti.

Iki gune bitecek kota sorunumuz ya da ondan once ben upgrade edecegim. Birisi. Kusura bakmayin ve az sabrediniz lutfen.

Perşembe, Mart 19, 2009

Hitit Gunesi Epizort 8! Seattle Bilim Kurgu Muzesi! (Ve hayli bisiler daha)

Kansu, Basar ve Hakan... Uzun bir sohbetimize devam ediyoruz. Simdi eldeki kayitlar bitti, yeni bisiler kaydetmek lazim, hassiktiriniz.

Herneyse, olayi Kansu'nun Seattle Bilim Kurgu Muzesini gezmesiyle aciyoruz, ondan sonra laf lafi aciyor.
Asagidan ya da yukaridan dinleyebilirsiniz.

Perşembe, Mart 12, 2009

Hitit Gunesi Epizort 7!

Uzun suredir beklenen yeni kaydimiz! Kansu Dincer, Basar Tuna ve Hakan Koseoglu bu kez bambaska seylerden bahsediyor... Bir de neden bahsettigimizi hatirlasam...

Asagiya klikleyerek de dinleyebilenzi!

Cuma, Şubat 27, 2009

Hitit Gunesi Mini Mi 8! The American Astronaut!


Epizort 6'dan kestigim (cunku BKFT ile hic bi alakasi yok) bir geyik. Konu? The American Astronaut, bu sene gorup en cok hosuma giden filmlerden birisi...
Bilgi nah burda:

http://en.wikipedia.org/wiki/The_American_Astronaut

Resmi de Wikipedia'dan caldim zati.

Pazar, Şubat 15, 2009

Podcast Episod 6 - ODTU BeKaFeTe!

ODTU BKFT bize neler yaptiklarini anlatiyor...
Bu kayit 2008 Haziran basinda yapildi, tembel teneke Hakan ancak editini bitirebildi. Yuh yani... Neyse...

Aha burada!

Veya burada:

Pazar, Şubat 01, 2009

Sat Ruhunu Kurtul

Aylar geçti de ne değişti. Sofya’da ruhumu sattım diye ağıtlar dökerken bilemezdim ki onlar hiçbir şeymiş. Ruhum halen bende imiş. Mesai tanrıların her daim yeni eziyetleri, daha korkunç, daha can yakıcı daha yıldırıcı işkenceleri varmış. Sofya’dan döndüm. Evime arkadaşlarıma, bildiğim ve sevdiğim ortama döndüm ama ne pahasına.

Daha dönmeden başladı minik mesai şeytancıkları beni işlemeye. “Terfi, makam, güç, unvan” diye. Önce zihnimin en ücra derinliklerinde başladılar yerleşmeye. Vakit kaybetmeden yayıldılar. Güçlendiler. Ele geçirdiler. İlk başlarda “evimde aşım, kaygusuz başım” diyen fakir aklını yitirdi. “Yeterince yattım, artık çalışmam lazım” dedim. Dedim de ne oldu? Kendimi büyük savaş alanında, mesai cehenneminin en derin katmanlarında buldum. Her gün para, para diye istihkamlarımıza hücum eden zebaniler, Gollumvari bir delilikle üzerimize atılırken en büyük düşmanlar kuzu postu ile yanaştı bana. Fark ettim, göremedim. Gördüm davranamadım. Davrandığım başaramadım.

Kuzular sardı dört bir yanımı. Gerçek bir çekiç gibi ezdi benliğimi. Bir gün camdaki akislerinde gördüm. Boynuzlarını, çatallı dillerini, pullu derilerini. Ben ise çoktan ağlarının en ortasında, en sıkı yerinde debelenen zavallı bir sinek olmuştum.

Çatallı dilleri ile güzel sözler, hoş vaatler fısıldarken, sivri dişlerini geçirdiler, elleri, toynakları ile okşarken pullu derileri, sivri pençeleri ile tarumar ettiler, beni desteklerken boynuzlarını tereddüt etmeden batırdılar.

Her gün sağdan soldan, yukarıdan aşağıdan saldıran bilinçsiz cesetleri savmaya çalışırken arkamdan darbe üstüne darbe vurdular. Biraz huysuzlanınca boş sözlerle vakit kazandılar, kazandılar ki ilk fırsatta vurmaya devam edebilsinler.

Önümde bitmeyen, tükenmeyen bir zombi deryası. Her gün bilinçsiz, ilkel dürtüleri ile dalga dalga geliyorlar. Püskürttüğüm her dalga ise denizin kayayı parçalaması gibi bir parça koparıyor benden. Her defasında savunmam biraz daha zayıflıyor. Her tökezlediğimde ise esas zebaniler arkadan saldırıyor. Hepsi de benim, benliğimin, ruhumun peşinde. Beni istiyorlar. İşteki ben de yetmiyor onlara. Her günümü, her dakikamı istiyorlar. Bitemeyen bir açgözlülükle geliyorlar.

Her defasında benzer cümleler ile vuruyorlar. “Bırak kendini, daha çok çalışmalısın. Bankacılık zordur, bu son kaçınılmaz. Hedefleri tuttur, kredi sat, sat ruhunu”

Son savaş çoktan başladı. Hatta bitmek üzere. Son savaş burada, masa başında. Elimde kanımdan bir kalem, önümde kan kırmızısı bir sözleşme, etrafımda uluyan bir kalabalık, son noktayı imzamı bekliyor. Ben ise kanımın son damlasına direnmeye çalışıyorum. Zaten onlarında istedikleri bu değil mi? Son damlasına kadar kanım, canım, ruhum.

Pazartesi, Ocak 05, 2009

Oooops!

Aniden çölün ortasında, gecenin yarısında güneş doğdu birkaç saniye için. Kimse cihazı nereden bulduklarını bilemedi. Kudüs yanmaktaydı nükleer güçlerin yarattığı güneşin işikları altında. Aradan yıllar gibi geçen dakikalardan sonra IAF uçakları yoldaydılar ölümcül yükleri ile. Kısa bir süre sonra Suriye ve Irak başkentleri de birer mantar bulutu ile süslendi, Gazze şeridi yerle bir oldu. Suriyenin henüz tamamlanmamış nükleer silahlarının parçaları düşen bombaların gücüyle çevrelerinde ne varsa zehirlediler. Hemen arkasından İrandaki mollalar "Kahrolsun Amerika" çığlıklarıyla önlerindeki düğmeye bastılar ve basit ama etkili roketleri Avrupanın şehirlerine doğru yola çıktı. Fırsat bu fırsat diye Pakistan ve Hindistan da birbirlerine roketlerini salladılar ölümcül yükleri ile. Esas ilginç olan Çin Halk Cumhuriyeti'nin roketlerinin bir kısmının Hindistan'a doğru yol almasıydı. Öte yandan, Tayvan'in yerle bir olması çok kişiyi şaşırtmamıstı. Aniden Kuzey Kore başkanı aynada saçını seyretmek dışında bir uğraş buldu kendisine. Roketler sağa sola uçuşurken nükleer silahları olmayan ülkeler eski düşmanlarına saldırmak için planlara başlamıştı bile.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı masasında oturmuş gelen raporları okuyordu, danışmanları masanın etrafına toplanmış, çaresiz bir şekilde duvardaki ekrandan dünyanın çeşitli yerlerinin uydu fotograflarına bakmaktaydı. Başkan raporlardan kafasını kaldırıp "Bir şansımız var mı?" diye sordu. Generallerden birisi hızlıca cevapladı.

"Başkanım, şimdi saldırırsak kazanma şansımız daha yüksek."

"Neyi kazanma şansımız?" Başkan başını ellerinin arasına alarak raporlara bir kez daha baktı.

General buna bir cevap veremedi, ne de olsa verdiği cevap yılların hazırlığının sağladığı otomatik bir cevaptı. Kendi kendine mırıldandı sessizce, "Nerde eski Sovyetler ihtiyacın oldugunda."

Bu odadan binlerce kilometre ötede, Moskova'da aynı soru yankılanmıştı ve aynı cevap verilmişti. Tek fark karşı sorunun eksikliği idi. Rus Federasyonun başkanının gözleri parlıyordu heyecanla.

Ayın yörüngesindeki gözlem gemisindekiler şaşkınlık içerisindeydi. Gözlem odasına toplanmış mürettebat sessiz bir şekilde üçyüzbin kilometre uzaktaki gezegende olup biteni izlemekteydi. Tek ses Dünyada hayli bir süre zamanını geçirmiş Psikologdan çıktı: "Hassiktir" ve odadakilere sordu, "Bizim Uzay turistini gören var mı bu gün?"

Kaptan uyargacını kafasının etrafına sardı. Adrenalin peşindeki zenginlerin oyunlarından gına gelmişti. "Bu kez bu şakacının zikini kopartacağım!"

Psikolog hafifçe inledi "Ooooooooff..." diye.

Pazartesi, Aralık 22, 2008

Pardon

Yeni çiftin düğünü bütün hızıyla devam ediyordu boğaz manzaralı lokalde. İçkiler lıkır lıkır iniyor, her dakika daha çok insan kendisini ortalığa atıp çılgınca oynuyordu. Orkestranın gürültüsü boğazın sakin sularının üstünden neredeyse karşı yakadan duyuluyordu. Bütün Ortaköy mahallesi sakinleri "yuh bre" çekiyordu.

Aniden dalgalandı sakince akan boğaz suları ve önce bir dokungaç suyun yüzeyine çıktı. Arkasından su gittikçe çalkalanmaya başladı ve yeşil gri bir yaratık kendisini suların üzerine çekerek sahile çıktı, tam da lokalın karşısında.

Eski tanrıların lideri yüce Chtulhu aniden sessisleşen düğün misafirlerine bakarak "Pardon, sesi kısabilir misiniz azıcık?" diye sordu. Sağda solda herkes akıllarını kaybetmekle meşgulken bir tek orkestranın davulcusu sakin bir şekilde karşısındaki mahlukata bakarak "Emrin olur abi yaa, ayıpsın" cevabını verebildi. Eski tanrı davulcunun cevabından tatmin bir şekilde tekrardan derinlikler daldı ve bir istanbul düğünü de bu şekilde sonlandı...

Cuma, Aralık 19, 2008

Sevgili Kalamar'dan Sevgili Yerli'ye

Tamam, en baştan başlamam lazım anlatmaya, başka türlü adım kötüye çıkacak yine.

Bu gezegene gelmeden önce yüzyıllarca devir yolculuk yaptık. İlk koloni yolculugu idi bizimkisi. Her zaman oldugu gibi devletin parasını boşa harcıyorsunuz diye diye iyice kıstılar bütçeyi. Proje ilerlemeye çalışırken gelip giden hükümetlerin her birisi kendi politik kesintisini yaptı. Öte yandan yine bürokratlar tarafından yöneltilen projenin bütçesinin hayli bir kısmı çarçur edildi.

Yola çıktığımızda artık hiçbirimizin elimizin altındaki ekipmana bir güveni kalmamıştı açıkçası. Motorların uğuldaması, pompaların vınlaması, boruların ve tüplerin ığıldaması - hepsi bir garibimize gidiyordu, birşeylerin yanlış gideceği kesindi. Sonunda birşeyler nalları dikti ve başımıza neler geldi ama ona sora geleceğim.

Biz ilk koloniydik. Haliyle herşey bizim başarımıza bağlıydı. İlk gidenler başarısız olursa niye tekrardan bu kadar para harcansın? Ayrıca başarısızlığın sebebi bulanacak... Zaten bütçeleri tümden kesmek varken hele...

Haliyle hayli yoğun baskı altındaydık başarılı olmak için elimizdeki şartlarla. Gerçeklerin üzerinde beklentilere cevap vermek çok zor bir iş.

Geminin kaptanı bendim. Tayfalara karşı sorumluluk üstüne hükümet bürokratlar ve politikacılarla ugraşmaktan gına gelmişti. Haliyle bütün tasarım hatalarına, eksikliklere rağmen başarılı bir kalkış ve çok da sorunlu olmayan bir yolculuk başlangıcı hepimize çok iyi gelmişti. Bütün mürettebat hayli neşeliydik, Teknisyen haricinde. Teknisyen aletlere bır anne gibi bakıyordu, neredeyse her saniyesini herşeyin düzenli çalışması için ugramaşmakla geçiriyordu. Haliyle keyfi sürekli çok bozuk şekilde geminin koridorlarında dolaşıyordu.

Teknisyen. Ah Teknisyen. İlk planlara başladığımızda en neşeli ve hareketli olan, proje sırasında herşeye heyecanla atılan, 10 devir üst üste en hevesli tayfa ödülünü alan Teknisyen. Esasında hala herşeyi ona borçluyuz. Cesedini buradaki ilk yaşamın kaynağı olarak kullanmasaydık buradan kurtulabilme şansımız bile olmazdı. Herneyse, yine çok ileriye atladım.

Yolculuk devirlerce sürecekti. Haliyle herşeyin aşagı yukarı normal olduğuna kanaat getirince herkesi uyku kabinlerine kapattık. Teknisyen, Doktor ve ben her yarıdönüm kalkıp kontrolleri yapacaktık.

Ziguratt'ın en alt tabakasına kolonide kullanılacak ekipmanları yerleştirmiştik. Bir üst tabakada koloniciler uyku kabinlerinde uyuyorlardı. En üst katmanda da motorlar ve geri kalan ekipman, en tepede ise benim mekanım, kaptanın yeri.

İlk birkacyüz devir sakin gitti, bir sorun yaşamadık ufak tefek tamir edilebilir arızalar haricinde. Kabaca yarıyolda iken felaket bir kaza başımıza geldi. Herşey yakınında geçtığimiz bir yıldızın patlamasıyla başladı. Patlamanın şok ve radyasyon dalgaları bize vurduğunda zaten kendi başına tıngır mıngır çalışan sistemler arka arkaya çöktüler. Koloninin bir kısmını radyasyon hasarı yüzünden kaybettik. Uykularında hic birşeyin farkında olmadan gittiler. Doktorun çabalarıyla geri kalanları kurtarabildik ama büyük kısmında zaman geçtikçe mutasyonlar olacaktı. Doktor ve ben ise tümden şanssızdık. Yaşayacaktık ancak korkunç bir gelecek bekliyordu bizleri. Esas acıklı durum Teknisyen'in durumuydu. Tamiratlarla uğraşırken aldığı dozaj sonunu belli etmişti.

Arka arkaya çöken sistemlerle Teknisyen ugraşırken ben haldır huldur acil iniş yapabileceğimiz bir sistem arıyordum ve bu sistemde karar kıldım.

Sert bir iniş kolonide kullanacağımız ekipmanları darmaduman etti. İndiğimiz gezegen metan atmosferli zavallı birşey olsa da uzun vadede bir seyler yapılabilir gibiydi.

Radyasyon hastalıgından ölmekte olan Teknisyen, yüzü ve vücudu biçimden biçime girmiş ben ve Doktor hep beraber kafa kafaya verip ne yapacağımızı düşünmeye başladık.

Yolculugun başından beri karamsar olan Teknisyen başına geleceklerin kesinliğı sayesinden midir, manasız bir neşeye sahipti. "Takma be kafana Kaptan yaa, kabinler sağlam en azından, olayı uzun vadeli düşün, şimdi olmasa da gelecekte bir şekilde çözülür dertlerimiz!" dedi bir gün ve bu bana bir fikir verdi. Doktorun da oluruyla bir plan oluştu aklımızda. Ancak bir şeyi gözönüne almayı unutmuştuk.

Teknisyenin mutasyondan şekilden şekle girmis sıcak vücüdunu temel malzeme olarak kullandık. Kazada hayatını kaybetmişleri de organik madde kaynağı olarak kullandık ve Ziggurat'ın etrafına ektik, Böylece bu gezegende hayatın ilk adımını attık.

Sevgili Yerli. Unuttuğumuz nokta Teknisyenin genlerinin sizere kadar varma olasılığı idi. Bu yüzden telepatik olarak bizlere bağlisınız ve bizim bildiklerimizi bir seferde kavramanız o kadar zor ki. Oysa ki aradan geçen milyarlarca devirlerden sonra sizler bizlere yardım edecek kadar geliştiniz. Koloninin sahip olduğu bilgilerle yıldızlara tekrar yolculuk edebiliriz. Umarım sen bize yardim edebilirsin. Sevgili Yerli lütfen lütfen dinle beni. Sevgili yerli lütfen.... Lütfen...

-------

Kaptan Idris'in gözleri faltaşı gibi teknesinin hemen yanında açık denizin içinden çıkmış canavara bakıyordu. Aklının son parcacıkları uçuup giderken zihninde son duyduyu sozler şöyleydi: "Chtulhu Fhtagn... Fhtagn..."

Perşembe, Kasım 27, 2008

Boşluk

Uzay denilen koca boşlukta gemi usulca salınmaya devam etti. Tasarlayan bilim adamları, inşa eden ustalar ve hizmete sokan donanma için bilimin son noktası, sanat harikası ve göz bebekleri idi. Evrende kullanılan en yaygın dört dilde “Kaşif” anlamına gelen harfler vardı pruvasında. Hemen altında ise aidiyetini belirten rakamlar ve harfler vardı. Aslında hepsi boştu.


“Evrenin başlangıcından beri uyuyan, evrenin sonunu düşleyen ve düşlerini bu uçsuz bucaksız uzayda oradan oraya sürüklenen zavallı bilinçlerle paylaşan dehşet gelecek! O dehşet ki bildiğimiz evrenin sonunun, yeni bir evrenin başlangıcının habercisi. O illet ki R’lyeh gezegeninde bekleyen. O kabus ki beklerken evrenin sonunu düşleyen.”


Boş kabinde kayıt yankılanarak çalmaya devam etti. Mürettebatın görev harici vakitleri geçirdiği kabin boştu. Okuma ve izleme için kullanılan ekranlarda araştırma kayıtları durmadan çalıyordu. Ekranlara kan sıçramıştı. Duvarda kanlı izler vardı. Yine de kabin boştu.


Hemen yanda yemek kabini de boştu. Yemek masasının üstü ve çevresi ise darmadağındı. Plastik tepsiler, plastik tabaklar, plastik çatal bıçak ve yapay yemek artıkları her yeri kaplamıştı. Kan ve et parçaları da bu yapay çöplüğün arasına yayılmıştı. Bir miktar parçası olsa da burada da kimse yoktu.


Bir alt katta bulunan uyuma kabinleri de boştu. Yataklar etrafa saçılmıştı. Beyaz yatak örtüleri kanla kaplanmıştı. Her yerde et parçaları vardı. Kan tavana değin sıçramıştı. Yerdeki kan izleri asansöre doğru uzanıyordu.


Boş kabinlerde, koridorlara yerleştirilmiş ekranlarda, gemiyi kaplayan vericilerde kayıt çalmaya devam ediyordu.


“Karbon temelli yaşam sürdüren biz zavallı varlıkların yazgısıdır. Basit zihinlerimizin alamayacağı, tasvir bile edemeyeceğimiz karşısında yok olmak. Bu uluğ güç karşısında eğilmek. Kaçınılmaz olan sona direnmenin, zayıf bilinçlerimizi ezen bu muazzam isteğe karşı durmanın bir faydası yoktur. Aksi pamuk ipliğine bağlı ruhumuzu un ufak edecektir.”


Bir üst katta bulunan sefer odası ise doluydu. Odanın ortasında bulunan azametli, iktidar göstergesi komuta koltuğu doluydu. Sayısız ışık yılı önce albay rütbesi ile selamlanan kişi çıplak, vücudu kan içerisinde oturuyordu. Yolculuk başlamadan bir ailesi, bir mesleği, bir geleceği vardı. Şimdi ise sahip olduğu tek şey elinde tuttuğu kabin kapısından bozma, metal baltası idi. Halen kan damlayan, üzerine et parçaları yapışmış.


Etrafını saran ufak koltuklar boştu. Koltukların önlerinde sıralı sayısız ekran ve seyir aygıtlarının üzerinde ise kan ve et parçaları vardı. Bir kısmı daha sıcak ve cıvıktı.


Kabinin zemini ise doluydu. Sayısız ışık yılı önce rütbeleri, isimleri, hayalleri olan et parçaları kabinin ortasına yığılmıştı. Çoğunun bedeni halen sıcaktı. Kiminden halen kan sızıyordu. Grotesk bir heykel, ilkel bir zafer anıtı gibi yükseliyordu.


Kabindeki biri hariç tüm ekranlarda araştırma kaydı çalmaya devam ediyordu. Ana ekranda ise geminin son durağı görünüyordu. Boşluğun ortasında yeşil bir gezegen. Ekranda gezegenle ilgili veriler akıyordu. Koordinatlar, mesafeler, büyüklükler, sıcaklıklar ve diğer aslında hiçbir anlamı olmayan rakamlar, yazılar.


Artık koltuğunda oturan bu beden de boştu, etrafında uzanan koca boşluk gibi. Hiç durmadan çalan kayıttan farksız, istemsiz titremeler ve çığlıklar arasında, hep aynı cümleyi tekrarlayarak boş gözlerle ekrandaki gezegeni izliyordu.


“Ph'nglui mglw'nafh Cthulhu R'lyeh wgah'nagl fhtagn . . .

Pazar, Kasım 23, 2008

JONHATHAN STRANGE & MR. NORRELL

Susanna Clarke
Bloomsbury
1006 Sayfa

İlk olarak Eralp’ten 19. YY İngilteresinde resmi kraliyet büyücülerinin maceralarını anlatan bir kitap olduğunu duyduğumda fikir pek bir Harry Pottervari gelmişti. Benim gibi düşünen bir çok kişi olacak ki Jonhathan Strange & Mr. Norrell için “büyükler için Harry Potter” yorumları ile karşılaştım. Velhasıl kitaba başlayıp, bin bir cefa ile dört şehir, iki ülke boyunca kitabı okuyup, bitirme başarısına nail olunca ilk intibaının ne kadar yanıltıcı olabileceğini gördüm. Sanmayın ki kitabı okuma sürem ve yaşadıklarım tek başına sayfa sayısı ya da içerik ile ilgili. Esas neden tembel kişi olan bendeniz.

Esas konumuz kitaba gelir isek, kısaca bin sayfalık bu neşriyat zamanında pek muhteşem ve muzaffer olan İngiliz Büyücülük Sanatının geri keşfedilmesini / kazanılmasını anlatıyor. İngiltere Napolyon ile tutuştuğu savaş ile çalkalanıp, büyücülük sanatı kalın ve tozlu ciltlere tıkılıp, ancak İngiliz Beyefendilerinin teorik tartışma konusu haline geldiği günlerde, Bay Gilbert Norrell’in gerçek anlamda büyü yapması ile hikayemiz başlıyor. Ardından saygıdeğer Bay Norrell ve pek parlak öğrencisi Jonathan Strange büyücülüğü eski günlerine döndürmek üzere maceradan maceraya atılıyor. Ne yazık ki bu maceralar sırasında olay mahallinde bulunan sürüsüne bereket yardımcı ve yan rollerdeki karakterler, ilk bölümlerde konu ile çok ilgisi olmayan ara hikayecikler bir miktar zihinleri bulandırıyor.

Yazar Susanna Clarke ilk kitabında yer yer ağdalı ve eski bir üslup kullanmış. Kullandığı yan karakterler de buna eklenince biraz yorucu bir okuma ortaya çıkıyor. Buna karşılık ilk bölümlerde sürekli ortaya çıkan yeni isimler zamanla kalıcı olmaya başlayınca karışıklık azalıyor ve Clarke’nin hafif mizahi tarzı ile keyif artıyor. Yazar tarihsel olayların arasına kendi yarattığı kişileri ve olayları başarı ile serpiştirmiş. Büyünün temeli ve nasıl yapıldığı hakkındaki detaylar yedire yedire sayfalara dağıtılmış. Ayrıca ilk başta uzun ve gereksiz görünen dipnotlar aslında anlattıkları komik olaylar ve değindikleri detaylar ile önemli bir anlatım silahı kimliğine bürünüyor.

Şahsen dil olarak ağır ve biraz uzun da bulsam büyüye ve tarihsel olaylara yaklaşımını çok beğendim. Klasik sayılabilecek fantastik hikayelerden farklı bir şey arayanlar için birebir. Henüz Türkçeye çevrilmeyen kitabı ancak İngilizce olarak bulup okumak mümkün.

Kitabın resmi internet sitesi http://www.jonathanstrange.com/ ‘de Bay Norrell ve Bay Strange’in kitap ve yazar hakkında yorumları ile başka ayrıntılar var. Ayrıca bu siteye göre Yüzüklerin Efendisini sinemaya taşıyan New Line Cinema firması kitabın senaryosunu yazdırmaktaymış. Umarım tez zamanda beyaz perdede seyredebiliriz.

Perşembe, Kasım 06, 2008

Celal Efendi

Baharda kayıkla karşıya yapılan keyifli yolculuktan sonra Beykoz'u ziyaret etmek gibisi yoktur. Etrafı asırlık çınar ve ıhlamur ağaçları ile bezeli dere boyu Hakk’ın Âdem soyuna bahşettiği bir niyazdır. Sair günlerde ulemadan saraya kadar şehrin bütün ileri gelenleri bu nezih ve müstesna sayfiye yerine akın ederler. Çayı, sağında solunda irili ufaklı kahvehanelerle, üzerinden aşan ahşap köprülerle ve salınan sayısız kayık ile adeta Şehr-i Hümayun işgal etmiştir. Nacizane kulunuz Akça Bekir Efendi de, fırsat buldukça bu mahalle gelir, yorgunluk atarım. Kah ulemadan dostlarımla, kah saraydan devletlu büyüklerimiz ile çaya nazır hoşbeş etmenin, acı kahve yanında nargile fokurdatmanın keyfine diyecek yoktur.

Belki Sarayda kısa vakit için de olsa Nişancılık vazifesi ile onurlandırıldığımdan, belki de bir dönem Kudretlu Padişahımıza nice diyardan havadisler fısıldama onuruna nail olduğumdan dere boyunun misafirleri ve ahalisi, sağ olsunlar bu ihtiyara pek bir saygı gösterir pek bir ehemmiyet arz ederler. Velhasıl yaşımın vermiş olduğu tıfliyyetten olsa gerek bu ilginin pek bir hoşuma gittiğini söylemeliyim.

Yine baharın cennet bahçesinde özendiği günlerden bir gün Saltanatımıza nice değerli fertler yetiştirmiş namlı Tarhunzadelerden Gazi Ahmet Paşa ile sohbet ederdim. Ahmet Paşa uzun yıllar kelle koltuk Hünkârımıza hizmet ettikten sonra Şehr-i İstanbul’dan pek çok ekâbir ve yaşlı Enderun mensubunun ikamet ettiği Alaca Köyüne yerleşmiş ancak kendisi başlı başına ayrı bir hikaye olan talihsiz bir vaka sonucunda yaralanmış ve gerisin geriye Şehr-i İstanbul’a göç etmiştir. Gazi Ahmet Paşa ile tanışıklığım işte bu vakanın vukuu bulduğu günlere dayanır.

Çaya nazır bir kahvehanede Paşa ile sohbetimiz en civcivli yerinde iken kavakların gölgelediği yolda bir öküz arabası belirdi. Olabildiğince süslü öküzlerin çektikleri arabasının önünde yaşlıca bir arabacı yürüyordu. Arabanın peşi sıra ise süslü üniformaları ve atları ile Habeş çerileri geliyordu. Envai çeşit süsün sarktığı öküzlerin koşumlarında kehribar ve mavi işlemeler vardı. Kehribar sarısı, işlemeli atlas güneşliğin altında ailenin sübyanı ve onlardan sorumlu kalfaları sırtlarını her iki yandaki sedef kakmalı, usta işi işlemeler ile bezeli divanlara vermişlerdi. Kalfalar ve sübyan pür haşmet, etrafı mağrur ifadeler ile süzüyordu.

Bütün bu debdebenin ortasında dikkatimi yaşlı arabacı çekti. Yaşlı dedi isem yaşı anca bendeniz kadar vardı. Başındaki kırmızı fesin üzerinde beyaz sarma, mavi beyaz işlemeli dokumasının üzerine Tarhunzade ailesinin alâmetifarikalarından olan kehribar rengi yine işlemeli bir yelek giymişti. Altında ise çivit mavisi, yanları kehribar rengi işlemeler ile süslü bir çakşır ve çakşır ile bir örnek tozluklarla çizmeler giyiyordu. Adeta Tarhunzade Ailesinin ayaklı bir timsali gibiydi. Ancak bu yaşlı zat bütün bu gösteriş içerisinde garip bir tezat oluşturuyordu.

Paşa arabadakiler ile sohbet etmek için yanaşmıştı ki neden olduğu meçhul, öküzler ürküp huysuzlanıp, hareketlendiler. Öküzlerin kıpırdanması ile araba sarsılınca Ahmet Paşa sinirlendi. “İki öküze sahip çıkamıyorsun” ile başlayıp açtı ağzını yumdu gözünü. Paşa’nın laflarını duyunca arabacının mavi gözleri çakmak çakmak alevlendi ama sesini çıkartmadı. Yüzüne muzip bir ifade yerleşti.

Nedendir bilmem bir tanıdıklık vardı çehresinde ve hareketlerinde. Paşa kalfalarla konuşup, sübyanla şakalaşırken ben de arabacının yanına gittim. Beni görünce üstünü başını düzeltip beni selamladı. “Buyur beyim” derken yüzünde halen o muzip ifade vardı.

“Hayırlı günler, neredensin? Kimlerdensin?” diye sorunca gözlerindeki o ateş söndü, ifadesi ciddileşti.

“Arabacıyım. Celal demiş babam. Pek hatırlamam kendisini.” Sözlerine devam etmeden biraz süzdü beni.

“Anam da cevval demişti, halen de öyle çağırır konu komşu.” Alayla karışık eğildi.

O alaycı hallerini, muzip ifadesini görünce aklıma geldi, doğup büyüdüğüm mahalle olan Kağıthane’de mektepte bir Celal vardı. Arabacı gibi çakmak çakmak mavi gözleri, muzip bakışları vardı. Arabacı Celal’in anasının dediği gibi de pek bir cevval, pek bir yaramazdı. Yapmadığı numara, maskaralık yoktu. Ailesi fakirdi ama zeki olduğu için mahallesindeki eşraf bir araya gelip mektebe yazdırmıştı.

Zeki olduğu kadar efsuna da yatkındı. Daha o yaşlarda türlü keramet gösterir, ama her yaptığını şaklabanlığa vurur eğlendirirdi hepimizi. En çok da tabureleri, rahleleri yerinden oynatır, muallimlerin zor duruma düşmesine neden olurdu. Biz mektep sübyanında gülmekten karnına ağrılar girerdi.

Bütün bu haylazlıklarına rağmen derslerinin cümlesinde çok başarılı idi. Bu başarısı ile sübyandan başka mektepteki hocalara da sevdirmişti kendini. Herkes göz yumardı yaptıklarına.

Gösterdiği kerametler ve efsuna karşı yakınlığı iyice duyulunca mektepten Aksak Yusuf Hoca bir gün aldı Celal’i uzun uzun sorguya çekti. Kerametinden emin olmak için türlü sualler sordu. Yetmedi birkaç hafta muallimler her gün hem Celal’i çağırıp görüştüler hem de kendi aralarında tartışıp karar vermeye çalıştılar.

Ehli keramet olduğuna kanaat getirince Yusuf Hoca efsunhaneki tanıdıkları ile görüşüp, Celal’i görmeye gelmeleri hususunda ikna etti. Hatta bir hafta sonrası için de söz aldı. Celal’in başına devlet kuşu konacaktı. Alacağı maarifin yanı sıra uluğ Vakf-ı Efsun her türlü masrafını karşılayacaktı.

Ancak ne olduysa o meşum haftada oldu. Birkaç gün mektebe gelmeyince meraka düştük. Öğrendik ki Celal’in cebeci ocağı için arabacılık yapan babasının yeni dökülen topları taşırken devrilen devasa topun altında kalıp Hakk’a yürümüş. Dul anası geçimini sağlamak için mahalleden taşınıp, Celal’i mektepten almış. Hepimiz çok üzülmüştük. Celal’i o elim vakadan sonra bir daha görmek kısmet olmadı. Nice yiğidi telef eden Şehr-i İstanbul bir ocağı daha söndürmüştü.

Biraz düşününce Arabacı Cevval Celal’in Kâğıthane’den, mektep arkadaşım Celal olabileceği aklıma düştü. Aradan neredeyse asırlar geçmiş olmuş olsa da, hal ve davranışları benziyordu. O benden sıkılıp çay boyunu izlerken baştan aşağı şöyle bir süzdüm. Vallah da billâh da gözüm önünde mektepten Celal var gibiydi. Sonunda dayanamayıp sordum.

“Söyle bakalım Arabacı Celal Efendi, yoksa sen Kâğıthane’den misin ?”

Çay boyundaki kayıklara dalmışken sorumla irkildi. “Yok beyim. Fakir basit bir arabacıdır. Doğma büyüme Kasımpaşalıyım.” Gözlerini kısıp bana baktı. İfadesi derinleşti.

“Beyim hayırdır birine mi benzettin fakiri?”

Valla bunca devletlû, nice sadrazam, nice paşa görmüşümdür hiç birinin karşısında Arabacı Celal gibi kem küm etmemiştim. Bakışları karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Boğazımı temizleyip geçiştirdim.

“Kâğıthane’de hoş beş ettiğim zatlardan birine benzetmiş olsam gerek. Yaş iyiden iyiye ilerledi. Artık simalar birbirine karışmaya başladı. Olacak o kadar. Mazur göresin beni.”

“Nasıl dersen beyim. Yine de yaşında yoktur yaramazlık.” dedi. Bir an yüzündeki o muzip ifade gelir gibi olmuştu konuşurken.

Velev ki arabacı mektep arkadaşım Celal idi. Kendisi konuşmaya meyilli değildi. Bu yüzden lakırdıyı uzatmak istemedim. “Allah’a emanet ol” deyip nargilemin başına geçtim.

Yerime oturmuş, nargilemin keyfini çıkartmaya başlamışken, Gazi Ahmet Paşa arabayı uğurlayıp geldi. Keyifle yerine yerleşecekti ki taburesini ıskalayıp yere düştü. Gözlerimle görmesem taburesinin tam otururken kendiliğinden bir karış yana kaydığına inanmazdım. Tam Paşaya yardım ederken arabacı gözüme ilişti. Keyifle bir türkü tutturmuş, arabanın önünde yola düşmüştü. Mektep günlerimden zihnime kazınmış muzip ifade yüzüne yerleşmişti.

Pazartesi, Kasım 03, 2008

Yolculuk

Kabaca yariyoldayken bulduk onlari. Samanyolundan Andromeda'ya yolculugumuz arasinda arastirma ve olcumler yaptigimiz bir suru kisa sayilabilecek ziplamalardan olusuyordu.

Zipla. Deneyleri yapacak uydulari sal. Bir onceki deneylerin sonuclarini incele. Uydulari tekrardan topla. Ziplamaya hazirliga basla.

Bir sure sonra kacinci ziplamada oldugunu unutuyor insan. Ote yandan insanligin Andromeda galaksisine ilk yolculugunu cok iyi bir sekilde kaydini tutmamak cinayetten ote bir suc olsa gerek.

Bilimadami aniden calisma odama daldi. "Tarihci, gel, bunu kacirmaman lazim!"

Pesinden kopruye kostum. Murettebatin kalanini olusturan Kaptan, Doktor ve Filozof zaten kopruye gelmisti ve Pilot her zamanki gibi kumandalarin basindaydi. Hepimiz yanina yigildik. Pilot gostergelerden birisine parmagiyla isaret etti.

"Bir kutle var, hayli yakinimizda ve haylice buyuk. Mesafe on-onbes parsek olsa gerek. Kutlesi de uc carpi on uzeri onsekiz kilogram."

Hepimizin birden bire nefessiz bir sekilde donduk kaldik.

Herseyden once kisa bir aciklama aramizdaki bilimle cok ilgili olmayanlar icin. Bir parsek 3 isik yilindan biraz fazla. Andromeda ve samanyolunun arasindaki mesafe asagi yukari 775bin parsek, yani iki bucuk milyon isik yili civarinda yuvarlak hesap. Gunes ile en yakin yildiz arasindaki mesafe kabaca 4 isik yili. Gunes ile dunyanin arasindaki mesafe 8 isik dakikasi. Yani bu cisimle aramizda asagi yukari 30-40 isik yili mesafe vardi. Ote yandan her iki galaksiden en asagi bir milyon isik yili uzaktaydik. En son bir yildizi gec, kucuk bir gezegen boyundaki bir kutle tespit edeli en az birbucuk yil olmustu. Kutleye gelince, bu olcumlerimizi aldigimiz cisim neredeyse bir ay kadar buyuktu. Birkac hidrojen atomu disinda bir kutleye galaksilerden bu kadar uzakta rastlamak gercekten cok buyuk bir olaydi. Hepimiz sessiz bir heykel gibi kala kaldik.

Sonsuzluk gibi gecen bir sureden sonra Kaptan hepimizin aklinda olan soruyu sordu: "Ne zaman yakinina ziplayabiliriz?"

---

Uzay-zamanin bu kadar duz oldugu bir yerde herhangi bir kutle cok uzaklardan hissedilebilir oluyor. Ziplamadan sonra cismin yanina yaklastikca ne kadar buyuk oldugunu farkettik. Capi iki yuz kilometreden biraz daha buyuk, yuvarlagimsi bir cisimdi. Boyutunu net olarak tespit edebildigimiz an kabin tartisan insanlarla doldu. Bu boyut ile bu kutle bir degildi. Sadece Pilot ve ben bu tartismalara girmektense koprunun videolarindan disariyisi seyretmeye devam ettik. Her iki galaksiden bu kadar uzaktayken bir yildiz isigi bile saglayacak kadar foton olmadigindan radar ile haritasini cikartmaya calisiyorduk.

Ekrandaki goruntu yavas netlesti ve daha cok detak gozukur oldu. Pilot agzi acik bir sekilde koltuguna yaslanmis bir sekilde kalinca ben titreye titreye girtlagimi temizleyip sakin bir sekilde konusmaya calistim: "Kaptan - bu bir gezegen degil. Bu bir gemi."

Kopru aniden bir sessizlige gomuldu ve geri kalanlar da ekranlarin basina toplandilar karsimizdaki manzarayi seyretmek icin.

---

En hayal kirikligina dusuren sey, gemideki herkesin milyonlarca yil once olmus oldugnu kesfetmemizdi. Kocaman ay buyuklugundeki cisim milyarlarca, hayir, trilyonlarca varligi hibernasyon kabinlerinde tasiyan bir yolcu gemisiydi. Muhtemelen icinde dolastigimiz kocaman, tuplerle dolu katedral buyuklugundeki depolar zaten bir atmosfer icerecek sekilde tasarlanmamisti. Cesitli yerlerden ornekler aldik ve izotoplari kullarak bir tarih bulmaya calistik.

Ilk rakamlar bu geminin ve yolcularinin en azindan birkac milyar yildir yolda oldugunu gosteriyordu. Geminin buyuk bir kismi hibernasyona yatmis yaratiklardan olusuyordu. Daha sonra yasam sistemlernin oldugu bolgeleri bulduk. Buralarda yasamlarini uyanik olarak bu kocaman geminin icerisinde gecirenlerin kalintilarini bulduk. Ote yandan pek bir sey kalmamisti geriye herhangi bir cevap alabilecegimiz.

---

Ne de olsa tekrar gelebilecegimizi dusunerek bir isaret vericisi biraktik ve kendi gemimize binerek yolulugua devam hazirliklarina basladik.

Filozof ile son bir kez gemiyi kendi gozlerimizle gorebilmek icin gozetleme haznesine cikmistik.
Filozof bana bir suredir dusundugu teorisini anlatmaya basladi:

"Bu yaratiklar bunca gunes sistemlerini terkedip yeni bir galaksiye gececek kadar cesaretliymisler. Ya cok ciddi bir nufus sorunlari vardi ya da arastirma ve kesif icin yanip tututsan, son derece yaratici ve merakli bir irk idi!"

"Ya da son derece umutsuz, herseye ragmen yeni bir yerde yeni bir baslangic yapmanin hayalini kovalayan bir irk" diye cevap verdim. Bu kadar kisiyi toplayip sadece tek bir gemiye tikmak ve bu kadar buyuk bir yolculuga kalkismak bana akil kari gelmiyordu.

Her ikimiz de yolculari son bir kez selamladik uzun yolculuklarina sag saglim devam etmelerini dileyerek.

Ziplama birkac saniye sonra geldi ve gozetleme kabini simsiyah ziplama boyutunun karaltisi ile doldu.

Kendi kendime konusurcasina devam ettim: "Ya da her irkin yaptigi gibi kendilerinden ustun ve daha tehlikeli birilerinden saklanmaya calisiyorlar. Acaba iclerine bu kadar korku sokan ne ola ki?"

Cumartesi, Kasım 01, 2008

Kaptanın Yolculuğu

“Bir gün Dursun ile yine balığa çıkmışız...” İdris Kaptan yeni bir hikayeye başladı. Karadeniz adını verdiği küçükçe bir içdenizdeki kaptanlık yıllarını hala mutlu bir şekilde andığı ortada idi. Yine kaçırılmış büyük bir avın inanılmaz (muhtemelen de inanmamanın daha mantıklı olduğu) detaylarından sonra tekrar sessizlik kapladı köprüyü. İdris Kaptan gömleğin cebinden çıkarttığı sigara paketine bir baktı ve derin derin iç çekti. Belliydi ki kabin camından izlediğimiz görkemli yıldızlar Karadenizin karanlık gecelerini hatırlatmaktaydı.

“Kaptan, okuyucularım için buralara nasıl geldiğinizi anlatabilir misiniz? Sizin gibilerin sayısı gerçekten az, bu yüzden...”.

Kaptan bir kahkaha patlattı. Bu neşeli, konuşkan insanın neden bu işi seçtiği gerçekten kendisiyle tanışan her kişinin merak ettiği bir konuydu.

“Arkadaşım, çok uzun bir hikaye değil, anlatayım!”

“Yıl, 2014. Ben Trabzon adında küçük bir şehrin yakınlarında bir kasabada yaşıyordum. Ufakça bir balıkçı teknem vardı. Her gece güneş batmaya doğru tekneye atlar, iyice açıldıktan sonra ağları atardım. Bazı bazı yanımda bir ya da iki el olurdu ama yalnız oldugum çok olurdu.”

Paketten çıkarttığı sigaraya bakarak devam etti. “ İğrenç bir alışkanlık ya. Herneyse, ağları saldıktan sonra teknenin direğine asılı uzun dalga antenini telsize bağlar, elime mikrofonu alırdım. 2010 civarında güneşin aktivitesi gittikçe arttıgından özellikle geceleri bütün gezegen telsizimin mikrofonundan bana selam söylerdi.
Hele denizin ortasında, karadan iyice uzakta güzel açık bir gece ışıkları kapattın mı bütün gökyüzü binlerce yıldızın ışıgı altında fenerler gibi parlardı. Yıldız ışıkları denizden yansırken telsizden dostlarla sohbet büyü gibi bir ortam yaratırdı. Gerçekten en mutlu olduğum zamanlar böyle anlardı.”

“Herneyse, gene böyle bir gece ben balığa çıkmışım. Ağlar atılmış, beklerken 20 megahertzde konuşuyoruz dostlarla. Amerikadan bir adam çıkmış uzaylıların kendisini ziyaret ettiğini ve affedersin, kıçına bir şeyler sokup ölçüm aldıklarından bahsediyor. Frekanstaki diğerleriyle beraber dalgamızı geçmekteyiz bu adamla. Ben uzaylılara hiç inanmıyorum, yoktur bizim dinimizde böyle şeyler.” Bana bir göz kırptı ve devam etti, “Sonra aniden bütün frekanslarda bir ton geliyor. Ondan sonra ingilizce, rusça, fransızca almanca derken bütün dillerde tekrar eden bir yayın başlıyor. Ben haliyle ingilizce ve rusça biliyorum, başka türlü bizim oralarda balığa çıkamazsın, haliyle hemen anlıyorum ne oluyor bitiyor. Frekansta sesimi duyabilen var ise onlara anlatmaya çalışıyorum ne olup bittiğini ama sonra ögreniyorum ki adamlar bastırmışlar herşeyi, korkunç bir güçle yayın yapıyorlar.“

Sigarasını öteki cebindeki kibrit kutusundan çıkarttıgı çöple yaktı.

“Yahu meğerse bizim gezegen binlerce yıldır gizli bir örgüt tarafından uzaylılara karşı korunuyormuş! Bu adamlar bizim için uzak gezegenlerde ve yıldızlarda İnsanlık için savaşırmış, en azından Mısırlılar devrinden beri! Gizli gizli topladıkları gönüllülerle dünyanın geri kalanıyla karşılastırdığında büyünün daniskası cihazlar ve uzay gemileriyle alt etmişler çevremizdeki bütün kötü uzaylıları ve artık sonunda hazırmışlar geri kalan İnsanlığı uzaya çıkartmaya, bu gezegenleri ve yıldızları kolonize etmeye! Dahası, şu anda başlarındaki genç, Anadolu'nun bağrından çıkan birisiymiş. Anlaman lazım, biz Lazız ama Anadolu çocuğuyuz, o toprakların sevgisi ile yaşamısız onca yıldır. Nasıl gurur duydum, gereksiz bir gurur ama yine de gel kalbe anlat bunu.”

Sigarasının dumanını içine çekti ve ilk nefesinden sonra bir öksürük krizine tutuldu. Dokungaçlarımın birisiyle uzanıp sırtına birkaç defa vurdum.

“Sağolasın. Neyse, uzun lafın kısası ilk başvuranlardan birisiydim. Daha doğrusu ilk birkaç milyon içerisindeydim. Çeşitli testlerden sonra bana en uygun işi buldular, teklif ettiler, ben de atladım üstüne.”

Bir bipleme duyuldu. Önümüzdeki tarayıcıda bir gaz yoğunluğunun yaklaştıgı uyarısı vardı. İdris Kaptan bana gülümseyerek “Ağları atmanın zamanı gelmiş, yoldaş” dedi ve panellerdeki düğmelere basmaya başladı.
Kabinden dışarı baktıgımızda Galaksinin yıldızları aynı şekilde parlıyordu ancak manyetik alanlar gemiden uzağa uzanıp boşluktaki hidrojen gazını kendisine doğru çekmeye başladı. Bussard Ramjet adı verilen motoru besleyen gazlar koca uzay gemisini yıldızlar arasında ışığa yakın bir hızda hareket ettirmekteydi.

“Bazı yıldız sistemlerindeki uzaylı dostlarımıza fazla teknoloji göstermek istemiyorlar ama kültür ticaretine de devam etmek istiyorlardı. Bu sistemlere zıplayan gemiler yerine bunun gibi yavaş gemilerle ulaşılıyor haliyle. Sen benim gemime zıpladın geldin, öyle geri döneceksin ama benim hala sekiz ışık yılı yolum var. Işık hızı sagolsun, o kadar uzun tutmuyor benim için ama zaman geçiyor benim etrafımda.”

Dayanamadım. “Zaten bu yüzden sizin gibi kaptanların sayısı çok az. Herşeyi bırakıp bu şekilde yolculuk yapmaya hazır kişi sayısı çok az. Belli bir zihin yapısı gerektiriyor olsa gerek?”

Idris Kaptan tekrar kahkaha attı. “Bilemem, belki. Bizim eş kocakarı olalı yüzyıllar oldu. Belki onun dırdırından kaçıyordum, belki de bilmeden aradığım başka bir şey vardı. Çok şükür, teknoloji sagolsun, kaptanlık çok farklı değil bu gemiler için. Yine yolunu buluyorsun, yine limanları hedefleyip açıklarda yolculuk ederken sakin geceleri benzeri bir şekilde dolduruyorsun. En azından aniden bir fırtına çıkmıyor buralarda.”

Elini ansible telsizine attı. “Eee, şimdi izin verirsen, zamanı geldi”. Başımı salladım. “Frekanslar biraz farklı tabii ki ama olayın temeli yine aynı: Sohbet etmek isteyen varsa frekansta...” Eline aldığı mikrofonun üstündeki düğmeye bastı ve konuşmaya başladı. “CQ CQ CQ Kaptan İdris burada. Aldebaranlı ziyaretçisiyle bitmez tukenmez yolda devam ediyor”. Ansible çağrı frekansında olan bir başka varlık cevap verdi ve uzun bir sohbet başladı. Birbirinden en azından yüzlerce ışık yılı uzak, tümüyle başka ırklardan iki varlıgın uzun mesafe dostluğunu dinlemek yüreklerimde sıcacık bir his yarattı.

Sevgili okuyucu, İdris Kaptan ve benzerlerinin sayısı gittikçe azalmakta. Benzeri zihin yapısında olan, insan veya değil, varlık sayısı her sene azalıyor. Bunun sebebi belli değil ancak benim şahsi fikrim güzel bir gece açık denizde yıldızları izleyerek aralarında yolculuk yapmayı hayal ederek dostlarıyla sohbet eden varlıkların sayısının azalması. İdris Kaptan Dünya tarihiyle 2491 yılında gemisiyle kayboldu. Emimin bir yerlerde hala dostlarıyla sohbet etmekte. Kanımca sadece etrafına kendisinden çok daha farklı bakmakta olan bizlere karşı ilgisini kaybetti ve yıldızların arasında keyfine bakmakta, arada bir sigarasının dumanından öksürük krizlerine gire gire.