Çarşamba, Ağustos 29, 2007
Hitit Gunesi Podcast - Harbi Versiyon Epizort 1
Sonunda ilk ep'i cikarttim piyasaya... Zor oldu...
Epizort bir, butun 24 dakika geyik ve 3 dakika muzigiyle... Hazir!
Epizort iki, butun 11 dakika geyik ve 3 dakika muzigiule... Haftaya! (hazir esasinda.)
Bildiginiz/bilmediginiz gibi bu kayitlar aslinda Eralp, Mert ve benim uzun bir takim geyiklerinin sag kalmis kisimlari, ne yazik ki ekipman sorunlari yuzunden buyuk kismini kaybettik geyigin, o yuzden muhabbetin ortasindan daliyoruz resmen.
Simdi dorduncu minimi episoduna hazirliga basladim, ucuncu ana episoda nasil organize olcaz bilmiyorum.
Ogreniyom.
Çarşamba, Ağustos 22, 2007
SESSİZLİK KULELERİ - 2084 -- Kaan Arslanoğlu
Bir yerli bilim kurgu. Türk yazarların bilim kurgu ve fantastik eserlerini takip edip incelemek şu sıralar edindiğim uğraşlardan biri. Daha önce Saygın Ersin'in başarılı bir fantastik çalışmasını yorumlamıştım.
Sessizlik Kuleleri-2084 yaşanan bir felaket sonrası teknolojik olarak ileri bir toplumun saygın bir üyesi olan psikolog bir kadının 50 yıl önceki felaketten sağ çıkan bir kaç çocuktan biri olarak yaşadığı deneyimin de etkisiyle hayatını sorgulamasını anlatıyor. Büyük yıkım adı verilen bu felaketten bir avuç çocuk özel bir taşıta bindirilerek kurtarılır. Yıkımdan elli yıl sonra teknoloji bazı toplumları temel gereksinimlere dahi ihtiyaç duymayacağı bir noktaya getirmiştir. Diğerleri ise teknolojide kısmen ilerlemiş, mutluluk hapı bağımlısı topluluklar olarak görece daha ilkel yaşamlarını sürdürmektedirler. Olaylar kahramanın, oğlunun ruhsal durumu için endişelenen bir anneden bir telefon almasıyla başlar. Psikoloğu ziyarete gelen adamın tüm sistemin dikkatini çeken genetik farklılıkları vardır.
Kitap önemli ölçüde incilden ve Hıristiyanlıktan etkilenmiş. Adem, son yemek, on iki havari ve kutsal kase gibi klasik öğeleri görmek mümkün. Kahramanın bir gezi sırasında seyrettiği tarih bilgileri aracılığıyla da Türkiye'ye ve teröre değinilmiş.
Öykü asıl karakterin sürekli ön plana çıkan Magdalı Meryem tarzında iç çekişmelerinden yola çıkıyor. Hatta bu iç hesaplaşmalar o kadar ön plandalar ki diğer karakterler kısmen sönükleşiyor, kurgu da yer yer kopuklaşıyor. Baş kahraman olan psikoloğun içe dönüklüğü bu nedenle okuyucuyu kurgudan ve kurguya katkıda bulunan karakterlerden uzaklaştırıyor. Bir romandan çok hikaye havası verilmiş içsel bir deneme gibi.
Bütün bu bireysel çatışmaların arasında kahramanın anlatıklarının hangisinin bir düş, bir görüntü, anı silsilesi ya da gerçek olduğu belli değil. Tüm bu belirsizlik yalnızca kahramanın kafasını karıştırmakla kalmıyor, okuyucuyu da allak bullak ediyor.
Öte yandan J.G. Ballard'ın koyu psikolojik öykülerinin havasını taşıdığını da yadsıyamam. Ballard'ın o öykülerini de anlamakta güçlük çekmişimdir.
Tüm bu olumsuz havaya karşın yazarın bir bk yazma çabasını ve başarısını büyük bir saygıyla selamlıyorum. Devamının gelmesini dilerim.
Pazar, Ağustos 12, 2007
Zaman Çöktü
Kanat Kitapevi 331 Sayfa, 2006
Y. Hakan Erdem’in üçüncü kitabı Zaman Çöktü’yü kitapçılarda gördüğümde ve özellikle bilimkurgu olduğunu okuduğumda fazlasıyla heyecanlandığımı itiraf etmeyeliyim. İlk kitabı Kitab-ı Duvduvani’daki biraz yorucu ama lezzetli anlatım tarzını çok beğenmiştim. İkinci eseri Unomastica alla Turca zekice kurgulanmış ama ilk kitaba göre beni daha az cezbeden bir kitaptı. Gelecek Anadoluda geçen bilimkurgu fikri tadına doyulmayacak bir kitap olduğu yönünde beklenti yarattı bende.
Çaman Çöktü gelecekte tufan sonrası bir dünya düzenini anlatılıyor. Yüksek teknolojik ayrıntılar ile bildik topraklarda bir gelecek tasvir etmiş Erdem. Pek de iç açıcı, aydınlık bir gelecek değil. Aslında bir bakıma anlatılan toplum günümüz Türkiyesini yansıtıyor. Ne yazık ki aradaki benzerlikleri yakalamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Sembolokrasi adı verilen bir rejimde elit bir kurulun yönettiği, medyanın bilgi bombardımanı altında güdülen bir toplum var kitapta. Bu ortamda tam olarak nasıl olduğunu anlamasam da zaman çöküyor. Gelecek ile geçmişin ögeleri birbirine karışıyor. Tam bu sırada koyun eti ile beslenecek kadar insanlaşmış koyunlar, hakları için ayaklanıyor. Çapraşık politik ilişkiler arasında, kaygan bir zeminde koyunlar sisteme karşı vuruşuyorlar.
Belki de yüksek dozlu beklentimden dolayı, belki de Hakan Erdem’in kitabının benim anladığım bilimkurgu şablonundan biraz faklı olmasından veyahut Sofya’ya taşınmamın verdiği zihinsel buhran ve bitkinliken dolayı bitirmekte zorlandım. Erdem’in zekice bulduğu fikirler, Türkiyeye göndermeler ve yarttığı even ile ilgili detayları anlatmaya çalışan uzun cümleler kullanarak kurduğu kalabalık anlatım tarzı arasında kayboluyor. Geleceği betimlemekte kullanadığı karışık cümleler, diğer kitaplarda hoşuma gitse de giderek etkisini yitirdiğinden olsa gerek beni çok yordu. Başı sonu belli olmayan cümleler arasında ardı arkası kesilmeyen gelecek ile ilgili terimler okumayı zorlaştıryor. Anlatım tarzından dolayı yazarın kurduğu kurgu etkisini yitirmiş gibi.
Bir Türk yazarın bizi anlatan, Anadoluda geçen bilimkurgu öyküsünü okumakta fayda var. Yine geniş ve rahat bir ortamda sindire sindire okumanuz hayırlı olacaktır.
Cumartesi, Ağustos 11, 2007
Tanridan bize mektup
Perşembe, Ağustos 09, 2007
Demgüsar Vakası 1
Rumeli Eyaleti 24 sancak, 1227 kılıç zeamet ve 12378 kılıç tımardan ibarettir. Sancaklardan en büyüğü ise Paşa Tahtı olan Sofya şehridir. Uluğ bir dağın eteğine yerleşmiş olan şehir, ismini Bizans’ın kefere krallarından Justiyan tarafından, İsa Peygamberin doğumundan yaklaşık 700 yıl sonra yaptırılmış olan Azize Sofya kilisesinden almıştır. Her cenahında Bizans’tan yadigâr harabeler vardır. Azize Sofya’nın şehri 15.000 hanede 100.000 kişiyi barındırır. Dağlardan akan suyu pek lezzetli olup türlü mide, bağırsak, mesane derdine iyi geldiği söylenir. Sofya’dan Rumeli’nin garbına, Karadeniz’e uzanan toprakları fersah fersah üzüm bağları kaplar. Rumeli ahalisi üzüm ehli halk olarak namı frenk illerine kadar yayılmış dem imal ederler. Kervan yolu ve paşa sancağı olması nedeni ile tadına doyulmaz türlü demi ve envai çeşit meyi, Sofya şehrinin dört bir yanına yayılmış irili ufaklı 31 adet meyhanede bulmak mümkündür.
Âdemi gürbüz, sıhhatli, Havvası ise sırma saçlı, kalem kaşlı, ceylan gözlü, ahu endamlıdır. Ancak yerlisi biraz kaba olup, Osmanlı ve İslam adap ve terbiyesinden uzaktır. Saygıda kusur olmasa da biraz tembeldir esnafı da. Bu nedenledir ki hizmette Şehri-i İstanbul veyahut diğer Rumeli illeri ile karşılaştırırsan üzülürsün.
Eyaletin Paşa Tahtında hünkârımıza pek çok yararlılığı dokunmuş, baş üryan, sine püryan, kılıç al nice cenk meydanında baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmamış, Solak Ahmet Paşa oturur. Şehrin güvenliğinden de bölüklü ortalarından 76. ncı Orta mensubu yeniçeriyan mesuldür. Solak Ahmet Paşa dirlik hususunda pek sert olup, asayişi bozan külhaniye, demi fazla kaçıran bekriye, fermanlara riayet etmeyen külhaniye hiç müsamaha göstermez. Kilisesinin önündeki meydandan darağacı eksik olmaz.
Gündüzleri karakullukçular başlarında subaşı ile sokakları arşınlayıp şehri kol gezerler. En gözden ırak sokakta, en tekinsiz mahallede de bile asayiş berkemaldır. Gündüzleri böyle iken güneş Bulgarın Vitoş dediği dağın ardına devrildiğinde, sokaktan el ayak kesilir. Yerlisi kaçar, sığınır dam altlarına. Yeniçeriyan bile yoldaş bulmadan, boy boy meşale, kandil yakmadan çıkmaz sokağa. Çıksa da uzak durur karanlıktan, kuytudan. Gecelerin zifirisinde ise Şehri-i Sofya’ya musallat olmuş bir illet kol gezer. Bu öyle bir illettir ki, Rumeli’den Eflak-Boğdan'a, nice Balkan ili çeker bu azabı. Öyle bir illettir ki görüp de ruhunu teslim etmeden cemaate anlatabilen yoktur. Öyle bir illettir ki, müflis fukara, hane-harab gaibe karışır zifirin içerisinde. Öte yandan gariptir bu şer mahlûkat, barka el sürdüğü görülmemiştir. Uzak durur hanelerden. Lakin sokaklar ise haramdır âdem soyuna geceleri.
Ola ki yolunuz düşer ise Sofya şehrine gezin, tozun, eğlenin. Meyi, demi için, iyş-ü- işret edin meyhanelerinde. Huri suretindeki havvaların muhabbetinin tadına varın. Yine de tedbiri elden bırakmayın. Gün batımına yakın sokakta biçare kalmayın. Haneden ayrılmayın. Müslüman illerinde kulaktan kulağa "Demgüsar" mahlası ile anlatılan, Hz. İsa Peygambere tapınan Allahsız ecnebi diyarlarında ise, burada kağıda dökmek istemediğim nice hayırsız ad ile çağrılan, âdemoğlunun kanını mey niyetine içen, Kabil soyu ifrit tohumuna karşı tedbirli olun. Büyük ulema, zamanının yeganesi, hidayet-eda Şeyhülislam Ebu Suud Efendi Hazretlerinin tembihlerine kulak verin.
"Gaflet karşısında müminlere musallat olan, hile ve desiseler ile iştigal eden afaritten korunmak için öncelikle imanımızın tam olması, Peygamber Efendimizin sünnetlerini usulünce uygulamamız gerekmektedir. Habail-üs Şeytanın en esaslı hilelerinden olan şehvetten, avrattan, yani haramdan uzak durarak ancak helale uçkur çözmek esastır. Ey Müminler, yüce Allah'ın ve Peygamber Efendimizin öğretilerinden şaşmadan, ahrete giden bu dikenli fakat nur ile aydınlatılmış yolda, ancak imanımız sayesinde bize bahşedilecek olan Riyaz-ı Cennete ulaşabiliriz."
Vak'a Nüvis Bekir Efendi
Rumeli İlleri Şehrengiznamesi
Hicri 1048
Cumartesi, Temmuz 14, 2007
Thomas Covenant Tarihçeleri
Kitapların kahramanı Thomas Covenant cüzzama yakalanmış bir çoksatar yazarıdır. Eşi onu hastalığı yüzünden boşamıştır ve komşuları ve tanıdıkları tarafından dışlanmaktadır. Yalnızlık ve hastalık onu ruhsal çöküşün eşiğine getirmiştir. Ancak geçirdiği araba kazasından gözlerini açtığında kendini, herkesin gözünde bir kahraman olarak görüldüğü farklı bir dünyada bulur. Şimdi roller değişmiştir. Kendi dünyasında bir hilkat garibesi olarak görülürken, bu dünyada ona bir kahraman gözüyle bakılır. Ancak Covenant aynı Covenant'dır. Onu bir kahraman olduğuna ve olabileceğine inandırmak, bu yeni dünyanın iyi niyetli insanları için bile çetin bir sınavdır. Ne de olsa dünyalarının yazgısı Covenant'ın elindedir.
İlk üçleme olan Birinci Thomas Covenant Tarihçeleri'nin ilk kitabı Diyardaki Bela (asıl adı Lord Foul's Bane) Phoenix Yayınevi'nden 2004 yılında çıktı. Kadir Yiğit Us'un usta çevirisi ve Korkut Öztekin'in başarılı kapak resmiyle etkisini gösterdi. Bundan yaklaşık üç yıl sonra, İthaki Yayınevi serinin ikinci kitabını Sayrıtoprak Savaşı (asıl adı Illearth War) adıyla çıkardı. Bu kez çeviri Nejat Eralp Tezcan'a ait.
İlk üçleme piyasaya çıktığı dönemde çok tartışıldı ve sonunda fantastik edebiyatın önde gelen eserleri arasında adı, Yüzüklerin Efendisi'yle birlikte anılan kitaplardan oldu.
Kitapların gönülsüz kahramanı Thomas Covenant ise fantastik eserlerde çoğu zaman karşımıza çıkan baş kahramanlardan oldukça farklı. Her ne kadar hatasının bilincinde olsa da değişmekte gösterdiği dirayetsizlik onu oldukça isteksiz ve inatçı bir kahraman yapıyor. Aynı zamanda, dünyanın geleceği için mücadele ettiği Habis Efendi'nin çetrefilli ve sinsi oyunları onu daha da kendine kapanmaya, bulunduğu dünyayı reddetmeye itiyor. Covenant, Diyar adındaki bu dünyayı asla şifa bulamayacak bir cüzzamlılının sağlık uğruna kurduğu bir düş olarak yorumluyor ve her anında, her fırsatta inkar ediyor. Sonuç olarak ona kendi acizliklerinin üstesinden gelmekte yardımcı olacak bu evrenin uzattığı yardım elini mümkün olan her anda geri çeviriyor. Thomas Covenant'ın bu zor karakteri onun gerçekçiliğini en üst noktaya çıkarıyor.
Thomas Covenant tarihçeleri farklı bir fantastik bakış açısına sahip. Karakter bozukluklarını bireye ve evrene yansıtma biçimiyle türünün diğer örneklerinden ayrılıyor. Covenant'ın düşlediğini düşündüğü Diyar, her yönüyle bir sağlık timsali. Sağlığın her yerden cıvıl cıvıl yeşerdiği bir dünyada iyileşme ümidi olmayan cüzzam gibi bir hastalığa yakalanmış birinin düşeceği umutsuzluk gerek Covenant'ın gözünden gerekse bu doğal sağlığı kaybetme endişesinde olan Diyar halkının gözünden ayrıntısıyla aktarılıyor. Diyar'ın baş düşmanı Habis Efendi'nin Diyar'ı alt etmek için kullandığı silah ise insanların karşılaştıkları karşısında düştükleri umutsuzluk.
Donaldson, 20 yıl önce Thomas Covenant serileriyle fantastik edebiyata farklı bir giriş yapmış. Aynı diziye dönem dönem geri donmüş ve son geri dönüşünü 2004'de yapmış. Geniş zaman aralıklarıyla çıkan üçlemeler öykünün altyapısının ne kadar güçlü olduğunu ve üzerine yazılabileceklerin henüz bitmediğinin iyi bir göstergesi.
Perşembe, Temmuz 05, 2007
Niye Podcastlar bu kadar aralikli
Nasil bir olaydir bilemem bu.
Ocaktan beri podcast yapacagim diye harcamalara bakiyorum da...
Laptop aldim.
16 kanal mikser aldim.
Simdi kardes'in arkadasina alip yetistiremedigi studyo mikserleri.
Kablolar, mikifonlar, adaptorler, cartlar curtlar...
Ote yandan yilbasindan beri sadece uc adet cikartabildim. Bunlarin da hic birisinde ben icerik sunmuyorum. Nasil bir tembelliktir bu. Harcadigim parayla karsilastirdiginizda o-hooo yani.
Kisacasi bundan sonra editor hayvanlik ederse tepesine cikiniz.
Ayrica cider iciniz. Podcast yapmaya gaza getiriyor adami.
Sherefe... (hick)...
Hitit Gunesi MiniMi! TataTa! Epizot 3!
Bu kadar uzun surmesinin tek sorumlusu tembel editor.
Cuma, Haziran 22, 2007
Altınboynuz
Konuya Diskordik bir bakış açısından yaklaşmak gerekirse; İsa’nın doğumundan ne kadar bilmem, ben diyeyim beş siz deyin on yüzyıl önce, Uluğ Tanrıçanın tanındığı ve fazlası ile hürmet gördüğü günlerde, kodaman ve uçkurunu çözmekten bağlamayı unutan tanrılardan Zeus, hesabını kendisinin de yapamadığı, ismi lazım olmayan çocuklarından birine dillere destan düğün yapar. Düğün şimdi Haliç’in bulunduğu cenahdaki Zeus'un denize nazır yazlık sarayında bir ünlü ve önemli davetlinin katılımı ile yapılır. Düğüne herkes çağrılırken, Zeus kendisinden çekindiği için bir tek Eris'i davet etmez. Cemiyet hayatının değişmez ismi, renkli Olimpos gecelerinin yeganesi, bütün ratinglerin anası Eris ise davet beklemeden kırmızı halıda boy gösterir. Bunun üzerine davetlilerin akın akın aktığı, bugünkü gazetecelerin ilk atalarının tanrı, yarı tanrı ve benzlerine ağızlarından köpükler saçarak saldırdıkları halıda rezalet çıkar. Zeus’un iş bitirici ayakçısı Hermes Eris’i içeri almaz. İçeri almadığı gibi bir de herkesin önünde rating uğruna hakaretler yağdırır. Eris ise yılların deneyimi ile kırmızı halıdan ayrılır ama ince ince işlenmiş, keskin zekasının ürünü olan planını uygulamaya koyar.
Üzerinde Yunan alfabesi ile “En Güzele” yazılı bir altın keçiboynuzunu hediye olarak bırakır ve o günlerde basit bir paparazi olan Homeros’a da haber salar. Aslında bilinenin aksine Homeros gazetecilikten ekmek yiyemediği için macera romanları yazmaktadır. Bu haber sayesinde Homeros yedi denizde ve yedi kıtada tanınacaktır.
Hermes ise yeni gelen hediyeyi “gelinin yengesinden, beşi bir yerde ve de en güzele bir altın keçiboynuzu” diyerek duyurur. Tam bu sırada düğünde kendini oyuna havalarına kaptırmış olan, şirretlikte, mahalle karılığında, önde giden Hera, kaldırım dilberliğinde, yosmalıkta, ucuzlukta birinciliği at boyu fark ile kimselere kaptırmayan Afrodit, köylü parçası, geçimsiz, elinin hamuru ile tanrı işlerine zırt pırt karışan Atena ve daha önemsiz tanrıçalar Artemis ile Demeter kendilerini kaybederek altın keçiboynuzu için birbirlerine girerler.
Marazaanın daha ilk anlarında Hera’nın cırmıkları karşısında yılıp kaçan Demeter'den ve Atena'nın kürek gibi elleri ile birbiri üzerine indirdiği şamarları sonucu bilincini yitiren Artemis'den Homeros bahsetmez. Tabi ki bu Homeros’un Beşler Yasasından bihaber olması kadar Artemis ile Demeter'in Homeros'a röportaj vermeyip, gece kaçamakları hakkında bilgi uçurmamalarından da kaynaklandığı söylenebilir.
Rezaletin en civcivli, rezilliğin binin bir denariye gerilediği sırada Hera altın keçiboynuzunu alıp kaçmaya yeltenir. Atena “senin ağzını çaart diye yırtarım, yelloz” diyerek Hera’nın üzerine atılır. Hera kaçınılmaz gözüken dayaktan yırtmak için konuyu kocası Zeus’a havale eder. Keçiboynuzunu Zeus'un eline tutuşturarak arkasına saklanır. Altın keçiboynuzunun kime ait olacağı kararı Zeus’a kalınca işler iyiden iyiye karışır. Uçkuruna bir türlü sahip çıkmayan libido fazlası, fallik nesneli kart tanrı karısının dışındaki hemen hemen bütün tanrıçaları da yatağa atmayı planladığı için aralarında bir seçim yapmaktan kaçınır. O da adeta özel mahsul sızma bir zeytinyağı edası ile çözümünü açıklar. Tercihi delikanlılıkta yedi denizlere nam salmış olandan bitenden habersiz Idalı Pars yapacaktır.
Düğünde yaşanan rezalet dokuz sütüna manşet boyalı basında patlarken olaya “Altın Boynuz” vakası denir. Böylece Haliç bu isimle anılmaya başlanır. Homeros bu hikaye ile ödül üstüne ödül, rayting üzerine rayting kazanır. Yaşananlar Homeros için uzun soluklu bir kariyerin başlangıcı olur. Kitapları yok satar. Altın Keçiboynuzu ise tarihe “İhtilaf Keçiboynuzu” olarak giremez, çeşitli gizemli dizgi hataları ve yanlış anlamalar sebebi ile “Altın Elma” ismini alır.
Pars ise Anadolu’da o zaman ki adı ile Ida Dağında yaşayan gariban bir çobandır. Yaşadığı köyde sevilen, sayılan, gürbüz ve yağız bir Anadolu delikanlısı olan Pars dürüstlüğü ve mertliği ile yedi düvele nam salmıştır. Boğazından bir damla haram geçmeyen bu delikanlı öyle ki sadece süt içmektedir.
Hayatını sürdürmek için karın tokluğuna çobanlık yapan Pars’ın aslında bilmediği bir geçmişi vardır. Pars’ın annesi zamanında Truva’nın önde gelen aşiret reislerinden birinin evinde hizmetçi iken malikanenin yanık tenli, yakışıklı ve bir o kadar da hovarda oğlu ile aşk yaşar. Bu aşkın meyvesi olarak Pars dünyaya gözlerini açarken annesinin gözleri şansız bir at arabası kazası ile kör kalmak marifeti ile kapanır. Bu esnada Pars’ın babası, baba olmanın verdiği yusuf hissi ve töreler nedeni ile, Pars’ın annesinin eline üç beş altın sıkıştırıp onu yazlıklarının olduğu Ida’ya gönderir.
İşte bu bahtsız Pars, dört kankası ile Ida Dağından körfezi seyredip, altılı da voleyi vurma hülyalarını meze yapıp aslan sütü yudumlarken Altın Keçiboynuzunun sahibini belirlemek üzere seçildiğini öğrenir. İşte bu noktada ayvayı yiyen Pars’dan dolayı körfeze ve civarına o günden sonra Ayvalık denir.
Delikanlığının kitabını fasikül fasikül yazan ve hatta yaptığı baskılar ardarda tükenen Pars içine düştüğü bu durumu çakozlamak için elinde tesbih kendini Ida Dağındaki yolara vurur. Volta atarken karşısına Athena çıkar. Ona kendisini seçmesi karşılığında bitirimlik ve mahalle kavgalarında yenilmezlik önerir. Pars daha “çüüş, oha, hasbüke, bu da neydi” diyemeden önünde Hera beliriverir. Genç çobana parti il başkanlığı ve ilk seçimde mebusluk hatta kabinede yer teklif eder. Hera ayrılırken de Afrodit gelir. Afrodit daha o günlerde bir içim sudur. Daha sonra nasıl kilo üstüne kilo aldığı Diskordik tartışmanın dışındadır. Afrodit Pars’a herkesin hayallerini süsleyen, podyumların, televizyonun ve hatta tüm medyanın değişmez ismi Helen’i yatağa atmanın yolunu teklif eder. Pars’ın teklifler karşısında aklı karışır karar vermek için süre ister. İşte üç tanrıçanın Pars’ı kaz yerine koydukları o dağa ise o günden sonra Kaz Dağı denir.
Üç tanrıçanın da teklifleri de çok caziptir. Pars günlerce düşünür taşınır. En sonunda kararını verir ve seçim odasına girip, milyonlar televizyon karşısına çivilenmişken haykırır “05 Afrodit” Pars Helen’e cümle alemle beraber hasta olduğu kadar dağ başında gece gündüz koyun otlatmaktan müzmin bir fallik nesnedir.
Afrodit'ten öğrendilerinden sonra Pars yetti bu yek hayat, yıllarca kaderin elinden çektiğim yeter, Helen bir yana, delikanlılık bir yana der ve bir Nuri Alço edası ile olaya girer. Helen daha ne olduğunu anlamadan Pars aradaki engelleri kaldırmış ve biçare kızın yelkenleri suya indirmesi ile muradına ermiştir.
İşte bundan sonra kızılca kıyamet kopar. Helen o günlerde aşiret ağalarından Menalus'un kapatmasıdır. Menalus töre, namus deyip bütün aşiretle beraber, cümbür cemaat Pars'ın kapısına dayanır. Ancak daha sonra yaşananlar bugünkü diskordik tartişmamızın konusu dışında olduğu için ayrıntılara girmeyeceğim. Merak edenler ise Çanakkale'ye gidip yedi kere kurulup yedi kere yerle yeksan edilmiş Truvayı gördüklerinde vukuatın sonu hakkına fikir sahibi olacaklardır.
Bu hikayede adı geçen çeşitli isim ve kavramlar tam da Eris’in uygun gördüğü şekilde tarih içerisinde birbirine girmiştir. Herkesin ailecek hastası olduğu keçiboynuzu bir çok ülkede yetişmeyen, tanrılara layık bir yemiş olduğundan başka kültürlere elma olarak tanıtılır. Pars’a sosyetik bir isim aranılır ve Paris denilir. Annesinin ilişkisinden dolayı Truva Prensi oğlu olduğu yazılır çizilir. Bunlar gibi bir çok ihtilaf oluşsa da bu zaten Tanrıçanın yoludur.
Diskordik Hatırlatma: Bu metinde kutsal sayı sayısı beş kere kullanılmıştır.
Beşler Yasası
HERŞEY BEŞLE VEYA BEŞİN KATLARI OLACAK ŞEKILDE, VEYAHUT DOLAYLI YA DA DOĞRUDAN BEŞ ILE İLGİLİ OLUŞUR.
Beşler Yasası hiçbir zaman yanılmaz.
Beşler Yasasında “Beş” kelimesi beş kez geçer.
Perşembe, Haziran 14, 2007
The Amber Spyglass -- Philip Pullman
His Dark Materials serisinin üçüncü ve son kitabı. Birinci kitapta başlayan, ikinci kitapta gelişen tüm olaylar bu kitapta son noktalarına ulaşıyorlar.
Lyra annesiyle birlikte kendi evreninde bir mağaradadır. Will ise buluştuğu iki meleğin onu Lord Asriel'e götürmek istemelerini dikkate almayarak Lyra'yı bulmak üzere yola çıkmıştır. Aynı sıralarda fizikçi Dr. Mary Malone geçtiği evrende alışılmadık bir akıllı yaşam türüyle ve bunların parçaları olduğu ekosistemle tanışır. Ve tüm bunlar olup biterken Lord Asriel'in Kilise kuvvetlerine karşı topladığı evrenler arası ordu harekete geçer. Kilise de tüm bu olan bitenlere karşı kayıtsız değildir. Görünüşe göre kuantum tozlarının tuhaf davranışları tüm evrenlerde işlerin sarpa sarmasına neden olmaktadır.
Okuyacaklara fazla ipucu vermeden bir serinin, hele de bunun gibi tüm gizemlerin son bölümde çözüldüğü bir serinin, üçüncü kitabını değerlendirmek kolay bir iş değil. Kitap bilgisini olabildiğince kısa tutmaya çalıştım.
Yazarın kilise karşıtı düşünceleri, bilimsel gerçeklere yaklaşımı serinin son kitabında en yoğun şekliyle açığa çıkıyor. Doğal ve psikolojik dengelerin önemi ise basit ekosistemler ve yaşam süreçleriyle incelenmiş. Düşüncenin ve iradenin gücü bilimle birleştiğinde ortaya akıl almaz birleşimlerin çıktığı izlenimi bu son kitapta özellikle ön planda. Ve tüm bunlar bir çocuk kitabının mutlu rahatlığında anlatılmış. Kitap (aslında bütün seri) okundukça okunuyor.
His Dark Materials çocuklar için yazılmış ve gerçekten de Lyra ve Will'in bir anlamda büyüme sürecini anlatıyor. İlk kitaptaki Lyra'yla son kitaptaki Lyra arasında belirgin kişilik farklılıkları var. Zaten kitap kişilerin, kitapta "daemon" adı verilen tözlerinin, çocukluktan çıkıp ergenliğe geçtiklerinde sabit bir şekil aldığını her fırsatta vurguluyor. Dolayısıyla öykünün gidişi için de keyifli bir ipucu oluyor.
Sürükleyici ve düşündürücü bir eser. Ancak tüm okuyacaklara seriyi okurken kitaplar arasına fazla zaman sokmamalarını öneririm. O zaman tadından yenmeyeceğini düşünüyorum.
His Dark Materials serisinin ilk kitabı The Golden Compass / Northern Lights (Türkçe çevirisi Kuzey Işıkları) filme de çekiliyor. İlgilenenlere genel ağ adresi, http://www.goldencompassmovie.com
Salı, Mayıs 15, 2007
İstanbul Treni -- Graham Greene
Everest Yayınları, 2004
Çeşitli türlerden eserler okuma girişimlerimden biri. Her ne kadar bilim kurgu, fantazi (düşlem), tarih gibi konular öncelikle ilgimi çeken tarzlar olsalar da daha önce okumadığım türleri de deneme eğilimindeyim.
İstanbul Treni benim için farklı tarzlardan bir örnek. İngiliz yazar Henry Graham Greene'i ünlü yapan roman İstanbul Treni. 1932'da yazılmış ve döneminin başlıca eğilimlerini Avrupa'yı bir uçtan bir uca kat edip İstanbul'a gelen Şark Ekspresi'ne binen beş karakterin özünde birleştirmiş. Sosyalizmin Balkanlarda kendini göstermesi, Avrupa'yı ikinci dünya savaşı öncesinden derinden etkileyen Yahudi düşmanlığı kitabın her yerinde karakterler aracılığıyla okuyanın karşısına çıkan konular.
Carleton Myatt gemiyle Ostend'e gelip trene binen Yahudi kuru üzüm taciri. Onunla birlikte aynı geminin üçüncü sınıf kamaralarında gelen Coral Musker ise İstanbul'a bir İngiliz varyetesinde dans etmek için giden güzel bir kız. Trenin sonraki duraklarından birinde İstanbul'a dayısını ziyarete giden Janet Pardue ve onu kaybetme korkusuyla düşünmeden trene atlayan lezbiyen sevgilisi, gazeteci ve bir miktar alkolik Mabel Warren. İngiltere'den gelip Belgrad'a gitmek üzere teren binen, bir zamanların devrimci sosyalisti, Dr. Paul Czinner. Ve Viyana'da bir adamı öldürdükten sonra kaçmak için apar topar Şark Ekspresi'ne binen hırsız Josef Grünlich.
Her karakter konuya bir hatırlanmama ya da unutulma korkusuyla giriyor. Daha sonra her birinin bir başkasına bağlılığı hatırlanmama korkusuyla birleştirilerek çeşitli olaylarla sınanıyor ve her karakter kendi kişiliğine göre bağlılık sınavını geçiyor.
Karakterlerin arasındaki ilişkiler asla sünmüyor. Biri koparken mutlaka başka bir yenisi oluşuyor, böylece gündem her zaman ayakta kalıyor.
Kitap ortamdan çok, fazlasıyla karakterlerin üzerine kurgulanmış. Olayların çoğu zaman Myatt'ın çevresinde dönmesine karşın diğer karakterler gerçekçiliklerini yitirmiyorlar. Aslında öyküde bir Brezilya dizisi havası yok değil. Bir sürü karakter, aralarında yarısı rastlantısal bir sürü ilişki. Ancak yine de önemli bir fark var: olaylar çiğ bir dille değil, edebi bir aktarımla anlatılmış. Daha doğru bir deyişle, kaliteli bir dram.
Çevirisi okunaklı. Çevirmenin ustalığı her sayfada belli oluyor. Hiçbir takılma ve tırmalama olmadan rahat bir Türkçeyle okunuyor.
Kitap 1930'ların havasını tatmak isteyenler, o dönemin yaşam tarzı ve insanlarıyla ilgilenenler için güzel bir eser. Usta bir yazarın zamanında ses getirmiş bir romanı.
Cuma, Mayıs 11, 2007
Olasılıksız - Adam Fawer
Türkçe Baskı April Yayıncılık 2006
472 Sayfa
“Bititrmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz” gibi iddialı bir cümle yazıyor kitabın arka kapağında. Devamında ise Clive Cussler’ın övgü dolu sözleri bulunuyor. Kitabı büyük bir hızla bitirsem de sanırım bu yorumların biraz abartılı olduğunu kabul etmek zorundayım. Kitap için bilim kurgu tadında macera romanı demek biraz insafsızlık da olsa, çok da yanlış değil.
Hikaye istatistik, kuantum fiziği, oyun teorisi, zaman örgüsü, casusluk, kumar tutkusu ve sos olarak da şizofreni ile bezenmiş. Kitap basit ve yalın bir dil ile yazılmış. Şirin Okyavuz Yener’in yaptığı çeviri ile de çok hızlı okunuyor. Arka kapakta yazılanlar bu açıdan çok da yanlış değil. Kitabı bitirmem neredeyse iki gün sürdü. Yalnız bu süratte yazarın başarısının yanı sıra edebi açıdan vasatı aşamaması da var. Bu eksikliğini kitabın kurgusu kapatıyor. Kurguyu ve konuyu üzerine kurduğu zaman örgüsü ve diğer teorilerini yer yer denklemler, yer yer fizik teorileri ile destekleyen Fawer, kendi içerisinde tutarlı bir kitap yazmış.
Esas oğlan istatistik hocası David T. Caine’nin onu zorlayan delilik gelgitleri, kumar sorunu ve sınırı çok önce aşmış olan kardeşi ile bana tam bir Philip K. Dick karakterini hatırlattı. Muhtemelen çok fazla Dick okumamın yan etkisi ile daha yoğun karamsar, deliliğin eşiğinde bölümler bekledim. Ne yazik ki bana göre kitabı biraz daha renklendirebilecek, kara bölümler çok kısa. Buna karşılık Fawer karakterleri geliştirmek için uğraş vermiş. Hemen hemen hepsinin onu kovalayan şeytanları var.
Olasılıksız Adam Fawer’in ilk kitabı. İlk kitabıyla yazarlığa başarılı bir adım atmışa benziyor. Edinin, okuyun.
Pazartesi, Mayıs 07, 2007
Hitit Gunesi Podcast RSS feed
Ayricana direk Libsyn'den de takip edebilirsiniz. Acikcas bir sekilde butun blogumsu ortamlari bi yere toparlamaya calisacagim ya. Hititgunesi.org adresini de aldik. Onu ya Libsyn'e ya da blogger'a dogrultmayi dusunuyorum.
Gelismeleri takip ediniz!
Hitit Gunesi Podcast - MiniMi Episod Iki!
Ikinci episodu buradan cekebilirsiniz.
Mert'in kaydi hayli kotu oldugundan ses kalitesi icin ozur dileriz ammavelakin yine de eglenceli.
Konu? Berserk.
Eger Mert neden bahsediyor diye merak editorsaniz, The Hawks'in cevirileri de aha burada.
RSS feed meed bi ara ugrascaz artik ya...