Çarşamba, Ağustos 26, 2009

Hitit Güneşi Epizort 15



Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Hüzün Tünellerinde Soldum Kederlerinde

Bu aralar okuduğum, seyrettiğim herşey mi depresif yoksa ben mi depresyondayım sevgili Hitit Güneşi?

Tarih sırasıyla gideyim. Erken Başgösteren Alzheimer's Hastalığı pençesine düşüp hepimizi üzen Terry Pratchett'ın 2008 tarihli Nation isimli eserini okudum geçen ay. Allahım, ne kadar güzel yazılmış bir roman diye diye okudum. Güzel derken "ustaca" veya "maharetle" yazılmış olduğunu kastetmiyorum. Gavurun "beautiful" dediği şekilde güzel. Tatlı tatlı yazmış adam. Dağ manzarası karşısında hayranlıkla karışık bir küçüklük hissiyle bakakalır ya insan, aha işte öyle okudum (seyrettim esasen) kitabı. Şimdiye kadar onlarca kitabını okumuşumdur. Her seferinde zekasına, mizahına, kıvraklığına hayran ola ola okumuşumdur. Ama böylesi yazdığını hiç görmemiştim. (Görmemişimdir? Memişim?) Hemen bütün kitap boyunca insanı saran, sarsan derin bir hüzün hissettim ben. Öyle melodram olaylar olduğundan, karakterler bir felaketten diğerine yuvarlandığından, veya işlenen temaların karanlıklığından filan değil, basbayağı kitabın diline, havasına hakim bir keder hissinden bahsediyorum. Okudukça üzülüyor insan, niye üzüldüğünü de bilmeden.

Kitabı bir solukta okuyup bitirip elimden bıraktıktan sonra da ilginç birşey oldu. Normalde bu kadar beğendiğim - evet çok beğendim - başka bir kitap olsa interneylerde neyim gezer, yorum, trivia filan okurum. Hiçbişiy yapasım gelmedi. Okuduğum kopya kütüphane kitabı olduğu için gidip bir tane satın almayı düşündüm ondan da vazgeçtim. Amazon'da PratchettT videosu var, kitap hakkında. Onu da seyretmedim. Velhasıl bana bir haller oldu sevgili Hitit Güneşi. Bir garip etkiledi bu Nation beni. "Kansu kitabı beğenmiş, bir de kitaptan içlenmiş, bi acaip olmuş" diye okuyacak olan varsa diye söyleyeyim, Nation bir YA kitabı: young adult. Sonradan bize çocuk kitabı kakalamışsın diye kimse bana posta koymasın.



Arkasından geldi Ian R. MacLeod kitabı olan The Great Wheel. Aman ya Rab! Nation'dan sonra şişen yüreğime bir damla rehavet gelir mi acaba diye aldım elime kitabı ama nerede rehavet, nerede letafet... Usta kısa hikayeci MacLeod ilk romanı olan The Great Wheel'a "niyet ettim Allah rızası için Kansu'nun içini kıymaya" diye başlamış. (Yemin ederim kitabın başında aynen böyle yazıyor. [Yalan yere parantez içine yemin etme çarpılırsın.])

The Great Wheel bundan birkaç yüzyıl sonra Dünya'da geçiyor. İnsaniyet doğanın ırzına bir süre geçtikten sonra hafif toparlanmış. Çokuluslu tekel şirket sayesinde savaş ihtimali ortadan kalkmış. İklim düzenleyici zamazingolar, her türlü güçlüğe karşı dayanma gücü veren yapay virüsler, doğum sonrası omurgaya eklenen yardımcı elemanlar filan sayesinde herkes, en azından Avrupalılar, hastalıksız yaşıyor. Avrupa dışında kalan tayfa, Borderers, ise bir çeşit füzyon kültür oluşturmuş, gariban gariban yaşıyor - ve ölüyor.

Adamımız, Father John, inanç bunalımı yaşamış, imanını yitirmiş, Avrupalı bir Hristiyan rahip; üçüncü dünya tadındaki Borderer şehri Endless City'ye tayini çıkmış, orada yerli halka kendince şifa veriyor, huzur dağıtıyor. Bünyesinde barındırdığı virüsler Borderer halk için öldürücü olabileceğinden adamımız her daim onlardan uzak durmak, elinde eldivenle ve dezenfektan spreyle gezmek zorunda. Yerli halk arasında bir çeşit kan kanserinin beklenmedik yüksek oranda rastlanır olduğunu farkeden Father John kanserin sebebini bulmak için yollara düşüyor ve yol boyunca kendisine yarenlik eden bir yerli kıza aşık oluyor. Bu esnada yolculuk da spiritüel bir hal alıyor: John, komadaki ağabeyinin hatırası ile bir çeşit iç hesaplaşma yaşıyor. Kanserin sebebinin atom bombası yemiş bir bölgede yetiştirilen ve halk tarafından tütün çiğner gibi çiğnenen bir yaprak olabileceğini bulan John şehre dönüyor ve olaylar gelişiyor...

Görüldüğü üzere son derece bayık ve belki de biraz bayat bir hikaye. İnancını yitirmiş, şehvetin pençesine düşmüş rahip teması daha önce filmlerde, kitaplarda defalarca işlenmiş olduğundan ilk bakışta çok çekici değil. Kitabı iyi yapan unsur, yazarın mahareti. MacLeod'un yazdığını okumak çaba istiyor. Yazarın kelime dağarcığı çok geniş ve bu dağarcığı ustaca kullanıyor. Cümlelerini yer yer karmaşıklaştırmaktan da kaçınmayan MacLeod - mesela Scalzi'nin The Android's Dream'ine kıyasla - daha zor okunan ama zor olduğu nispette tatminkar da olan bir üslupla yazıyor. Ve bir de tabii elem, keder, ah hüzün... Baş karakterimiz John'un her daim etrafını kaplayan bir karanlık hava var. Yukarıda Nation'daki yeis havasını tarif edemediğim gibi bu karanlık havayı da anlatmam, aktarmam zor. İdare ediver artık Hitit Güneşi, hüzünlü dediysem hüzünlü. Daha tarife ne hacet.

Beni üzen son eser ise District 9 isimli sinema filmi oldu. Bundaki üzücülük öyle karmaşık filan değil, basbayağı film formülü üzüntüsü, Tabasco sos acısı. "Bunun böyle olduğunu, adamların seni ölçülebilir miktarlarda ajitasyon ile üzdüğünü bile bile niye üzülürsün be adam?" dersen, Hitit Güneşi, ona da verecek cevabım yok. Irkçılık üzücü bişey. Siz de üzülün.

District 9 hakkında burada, yani ABDde epey gürültü yapıldı. Film hakkında bilinmeyen çok birşey kalmadı. Peter Jackson'ın LotR ve King Kong filmlerinden sonra Yeni Zelanda'daki tesislerden bir çeşit Bollywood yarattığını sanırım herkes biliyor artık. Jackson bu sayede klasik Hollywood stüdyo fenalıklarından uzak durabiliyor, istediği filmi istediği gibi yapabiliyor, filan fıstık. İşte bu Peter Jackson, Halo filmi çeksin diye işe aldığı Neill Blomkamp kardeşimize, Halo projesi battıktan sonra "Madem buraya kadar geldin, bize bi film çek de havamızı bulalım" diye çektirmiş bu filmi. Yönetmenin Alive in Joburg adlı kısa filmini temel almışlar.

Bir kısım (birkaç yüz bin) zuzaylı kocaman bir gemiye doluşup dünyaya gelirler. Teknelerle, tırlarla Avrupa'ya gitmeye çalışan kaçak göçmen hesabı bir şekilde dünyaya kadar ancak gelebilip sonra sefil olurlar. Bunlara geçici diye verilen kamping arazisi kısa sürede etrafı çitle çevrili kendin-pişir-kendin-ye, iki milyon nüfuslu getto toplama kampı havasına bürünür. Çevre ahali bunlardan şikayetçi olur. Sosyologların pek sevdiği 'öteki' kavramı işbaşı yapar ve öfke, nefret, farklı olanı hor görme şeklinde tezahür eder. Filmin başında tam bir kalpsiz pezevenk olan ve zuzaylılara köpek çeken adamımız bir kaza sonucu zuzaylıya dönüşmeye başlayınca ebesininkini görür. Oh, canıma değsin!

Böyle kısa yazdığıma bakmayın; aslen, filmi beğendim. Modifiye Toyota kamyonetler vardı, hastası oldum. Bilgisayar oyunlarından çıkma zuzaylı silahlar vardı, değdiği adamı moleküllerine ayrıştıran, çok beğendim. Siz de gidin, izleyin. Tavsiye ederim.

Salı, Ağustos 18, 2009

Muzikal ara - Ukulele soytarılığı


Bu link İngilazya dışında çalışmayabilir ama olmazsa aşağıdakini deneyin.

Buradaki en çok hoşuma giden olaylardan birisi BBC Radyo 4. Bu adamlar müzik kanalı değil, konuşma temelli bir program içeriyorlar. Bolca radyo oyunları, komediler, bilim kurgu romanlar veya oyunlar veya komediler filan feşmekan.

Bazen de durup dururken karşına çok ilginç bir şey çıkıyor. Örneklerden birisi nah bu işte. Ukulele denilen zımbırtı veletler için dört telli gitar havasında bir şey ve Havai adalarının milli müzik aleti (Ed: Külliyen kuru sıkılmış yalan). Utublarda bi sürü çok başarılı eleman bulunabilir bu cihazın hakkını veren. Haliyle çoktandır bunlardan bir tane almayı planlıyordum, şimdi kesin yapmam gereken bir şey.

Ne diyordum? Ankara'da iken bazen kasıp uzundalgada BBC World Service kasardım (ki halen en favori kanallarımdır, burada DAB ile dijital olarak dinleyebiliyorum ve son derece iyi belgesel podcastları var.

Keşke ben Türkiye'de iken bu kalitede eser çıkartan radyo kanalları olsaydı. Dini politikaları kendilerine amaç edenlerden tutun, yasal yayın sınırlarının çok üzerinde Ankara'nın ortasında yayın yapan pop kanalları dışında bir şey yoktu 1999-2000 civarında. Bu arada bahsini ettiğim kanal evimizin hemen dibindeydi ve yayın şiddeti yuzunden telefondaki insanlar 'Hakan radyoyu kapatsana yav' derlerdi, evdeki Hi-Fi setin açık olmayan spikerlerinden ses gelirdi. Olay benim bir gün sigortalarımın atması ve gidip istasyonu basmam ile sonuçlandı.

Herneyse, yukarıya ya da aşağıya klikleyerek bir dinleyin. Özellikle Anarchy In the UK cover olayına dibimin düştüğünü söyleyebilirim.



Ve favori sanatçımdan bir video:



Sonradan eklenti (Utub'u sömürmeyi seviyorum ama kahrolsun TTNet).

BRAIIINNZZZZZZ

İngiltere'de Aptal Sezon denilen bir şey var. Parlamento cart curt herkes tatile çıkınca gazeteler ve TV/Radyo paylaçolarla doluyor. Ancak arada bir ortaya çıkan abuk subuk bir olay adamı neşelendiriyor.

Zombie Walk: Mangled Face

(yukaridaki Foto Grant Neufeld'e aittir)

Netekim bu sabah radyonun gürültüsüyle uyandım ama yataktan çıkamadım. Rüya ile gerçek dünya arasında bir yerlerde dolaşırken zombilerden bahsedildiğini duydum ancak kendime gelip ilk kahvemi içmek için mutfağa doğru sürüklenirken bunun hayal gücümün bir eseri olduğuna kanaat getirdim.

Aradan saatler geçti, ofiste kurmakta olduğum Oracle DB ile işim bitince bir BBC News sayfasına bakasım geldi ve karşımda süper bir haber vardı: 'Bilim Zombi saldırısını irdeliyor'.

Kanada'da elinde fazlaca zamanı bulunan bazı arkadaşlar modellemişler olayı. Kısacası eğer bu zombi isi gerçekten başımıza gelirse yarraa yedik.

Beni en çok güldüren satır şu oldu: 'In their scientific paper, the authors conclude that humanity's only hope is to "hit them [the undead] hard and hit them often".'

Çevirirsek, insanlığın tek ümidi zombilere sertçe ve sıkça vurmak.

Son yıllardaki en favori filmim Shaun Of the Dead idi. Bir daha izlemenin zamanı geldi galiba.

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

Cuma, Temmuz 31, 2009

TERS AYNA

Tuna Bayık - Funda Tezel
Tui Yayınları - 2008


Ters Ayna iki genç yazarın ortaklaşa kaleme aldıkları bir korku romanı.

İçeriğinde Anadolu motiflerinden tutun, zalim katiller, doğaüstü varlıklar, amansız bir intikam ve bir miktar da Rosemary's Baby havasında esintiler var.

Kitabın iki önemli kahramanından biri olan Pelin bir şirkette çalışmaktadır. Yakın geçmişte derinden bağlı olduğu sevgilisini kaybetmiştir ve zaman zaman nükseden psikolojik sorunları vardır. Şirketin genel müdürünün ani ölümü ona bir yükselme olanağı sunar ancak evinde yaşamaya başladığı tuhaf olaylar bu mutluluğu gölgede bırakır.

Diğer yandan Bilgin işine olduğu kadar eşine de aşkla bağlı, her yönüyle ideal, neredeyse kusursuz, tanınmış bir psikologdur. Hem evinde hem de işyerinde son derece mutlu olan bu doktorun garip biriyle yaptığı ürkütücü telefon görüşmesi onu tedirgin eder ve mutluluğu bir anda kabusa dönüşür.

Ters Ayna her iki yazarın da heyecanlarını ve bilgilerini ortaya koydukları bir roman. Korkunun ve ıstırabın yer yer ulaştığı yoğunluk okuyucuyu bu dehşetin sonuna ulaşmaya merakla itiyor.

Yazarların ilk eseri olması dolayısıyla bazı aksilikler de yok değil. Yer yer uzayıp giden, nereye gitmek istediği belli olmayan anlatımlar; özellikle kitabın ikinci yarısında çoğalan noktalama ve yazım yanlışları; bir miktar ağırlık verilmeyi hakeden ancak bunu göremeyen ikincil karakterler bu aksiliklerin arasında. Başlarda bir kaç yerde bahar, sonbahar ve kış arasında zaman konusunda kararsızlıklar belirmiş. Öte yandan son sahnelerdeki kritik zaman akışı tutarlılığını korumuş. Bir de çoğu zaman fazla uzayan paragraflarda kendini gösteren bir değişken bakış açısı sorunu var. Aslında hemen hepsi deneyimli bir editör ve yazım tekniğine gelecek bir el alışkanlığıyla üstesinden gelinecek durumlar.

Bilim kurgu, fantazi ve korku edebiyatı Anglo-Sakson ülkelerde bolca okunan, Türkiye'de ise sınırlı okuyucusu olan edebiyat dalları. Türkiye'de bu dallara gönül veren yeni yazarlar diğer dallarla ve çevirilerle ciddi bir rekabet içerisinde ortama adım atıyorlar. Bu yüzden işleri zor ve işe başlarken sağlam olmak zorundalar. Burada yapmak istediğim onlara ilk yapıtlarının iyi de olsa kötü de olsa gözden kaçmadığını göstermek, biri sonraki girişimleri için onlara, deyim yerindeyse, bir ara gazı vermek.

Tuna Bayık ve Funda Tezel bir zoru başarıp kendi kitaplarını yazmışlar ve bastırmışlar. Acemiliklerine rağmen etkileyici kurguları ve kitabı kaleme alışlarındaki heves Ters Ayna'yı hepimiz için bir ilk yapıyor.

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Re-Animator

1985 Amerika / İngilizce

Gore filmleri kurcalarken bu türün nispeten eski örneklerinden Stuart Gordon'ın Re-Animator'ına rastgeldim. Film gore olmakla kalmayayıp aynı zamanda H.P. Lovecraft'tan uyarlanmış. Filmin aslı "Herbert West:Reanimator" adlı 1922 mahsulü öykü.

Bu film Gordon'un ileriki yıllarda çekeceği bir sürü Lovecraft uyarlamasından ilki oluyor. İştahımı kabartan bu filmleri kısmet ise tez zamanda izleyip burada yormak azmindeyim.

Film, Arkham'ın meşhur Miskatonic Üniversitesi tıp fakültesine taa bilim insanlarının harman olduğu İsviçre'den nakil gelen Herbert West adlı garip öğrenci ile başlıyor. Avrupa diyarlarında ölüleri ayaklandırma hususunda çılgınca bir çaba içerisinde olan genç tıp öğrencisi bu mucizevi çalışmasını Arkham'ın yaşayanları üzerinde uygulaması ile ölüler halaya kalkıyor. Eğlence başlıyor.

Bu noktadan sonra ortalama bir korku filminden sıyrılıp bir gore/splatter'a yakışır bir şekilde kan gövdeyi götürüyor. Ama tüm filmin en çok hoşuma giden kısmı birbirinden ayrılmış olan baş ve gövdenin ayrı ayrı canlandırılıp türlü işlevleri (buna türlü cinsel saplantılar da dahil) yerine getirmesi. Olay ne kadar saçma gelse de filme ayrı bir eğlence kazandırmış. Detaylardan fazla bahsedip filmi eğlencesini kaçırmayayım.

Film Amerika'da o kadar beğenilmiş ki devamları çekilerek iş üçlemeye kadar varmış. Bu kadar ilgiyi, övgüyü hak ediyor mu bilmem ama eğlencelik olarak bakınca kesinlikle seyretmeye değen bir film. Lovecraft ve Gore sevenlere duyurulur.

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

Tokyo Gore Police

2008 Japonya / Japonca

Geçen hafta Dead Snow’u seyrettikten sonra görmüş olduğum kan yetmemiş olacak ki arkadaş tavsiyesi ile daha kanlı bir türe geçtim. Gore ya da Splatter filmlere çok bayıldığımı söylemem ama Tokyo Gore Police ilginç bir deneyim oldu.

Film Japonya’nın geleceğinde, karmaşa ortamında geçiyor. Öyle bir ortam ki naklen infazlar bir adım öteye taşınarak çevirim içi olarak kurban yakınları evlerinden gerçekleştirerek hem adaleti sağlıyor hem de intikamı tadıyorlar. Özelleştirilmiş polis kuvvetleri, şiddeti özendirecek şekilde topluma hizmet veriyor. Samuray zırhları içerisindeki kolluk kuvvetleri yeri gelince herhangi bir ayrım yapmadan katliama girişip gore filme yakışacak şekilde kopartılmış kafaları istifliyorlar.

Böyle bir ortamda kim olduğu bilinmeyen bir bilim insanının geliştirdiği “Anahtar Geni” insanları değiştirip canavara dönüştürüyor. (nasıl bir gense kocaman, çıplak gözle görülür, elle tutulur ve anahtar şeklinde!) Bu genden dolayı delirip oraya buraya saldırmakla kalmıyorlar, herhangi bir yaralanma durumunda yara garip birr tür mutasyona uğrayıp, gücüne güç katıyor. Kesik koldan çıkan elektrikli testerelerden tutun da kopan cinsel organdan imal topa kadar her şey mevcut. (Fil hortumu görünümlü top kesinlikle favorim.)

Hikaye, polis teşkilatında daha doğrusu şirketinde, esas zanaatı mühendis katli olan Ruka adlı bayan polis memuru etrafında dönüyor. Ruka babadan polis olup bir taraftan görev başında telef olan babasının acısı ile nice Müslümcülere taş çıkarırcasına kendini jiletlediği gibi asabiyetten metroda kendine el marifeti ile sarkıntılık yapan Japon magandaları ikiye biçiyor. Karakterimiz tabi ki Japon sapıklığına uygun olarak mini eteklerle vuruşuyor.

Filmde bahçe fıskiyelerine taş çıkarırcasına akan, fışkıran, sıçrayan kan, havalarda uçuşan beden uzuvları nedeni ile şiddet özendirilmekte olsa da orantısız güç kullanımı, kapitalizm, polis devleti ve şiddeti yeriliyor, göndermeler havalarda uçuşuyor.

Eğer gore/splatter film meraklısı değilseniz, farklı bir tür olarak seyredebilirsiz ancak yok ben açık kırmızı kan sevmem, fıskiyelerden ve bahçe hortumlarından haz etmem derseniz yakınından bile geçmeyin.

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Dead Snow


Zombi olayına bir hayli uzak olan ben, son dönemde pek muhterem Yiğit Beyefendi sayesinde zombilere merak saldığım gibi bulabildiğim tüm filmleri seyretmeye çalışıyorum. Bu bağlamda yine Yiğit Efendinin tavsiye edip gözüme soktuğu Dead Snow’u çılgınca bir iştah ile seyrettim.

Film herhangi bir Amerikan korku filmi senaryosuna sahip. Gençler eğlenmek için Norveç usulü karla kaplı dağlardaki kulübeye giderler. Eğlence ve seks gırla giderken olay mahalline vakıf, yıllarını kesilen gençleri uyarıp, korkutmaya vermiş hikmet, himmet fışkıran bilen yaşlı adam ortaya çıkar. Onları 2. Dünya Savaşı ve telef olan Naziler konusunda bilgilendirir. Böylece heyecan fırtınasını başlar. Kafalar yuvarlanır, bağırsaklar deşilir, kan yağmur olur akar. Çekimler, araya sıkıştırılmış espriler ve en önemlisi Nazi Zombiler ile iç organları çok başarılı bir film ortaya çıkarmış. Dead Snow aptal sarışınlar ve boş bakışlı yakışıklı Amerikalıların boy gösterdiği filmlerin kat kat iyi çalışma olmuş.

Dead Snow Tommy Wirkola adlı genç (79 doğumlu!) Norveçli yönetmenin ikinci filmi. Daha önce yine Norveççe bir Kill Bill komedisi çekmiş. Bu genç yönetmeni kesinlikle çok beğendi
m. Hatta benimle kalmayıp gavurlar da pek bir beğenmiş olacaklar ki 2009 Sundance Film Festivalinin açılış filmi olarak seçmişler.

Pazar, Temmuz 05, 2009

Hitit Gunesi Epizort 14! Ugurlu Epizort!

Basar, Eralp, Hakan ve Kansu, bu kez 13. ep'de bahsi gecmesi gereken seyleri konusuyor!
- Zaman yolculugu ve Hitit Gunesi
- Asimov's Okuyucu Odulleri
- Hugo Oylamalari filan fesmekan
- Az oy veren sayisinin odullere etkileri
- Uzayda dolasan isimler
- Escape Pod, Starship Sofa
- ODTU BKFT Kitap katalog Sistemi Muallakligi
- Steve Baxter ve kotu kitap plotlari
- Iskorpit(!)
- Analog vs. Asimov's
- Eski yazarlar ve pulp
- Jeff Noon ve Okuz gibi fiyatlara satilan kitaplar
- Dan Galouye ve sanssiz yazarlar

ve giris muzigi suprizi: Arda Eden'in bizim icin ozel hazirladigi bir eser!

Salı, Haziran 30, 2009

Hitit Gunesi Epizort 13!

Basar, Eralp, Hakan ve Kansu. Konular:
- Ikinci el kitaplar
- Dijital Kitaplar ve DRM
- Her bi boka muhalefet cikan ingilizler
- Turkce Ceviriler
- Eralp ve bu gunlerde cevirdikleri
- Stephen Donaldson, Gap ve Covenant serileri
- Elif Safak ve Turkceye gerisin geriye ceviri olayi
- Askerde nasil kitap okunur
- Ceviriler ve terimler
- Baskan Yayinevi anilari ve ne kadar boktan olduklari
- Japon Bilim Kurgu olayi
- Japonlarin adaptasyon cilginligi

Cuma, Haziran 26, 2009

Roman: Conventions of War

CONVENTIONS OF WAR
Walter Jon Williams
EOS
ISBN: 978-0-380-82022-1

Walter Jon Williams’ın Dread Empire’s Fall serisinin üçüncü ve son kitabı Conventions of War’da böceksi Naxid ırkı ile evrenin diğer ırkları arasındaki iç savaş nihayete eriyor.

Tüm evrenin efendisi olan Shaa ırkının ortadan kaybolmasının ardından başkaldıran Naxidlerden birinci romanda sağlam dayak yiyen ve ağır kayıplar veren diğer ırklar ikinci roman boyunca geliştirdikleri yeni taktiklerini deneme fırsatını bu romanda buluyorlar.

Kahramanlarımızdan Lord Gareth Martinez Dünya kökenli İnsan ırkının taşralı bir ailesinden gelen yakışıklı ve yetenekli bir subay. Lord Gareth sayıca üstün düşman filosuna karşı önce taktisyen sonra da birlik komutanı olarak elinden geleni ardına koymuyor. Geçmişi karanlık kadın kahramanımız Lady Sula ise işgal altındaki başkent (başgezegen) Zanshaa’da yeraltı direnişini örgütlüyor. Bir zamanlar kısa süreli bir aşk da yaşamış olan kahramanlarımız bu kez birbirlerinden ışıkyılları uzaktalar ama vazife değişmiyor: isyankar Naxidlere ölüm.

Bilim Kurgu dünyasından hakettiği ilgiyi ve saygıyı bugüne kadar görememiş olan Walter Jon Williams bu romanda da Space Opera türünün en etkileyici örneklerinden birini veriyor; deyim yerindeyse Space Operanın kitabını yazıyor. Uzay gemilerindeki görevlerine yanlarında uşakları ve aşçıları ile gelen soylu subaylar, uzun uzun anlatılan yemekli toplantılar ve düğünler, büyük çaplı uzay savaşları, kahramanlık gösterileri, aşk ve entrika bu romanda da müthiş bir uyumla içiçe geçiyor. Roman boyunca tempo hemen hiç düşmüyor. Lady Sula üç kişilik örgüt hücresiyle düşe kalka da olsa bir direniş hareketi başlatmaya çabalarken de heyecan var, Lord Martinez uzayda relativistik hızlarda ilerleyen roketleri bertaraf etmeye kasarken de. Dizi romanların neredeyse hepsinde var olan “esas oğlanla esas kıza bişey olmaz” kuralına uymakla beraber, Walter Jon Williams karakterlerini sık sık gerek siyasi arenada, gerek aşk hayatında zor durumlara düşürüp, okuyucunun ilgisini diri tutmayı başarıyor.

Dizinin artık uzamayacağını da bildiğimden, gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Yazarın kro Amerikalı görüntüsüne aldırmayınız. Her üç romanı da edininiz, okuyunuz.

Çarşamba, Haziran 17, 2009

Yeni Yazar

Kansu Dinçer yazar kitlemize katıldı. Hosgeldin Kansu Kardeş!

Podcastlara katıldıktan sonra yazarım dedi. Bakalım ne yazacak!

J.R.R. Tolkien - The Legend of Sigurd & Gurdun

J.R.R. Tolkien - The Legend of Sigurd & Gurdun diye bir kitap çıkmış, direk kaptım. £18.99 hard cover. Yuh.

Norveç efsanelerine dayanan bir takım şiirleri ve notları içeren kocaman bir kitap. Daha okumaya başlamadım ama süper bir kapağı var.

Açıkcası merak ediyorum, Christopher Tolkien daha kac cilt çıkartacak babasının notlarından. J.R.R. Tolkien yazmış da yazmış. Afferin amcaya da arada süpheye düşüyorum acaba Christoper bunları yazıp yazıp bize "babam yazdı notlardan aha" diyerekten kakalıyor mu diye....

Bunca yıl içerisinde babamın diyerekten çıkarttığı kitaplara bakarsak:
  • 12 Cilt Middle Earth tarihçesi (bunların bazıları gerçekten süper, Lays of Beleriand mesela dumur edici bir şey) - hepsi Christopher Tolkien tarafından derlenmiş
  • 12 tane ayrıca ölümünden sonra yayınlanmış bir takım kitaplar (bir kısmı Middle Earth, birisi Silmarillion, mektuplar ve bu kitap) - bunlarında çoğunluğu Christoper Tolkien işşi
  • artı J.R.R.'ın yazdığına emin oldugum 9 adet ölümünden önce yayınlanmış kitaplar (Yüzüklerin Efendisi tek bir kitap sayılıyor, onu da bölersek üçe 12 de burası ediyor).
Bu arada Middle Earth tarihçesi abartı hastaları için süper bir şey. Silmarillion'da ve Yüzüklerin Efendi'sinde birkaç cümle ile bahsedilen bir sürü olay çok ince detaylarına kadar anlatılıyor (hatta birkaç farklı şekilde ve versiyonlarla). Lays of Beleriand mesela Beleg ve Luthien'in olağanüstü hikayesini şiir halinde anlatıyor (öte yandan adam pes ettiği için bir satırın ortasında çaattttt diye bitiyor olay). Evvelki sene çıkan The Children of Hurin, Turin Turanbar'ın hikayesini çok daha detaylı anlatıyordu ancak bir sürü notlarını daha önce yayınlandığından Christopher'in bu kitabin ciddi bir kısmını sıfırdan yazdığına eminim. Öte yandan çok hoş bir kitaptı, ne yazdıysa iyi yazmış.

Turin Turanbar ve Nienor'un hikayesi ve Beleg ve Luthien'in maceraları beni hep Yüzüklerin Efendisi'nden çok etkilemiştir. Luthien'in ay ışığında ormanda dansederken Beleg'in onu görüp aşık olması, Luthien'in annesi ve babası olan Thingol ve Melian'in yine ormanda birbirlerini görüp birbirlerine bakışırken değil mevsimlerin, değil yılların, yüzyılların geçmesi son derece hoş olaylar. Ayrıcana Smaug ile Glaurung'u karşılaştırmak mümkün değil. Glaurung tam bildigin adi pislik ejderha iken Hobbit'in Smaug'u bir kedi yavrusu şirinliğinde kalıyor.

Neyse...

Podcast ve blog durumları

Merhaba millet,

Şu günlerde biraz beceriksiziz. Eralp'in yeni ufaklığı, Başar'ın yeni işi, Mert'in ve benim yoğunluğum derken bir tek Kansu kaldı "hani kayıt hani kayıt" diye bağıran. Bu pazar kayıt fırsatımızı çok kötü kaçırdık. Mitra izin verirse bu pazar bir kayıt yapmayı umuyoruz. Eğer becerirsek hafta içine edit edip postalarım.

Başka neler yapıyoruz? Mert şu günlerde başka yerlere hikaye yazıp göndermekle meşgul. Umarız ödüllü yazarımız olur. Yiğit çevirilerle uğraşmakta. Başar ev aramak ve yeni işine alışmakla uğraşıyor. Beni sorarsanız oturup Sci-Fi London 8'in anılarını ve yorumlarını yazıp web sayfasına koydukları kısaları izlemek ile hayatımın geri kalanındaki milyon küçük projelere zaman ayırmakla geçiyor, kalanı ise boş boş tavana bakmakla! Eralp'ten pek haber alamadım son günlerde ancak ufak popolardan bok temizlemekte olduğuna dair bir izlenim var bende.

Ayrıcana becerirsek gelecek podcastımızda yeni bir ses de olabilir!

Kusura bakmayınız, birşeyler gelecek yakında.