Perşembe, Eylül 11, 2008

Sonbaharin sonu

Disari ciktigimizda hava hayli soguktu. Sirtima gecirdigim kalin ceket hayli rahatsiz geliyordu, cocuklugumdan beri butun yasamimi t-shirt ve sortlarla gecirdikten sonra kalin kazaklar ve ceketler giymek cok garipsedigim bir seydi. Son birkac yil bir seylerin ters gittigi belliydi. Normalde kislari esen sicak ruzgar bizleri hayli rahat tutardi ama son birkac senedir ruzgarlar gittikce soguyordu.

Dostum benzeri sekilde giyinmis, olaganustu yavas bir sekilde batmakta olan gunese bakiyordu. Bir sure icin son gorecegimiz gunes batisiydi. Her sene birkac ay boyunca karanlikta, parlak yildizlarin altinda gecmis cocuklugumuzun anilarindaki guzel hava gitmis, yagmurlu, igrenc bir hava gelmisti. Bu kis ozellikle zor gececek gibiydi.

Antartika'nin ortasinda, guney kutbunda gecen guzel hayatimiz aniden korkunc bir degisiklige ugramisti. Dostum bana donerek "Bu kis iyi gecmeyecek, bu konuda bir seyler yapmamiz lazim, global soguma bizi kotu etkiliyor" dedi.

Hemfikirdim. Yerde, hemen onumde hayatimda ilk defa acik havada gordugum donmus bir su parcasi vardi.

Çarşamba, Eylül 10, 2008

Okul

Sigaramdan derin bir nefes cekip yavas yavas biraktim.Alcak gunes kutuphanenin camlarinda arta kalan demirlerinden yansiyordu, parlak sari bir gokyuzunde kan kirmizi bir leke, cigerlerimden saldigim mavi-gri duman ile. Kutuphane yapisi sayesinde kale gibi gozukse de icindeki kurumus kagitlar dusen ilk roketlerin isisiyla coktan cayir cayir yandigindan duvarlari ve birkac demir parcasi disinda pek bir sey kalmamisti geride. Ote yandan tutusmadan once orada gizlenen gerillalarin Matematige iyi bir ders verdigi ortadaydi. Zirhimin dayandigi duvarda pek saglam bir sey kalmamisti..

Izmaritin kirmizi ucuna bakarken aklima daha birkac sene once tutune ne kadar karsi oldugum geldi. Yasam bu kadar ucuz ve hizliyken galiba ilerlemis yaslarda kanserden olecegini insan ciddiye alamiyor. Izmariti bir kenara firlatarak zirhimin icine tirmandim ve zirh kendisini etrafima sardi. Once nukleer jeneratorun isigina baktim (yesil), daha sonra dikkatlice, ses cikartmamaya calisarak harakete gectim.

Son catismalarda hayli bir sekilde hasar gormus binalarin yanindan.
Anfi ilk bombalanan binalarin arasindaydi. Icerisinde saklanmis insanlar yigintilarin altinda kalmisti ve aradan gecen yillara ragmen hala iskelet parcalari taslarin arasindan cikiyordu. Yavas yavas eskiyi anarak guneye dogru yururken birden bire bir parlaklik gozume girdi - arkasindan da bir sok dalgasi. Roketin sarapnelleri etrafimdan islayarak ucusurken ne kadar sansli oldugumu farkettim. Refleks halinde Rayliyi kaldirip atesledim. Toplam 4 kilo agirligindaki sarapneller iki metalin arasindaki miknatislarla olaganustu bir ivmelenmeyle zirhimdan ayrilirken beni geriye dogri firlatti. Raylinin tepmesi gibi bir sey yok bu dunyada. Dustugum yerde yuvarlanarak dizimin ustune kalktim ve kollarimdaki son iki roketi de salladim.

MM'in kalan kisminin tepesi birden bire havaya uctu. Arkasindan roketler tembel tembel binanin ortasina carptilar. Zaten hasarli olan bina yavas yavas saga dogru yikilmaya basladi. Tam yikilirken tepesinden atlayan bir zirh gordum ve raylinin tetigine bir daha asildim. Zavallicik daha havada iken yuzlerce kucuk parcaya ayrildi.

Son tepki beni anfilerin kenarina kadar geri itmisti. Hizlica saga dondum ve egimden asagi kosmaya basladim iki tarafima yikintilari alarak. Fizigin arkasina geldigimde varoldugunu tahmin ettigim - nerede oldugunu tahmin edemedigim yedeklerle karsilastim.

Ne kadar hizli olursan ol, zirh dedigimiz meret tonlar agirliginda ve sagir sultan uzak mesafeden kosara geldigini duyuyor. Karsilama grubu son derece iyi bir sekilde tuzak kurmustu bana anlasilan. Yuksek guclu lazerler ve roketler insanin yuzune cevrilmisken insan biraz afalliyor, ne yapacagini bilemiyor. Ben oylecene dururken guneyden cok hizlica gelen. gunes isigiyla degil, atmosferdeki surtunmesinden dolayi cilginca isildayan cisimler dikkatimi cekti ve kendimi yere attim. Karsimdakilerin de eli bos durmadi ve bir yigin roket bana dogru yavas yavas harekete gecti.

Insan panik icerisindeyken cevresindeki zaman nasil da yavasliyor. Roketlerin bana dogru gelislerini, zirhima ve etrafima carpislarini son derece net hatirliyorum. Ne kadar refleksvari bir sekilde yuzumu korumus olsam da 360 derece cevremi gosteren monitorlerden insan kendisini koruyamiyor. Panik, faltasi sekilde acilmis gozler ve sok. Birkac saniye sonra dogumda ikinci bir gunes dogdu. Hemen arkasindan arkamda bir ucuncusu.

Kendime geldigimde Sahitlerden kimse kalmamisti. Muhtemelen Hocalarina danismak icin geri cekilmislerdi. Zirhim ise son gorevini yapmis, beni sadece hafif yaralar icerisinde birakmisti ancak bir yere gidebilecek bir gucu kalmamisti.

Sikayet eden kaslarimi zorlayarak zirhi ustumden attim ve yaralarimi hafifce sardim. Elime makinaliyi alip, kafama da yerde buldugum bir kaski gecirerek tepeden asagi yurumeye devam ettim ve agaclarin icerisine girdim.

10 dakika sonra Makinayi solumda birakmis bir durumda agaclarin arasindan ciktim ve eski gozlemevini sagimda gordum. Son derece dikkatli bir sekilde yaklasarak etrafindan dolastim. Birkac sene once sorunlar ilk basladiginda bir gerizekali kubbeye bir ucaksavar makinali koymaya karar verdiginden geriye yanmis ve yikilmis bir tugla yiginindan pek baska bir sey kalmamisti.Ucaksavari koyarken asagi devirip attiklari teleskop hala dustugu yerde duruyordu. Sirtimi teleskobun tubune verip yere oturup bir sigara daha cikarttim ama elimi kibrit icin cebime attigimda ne kadar sanssiz oldugum ortaya cikti.

Yuzume sari bir kar yagmaya basladi. Yok, kar degil. Kul. "Genelkurmay ve Etimesgut?" diye mirildandim kendime. Sahitler bu kez cok ileri gitmislerdi ve bunun sonu ancak ciddi kotu bitebilirdi.

Batan gunesin isinlari karsimda yavas yavas dagilmakta olan mantari aydinlatirken kaskimi ve makinalimi yere koyup okulumun meshur Devrimcilerini beklemeye basladim - pek bir umit sahibi olmadan.

Bir sigara daha olsaydi hic de fena olmazdi.

Hepimiz Oleceeez!

Herkes LHC hakkinda paniklerken ve internette haber sayfalarini arka arkaya yuklerken ben sakince ekranimin karsisinda oturmus gokyuzunu seyrediyordum. LINEAR (Lincoln Dunyaya Yakin Astreoid Arastirmasi) projesinde calismanin en guzel yani gecenin buyuk kismini arkama yaslanip muzik dinleyerek ve ekranlari seyrederek gecirmek.

Arkamdaki guruh birden heyecanla birbirlerine sarilip alkisa basladilar. Kulaklikta calan muzigin (DragonForce!) sesini biraz dusurdum, anlasilan ilk carpismalar basarili bir sekilde sonuclanmisti. Birisi biralari buzdolabindan cikartti ve ben de elimi uzatarak bir soguk sise kaptim. Sisenin uzerinde bugulanan su damlalarini izlerken ekrandaki bir sey gozume carpti.

Daha onceden yerini ve seklini bildigimiz bir asteroidin fotografi ekranima gelmisti. Asteroid 2000 WG11, nami-diger (165347) Philplait. Kucuk bir tas yigini. Ekrandaki kirmizi rakamlar dikkatimi cekti - bu kucuk asteroid olmasi gereken yerden birbucuk milyon kilometre sapmis durumdaydi.

Boyle bir seyin tek ihtimali cok buyuk bir kutlenin bu asteroidi yerinden cekip baska bir yorungeye oturtmus olmasi ki bu asteroidin yakinlarinda boyle bir gezegenin (veya yildizin) olmadigini butun amator astrononmlar bilirler.

Kucuk bir hesaplama - bir karadelik. Yeni bir karadelik. Cok buyuk olmayan ama yeterince buyuk bir karadelik.

Siseyi acip agzima dayadim ama gulumsememi engelleyemedim. Butun catlaklar LHC'nin yaratacagi mikro-kara deliklerden endise ederken ben burada esas katili bulmustum - veya katil adayini.

Boyle bir agirligin gunes sisteminin icinden gecmesi butun gezegenleri yorungelerinden alip baska yerlere koymasi demek. Ben sizin yerinizde olsam simdiden evime komur depolamaya baslarim. Bir de konserveler. Bir de kasa kasa bira.

Esasinda hepsi bos.

Hepimiz olecez.

Pazar, Eylül 07, 2008

Hellboy II : The Golden Army

Mike Mignola tarafından yaratılan Hellboy ya da gerçek ismi ile Anung Un Rama batılı çizerlerin çalışmaları arasında kesinlikle en beğendiğim. 1993 yılından bu yana çok sayıda bölümü yayınlanan çizgi romanın çizgi filmi, filmi, oyunu ve kart oyunu mevcut. Yönetmen Guillerme Del Toro tarafından 2004 yılında çekilen Hellboy filminin devamı olan Hellboy II : The Golden Army Temmuzda sinemalarda gösterilmeye başladı.

Hikayelerini genellikle Birleşik Krallık halk öykülerinden alan Mignola ayrıca Hellboy'un dünyamıza gelişine neden olan Nazileri de sıklıkla kullanıyor. İnternette okuduğum kadarı ile Mignola ikinci film için yayınlamış çizgi romanlardan birini senaryolaştırırken daha sonra daha filmin mevcut halinde karar kılmışlar.

Ne yalan söyleyeyim bu sefer ki film beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Genelde daha yalın ve halk söylencelerine dayanan öykü içine Amerikanvari aşk hikayeleri ve Siyah Giyen Adamlar tadında öğelerle diğer çizgi romanlara göre sahip olduğu farklılığı kaybetmiş. Çizgi romanda mekanlar genelde kırsal alanlar, eski şatolar, Afrika'nın düzlükleri iken şehirde geçmesi sanki Hellboy'un bana o çekici gelen tarafını hafifletiyor. Film kendi içerisinde tutarlı ve sıkılmadan seyredilebilir de olsa, çizgi romanın damağımda bıraktığı o güzel tatdan uzak.

Filmi seyretmeyenler için bu yazacaklarım biraz ipucu olacak ama yazmadan geçemeyeceğim. Genel olarak okuduğum kitaplarda ve seyrettiğim filmlerde beni fazlasıyla rahatsız eden bir konu var. Vampirlerin, uzaylıların, iblislerin ve daha nice doğaüstü yaratığın insanlaştırılması. Mesela nefes alan, tensel açlık duyan, yiyen içen vampirler ya da aşkı bizim anladığımız gibi anlayan, yaşayan uzaylılar (sakın aşk evrenseldir gibi geyikler düşünmeyin. Tükürün, tükürün !) ya da filmde olduğu gibi dünyayı yok etmek üzere yaratılmış, yazgısı eli ile dünya üzerine kıyameti salmak olan bir iblis normal bir cinsel hayatı ve ikiz bebeklerinin olması (filmde doğum yok ama umarım bebekler için değişik bir şeyler planlamışlardır) bana çok saçma geliyor. Sonuçta bütün bu yaratıklar, canavarlar ya da her ne iseler doğa üstü olarak adlandırılan, bildiğimiz doğa kanunlarına karşı gelen varlıklar. Ama illaki bir insan yanları oluyor. Bu bana bu karakterleri yaratanların işin kolayına kaçarak değişik bir fikri insan öğeler ile tamamlayarak seri üretime geçmişler gibi geliyor.

Seyir zevkini bozmamak için daha fazla detaya girmeyeceğim. Velhasıl bir kaç gereksiz romantik sahne haricinde zevkle izlenen yine de bir ah çektirip çizgi romanı anmamı engellemeyen bir film.


http://www.hellboymovie.com/
http://www.hellboy.com/

Cuma, Eylül 05, 2008

TBD 2008 Bilim Kurgu Öykü Yarışması

Bilenler bilir Türkiye Bilişim Derneği her yıl bir bilim kurgu öykü yarışması düzenler. İlk üçe seçilenlere armağanlar verir. Yarışmanın jürisi her sene farklıdır ve bu kişiler bilim kurguya ve edebiyata yatkınlıklarıyla belirlenirler.

Bu sene TBD yarışmayı takip edenler için de küçük bir yarışma açmış ve ön elemeden geçmiş yirmi dokuz öykü arasında birinci gelecek öyküyü bilenlere bir dijital fotoğraf makinesi armağan ediyor.

Aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak bu küçük yarışmaya katılabilirsiniz. Bu bahaneyle de yarışmaya katılan birbirinden keyifli öyküleri okuyabilirsiniz.

Bilim Kurgu Öykü Yarışması

İyi olan kazansın!

Perşembe, Ağustos 28, 2008

Konserve Kutusu

Denizin kıyısında uzanan çay bahçesinde Recep sabah keyfi yapıyordu. Bir elinde ucuz sigarası, önünde sıcacık çayı ile keyfine diyecek yoktu. Muhteşem boğaz manzarasına karşı sigarasından derin bir nefes çekti. Keyifle tüttürüp uçuşan dumanı seyretti. Nikotinin verdiği hazzı pekiştirmek için çayına yöneldi. Tavşankanı, şekersiz çayından kocaman bir yudum aldı. Çayın sıcaklığı içine yayılırken boğaz manzarasına dalıp gitti.

Mavi sularda hülyalar içerisindeydi ki, yanında birinin beklediğini fark etti. Dönüp baktı, garsondu. Uzun boylu, boyuna uygun ince uzun bacakları, kırılacak gibi duran kolları ile kır saçlı bir adamdı. Garson bir süre öylece ona baktı. Sonra boğuk bir sesle “Recep, Recep” diye seslenmeye başladı. Recep adama derdini sordu ama garson cevap vermeden seslenmeye devam etti. Üzerine yüzsüzlüğü iyice ele alıp bir de onu dürtmeye başladı. Kan Recep’in beynine sıçradı. Ayaklanıp masayı densiz herifin başına çalmak istedi. Ancak her nasılsa kalktığında yer ayağının altından kaydı. Güneş kayboldu, kendini kaybetti.

Gözlerini açtığında sardalye konservesi dediği daracık ranzada yatıyordu. Hemen yanı başında rahatsız edici sinekkaydı tıraşıyla Seyrüsefer Astsubayı Ali vardı. Uyandığını görünce sarsmayı bıraktı. Recep kalkmamak için belki bin kere incelediği kamarayı seyretmeye başladı. Alçak dar kapılar, küçültülmüş mobilyalar, her türlü boşluğu kullanmak için geri zekalıca köşelere tıkıştırılmış raflar ve dolaplar. Her şey birbirine bağlıydı. Yer çekimi kaybına karşı yere sabitlenmiş küçük masalar, masalara sabitlenmiş aletler ve tabi ki aletlere göbeklerinden bağlı insanlar.

Gemi aslında bir konserve kutusuydu. Sadece dış gövdeye renkli, ev kadınlarının aklını alacak etiketi yapıştırmayı unutmuşlardı. Gemiyi tasarlayan bilim adamları, bilimin ulaştığı son nokta dedikleri bu zırvalığı orduya törenle teslim etmişlerdi. Herkesin hayran olduğu bu metal yığını gerçekte dokuz insan evladını sardalye misali istifleyen ordu konservesinden başka bir şey değildi.

Recep bütün huysuzluğuna rağmen sonunda ranzadan kalktı. Kendi kendine söylenip giyinirken kapıda Abdullah belirdi. Tulumu ve üzerine bağlanan malzemeler ile hazırdı. “Gardaş, geciktik” deyip gitti. Recep de peşi sıra çıktı. Yolda tulumunu üzerine geçirirken söylenmeye devam etti. Diğer gruba yaklaşık yarım saat takmışlardı. Bu hafta ikinci defa oluyordu.

Hava kilidine geldiğinde Abdullah giyinmişti. Recep’in dış ortam giysisiyle Teknisyen Üstçavuş Murat bekliyordu. Yüzündeki çokbilmiş asker ifadesi ile geç kalmaları konusunda konuşmaya başladı. Recep en az kendisi kadar ağır olan giysiye girmeye çalışırken teknisyenin iğneleyici sözlerini duymazdan geldi. Hepsi birbirinin aynıydı. Disiplinle, kuralla, düzenle bozmuşlardı. Giysiye girdikten sonra gerekli bağlantılar başlığına takıldı. Son kontrollerden sonra başlığın ekranı tanıdık işaretlerle aydınlandı. Başlangıç kontrol yazılımı çalışınca teknisyene ve Abdullah’a tamam işaretini verdi. Bir başka mesai için her şey hazır görünüyordu.

Hava kilidinin önünde yerlerini aldıklarında temiz odanın kapısı mekanik gürültülerle açıldı. Temiz odaya girip yerlerine geçince kapı gerisin geriye kapandı ve temizleme, arıtma işlemi başladı. Geminin içi ile geminin dışını birbirine karıştırmamak gerekiyormuş. En doğrusu içerisinin içeride, dışarısının dışarıda kalmasıymış. İşlemi ona beyaz önlüklü, yarım akıllı bilim kadınlarından biri böyle açıklamıştı.

Temiz oda sürecinde üzerine baktı Recep. Milyon liralık kıyafetiyle oturuyordu. Erzincan’dan taş ustası olarak buraya gelmişti. Bundan on yıl önce böyle bir iş yapacağını söyleseler hayatta inanmazdı. Böylesi muazzam maaşlı bir iş ve böylesi muazzam bir işkence. Bu işkence bitince gerçek havaya, gerçek yemeğe kavuşacaktı. En önemlisi ailesini tekrar görecekti. Karısı ve üç çocuğunu itiraf etmese de özlemişti. Çok fazla yüz vermeye gerek yoktu. Yine de bütün bu sıkıntı ve tehlike onlar içindi. Geriye belki birkaç sefer daha kalmıştı. Sonrasında ver elini emeklilik.

Recep için çocuk bereket demekti. Mesela bir erkek çocukları daha olsa fena mı olurdu. Eve neşe ve bereket gelirdi. Ama bir şekilde üçte durmuşlardı. Karısından şüphelenmiyor da değildi hani. O çokbilmiş doktorlarla ne konuştuğunu Allah bilirdi. Kadınlarla doktor gibi okumuş taifenin dilinden, şerrinden korkulurdu. Böyleleri gösterişli laf salatası ile adamı saniyesinde uyutup, istediklerini yaptırırlardı.

Büyük çocuğu erkekti. Liseyi bitirdikten sonra geçen yıl evlendirmişti. Artık torun zamanı da gelmişti hani. Ortanca ise kızdı. Hamarattı. Akıllıydı, kafası hesap kitaba yatkındı. Okuyordu ama elbet hayırlı bir kısmet çıkardı. Esas küçük oğlanın derdi vardı. Bu sene meslek lisesini kazanmıştı. Onu üç yıl okutacak ve evlendirecek kadar parayı denkleştirmek lazımdı. Sonrası ver elini tatlı emeklilik hayatı. Belki de köye geri dönerlerdi. Hayatın bütün cefası, tehlikesi emeklilikte rahat yüzü görebilmek için değil miydi? Yoksa aklıselim kaç kişi binerdi bu konserve kutusuna.

Dış hava kilidi gürültüyle açıldı. İçeri dış ortam sıvısı dolmaya başladı. Tamamen dolup basınç eşitlenince kapaklar açıldı. Abdullah ile Recep ağır hareketlerle dış ortama süzüldüler. Dışarısı neredeyse zifiri karanlıktı. Başlık ışığının aydınlattığı bir iki metreden sonrası adeta yokluktu. Birkaç saniyede bir yanan geminin baş ve kıç çakarları etrafı aydınlatsa da karanlığı delmeye yetmiyordu. Dış ortamın saniyede iki, üç defa tekrarlayan gel git hareketiyle sağa sola sallanıyorlardı. Recep içinde oldukları kahrolası durumu düşününce elinde olmadan ürperdi.

Giysilerin çelik halatlarını geminin dışındaki güvenlik makaralarına bağladılar. Bağlanınca geminin dört bir yanındaki spotlar yandı. Geminin dış yüzeyi burada geçirdiği iki aydan sonra iyice kararmıştı. Üzerindeki yazılar, işaretler artık okunmuyordu. Gemi kanalın iç yüzeyine sabitlenmişti ama sallanması bir türlü bitmek bilmiyordu.

Kılavuz halatlarda süzülerek çalışma sahasına ulaştılar. Kara zıkkım iyice temizlenmiş, kenarlarda az miktarda kalmıştı. Çalışmaya başlayacakları sırada haberleşme kanalında gemi kaptanı Devrim Üsteğmen’in sesi duyuldu. “Recep hadi koçum, temizle kütleyi de kurtar bizi buradan.” Kan yine beynine sıçradı Recep’in. Ukala dümbeleği kasıntı subay kaç yaş küçüktü ondan. Kendi kendine sayıp sövünce sakinleşti, derin bir of çekti.

İş basitti. Kırıcılarla zıkkımı ayırıyorlar, alete bağlı süpürge de zıkkımı emiyordu. Kalanı gemi hallediyordu. Zararlı kısmını çıkarıp sakladıktan sonra posasını dışarı atıyordu. Zararlı kısmın etrafa yayılıp dikkat çekmemesi için de olası artıkları gölgeleyen kimyasallar gemiden salınıyordu. İşin numarası zıkkımı etrafa bulaştırmadan temizlemekti.

Bir iki saatlik çalışmadan sonra temizlik bitmişti. Birkaç numune alacaklardı. Gemideki bilgisayar numuneleri kontrol edip, gidip gitmeyeceklerine karar verecekti. Son kontrol de dışarıda yapılacaktı. “Buraya girmekten ölesiye korkan beyaz önlüklü zurnalar. İşlerini her halta nane orduya yaptırıyorlardı. Ordu da bana. İt ite, it kuyruğuna.” Diye söylendi Recep.

Örnekleri gemiye yolladıktan sonra tarama sırasında daha fazla parça gerekirse diye beklemeye başladılar. Abdullah pek sevdiği türküleri dinlemeye başladı. Recep ise vakit geçirmek için gözlerini kapatıp, kendini takılı olduğu halatta asılı bıraktı. Neredeyse yer çekimsiz olan ortam oldukça dinlendiriciydi.

Recep uykuya yeni dalmış, gözünün önünde emeklilik, sigara ve çaylar uçuyordu ki kıyamet koptu. Her şey birbirine girdi. Halatlara bağlı bir oraya, bir buraya savrulmaya başladılar. Recep ağır dış ortam giysisinin içerisinde tepe taklak sürüklenmeye başladı. Sarsıntılar birkaç kalp atımı sonra yavaşladı. Sonra da durdu. Tam her şey sakinleşmişken geminin bağlı olduğu halatlardan biri büyük bir gürültüyle koptu. Gemi bağlı olduğu diğer yüzeye şiddetle çarptı. Geminin savrulmasıyla ona bağlı Recep ve Abdullah de peşi sıra savruldular.

Abdullah hızla geminin yüzeyine çarptı. Peşinden halatlara takılı kırıcılar da ona çarptı. Gemi gerisin geriye savrulduğunda bu kez de Abdullah kırıcılara çarptı. En sonunda geminin sallanması bittiğinde Abdullah halatın ucunda hareketsiz yüzüyordu. Recep seslendi ama cevap gelmedi. Abdullah’ın başına bir şeyler gelmişti.

Recep arkadaşının yanına giderken haberleşme kanalında gemidekilerin konuşmaları yankılanıyordu. Pratisyen doktor onlardan haber almaya çalışırken, Üsteğmen gemidekilere emirler yağdırıyordu. Recep arkadaşının yanına ulaştığında gemiden sızan maddeyi fark etti. Tankları delinmiş, sızdırıyordu. Geminin etrafında kara madde birikmeye başlamıştı.

İşte o anda gördü Recep onları. Fısıltıyla, kulaktan kulağa anlatılanları duyardı. Çalışma ekranlarında, kitapçıklarda görürdü. Kısaca katiller derlerdi. Recep Abdullah’ı gemiye çekiştirmeye çalışırken çıkageldiler. Eli ayağı birbirine dolandı. Öylece baka kaldı.

Spotların aydınlattığı kadarıyla damarın nerdeyse tümünü kaplamış geliyorlardı. Yüzlerce belki de binlercesi vardı. Yarı saydam dış yüzeyleri mordu. İçlerinde ise daha koyu, hatta kırmızıya çalan mor çekirdekleri vardı. Adeta morun her türlü tonu onlara doğru uçuyordu. Dış yüzeyleri sürekli kıpırdayan dokunaçlarla kaplıydı. Yazılanlara göre dokunaçlar onların sonu demekti.

Aralarındaki mesafe tükenirken Recep, Üsteğmen’in gürlemesi ile kendine geldi. “Yürü be adam. Öldüreceksin topumuzu!” Recep kolundaki düğmeleri kırmak istercesine vurunca makara onları çekmeye başladı. Recep ile Abdullah süratle hava kilidine girdiler.

Teknisyen onları gemiye alıp, üzerlerindeki zımbırtıları çözerken, yanlarına doktor niyetine verdikleri doktor çömezi Abdullah’la ilgilenmeye başladı. Giysisinin başlığını çıkartınca yere kan akmaya başladı. Bir şekilde sarsıntıda kafasını başlığın içerisine çarpmış olmalıydı.

Giysisinin diğer parçalarını çıkartırken Recep eline bulaşmış olan kana baktı. Gülsün mü ağlasın mı bilemedi. Bunları düşünürken gemi sarsıldı. Katiller gemiye yetişmiş saldırmaya başlamışlardı. Programlandıkları gibi dış gövdeyi delmeye çalışıyorlardı. Gövde dayandığı sürece yaşayacaklardı.

Recep korkuyla komuta odasına koştu. Üsteğmen kumandaya geçmişti. İkinci kaptan Teğmen Burak da ona yardım ederken, Ali Astsubay ise geminin savunma sistemi ile uğraşıyordu. Recep olduğu yere çöküverdi. Mürettebat ise bir taraftan gemiyi uçuruyor, diğer taraftan da bir çözüm arıyordu.

İş Ali Astsubaya kalmıştı. Onun görevi gemiye bağışıklık sistemince zarar verilmesini engellemekti. Esas yöntem onlar çalışırken saldıkları kimyasalları kullanmaktı. Ali Astsubay komut ile kimyasalları saldı. Herkes nefesini tuttu. Geminin dört bir yanından bu iş için tasarlanmış gölgeleyici püskürdü. İşe yararsa katiller başkalaşmış madde olarak algıladıkları gemiyi artık göremeyeceklerdi. Onlar beklerken geminin yüzeyi eğilip bükülüyor, içeride gıcırtılar şimşek gibi patlıyordu.

Saatler gibi gelen dakikalardan sonra sesler azalmaya başladı ama durmadı. Katillerin bir kısmı halen saldırmaya devam ediyordu. Kaptan “Başka çare kalmadı. İkinci kademe savunma sistemini kullanalım. Müşteri riskleri biliyor ve kabul etti. Benim görevim öncelikle gemimi ve mürettebatımı korumak.” dedi. Ali Astsubay savunma sistemini düzenleyen ekranlara döndü. Üçten geri sayarak savunma sistemini çalıştırdı.

Ali Astsubay bilgisayarla çalışmaya devam ederken dış gövdeden gelen sesler azalmaya başladı ve bir iki dakika sonra sustu. Astsubay verileri inceleyip raporunu verdi. “Saldırı sona erdi. Etrafımızdaki katil hücrelerin tamamı etkisiz hale getirildi. Dış ortama verilen hasar kabul edilebilir sınırlar içerisinde.”

Kaptan derin bir nefes alıp koltuğuna yayıldı. Katillerden kurtulmuşlardı. Herkesin yüzü gülüyordu. Doktor da Abdullah’ın muayenesini bitirdiğini, korkulacak bir şey olmadığını söyledi. Her şey yoluna girmişken Murat Astsubay hasar raporunu getirdi. Yüzler yine asıldı. Haberleşme ve izleme sistemi zarar görmüştü. Yerlerini bildiremedikleri için yardımsız çıkış yapmaları gerekiyordu. Gemiyi dışarıdan direk alamayacakları için acil çıkışa kendi başlarına gideceklerdi.

Kısa bir istişareden sonra rota belirlendi ve gemi yola çıktı. Tahmini varış süresi yaklaşık kırk beş dakika idi. Şansları dönmüştü. Yolculuk tahmin edildiği gibi kırk beş dakikada ve sorunsuz bitti.

Herkes komuta odasına toplanmış dışarıyı izliyordu. Geminin spotları yandığında büyük metal çıkış göründü. Ucu fosforla kaplıydı. İçinde bulundukları karanlık ortamda spotlarla parlıyordu. Çıkışa girince dışarıdakilerin de haberi olacaktı. Gemi zarif bir hareketle çıkışın içine doğru süzüldü. Herkes nefesini tutmuştu. Belli ki birbirlerine söylemeye korksalar da herkes yeni bir sorun bekliyordu.

Çıkışın içerisinde yükselirken, hızlandılar. Dışarısı onları fark etmiş ve çekmeye başlamıştı. Geminin motorlarını susturdular. Yukarı doğru süzülmeye devam etti. Bir iki dakika sonra dışarıdalardı. Dönüştürme işlemi biter bitmez özgür kalacaklardı.

Gemi dönüştürme tankına alındıktan sonra işlem sadece beş dakika sürüyordu. Mürettebat organik dönüştürme odasına geçecek ve burada bulunan dönüştürme tüplerinde geri büyütme işlemi yapılacaktı. Önce moleküler ayrıştırma yapılacak, ardından yapılan büyütme işlemi sonucunda moleküller gerçek ebatlarında birleştirilecekti. Yan etkilerden dolayı iki ile üç saat arası baygın kalacaklardı.

Dönüştürme sırasında üzerlerinde herhangi bir yabancı madde bulunmaması için dönüştürme tüplerine girerken tamamen soyundular. Herkes girince geri sayım başladı. Tüplerin ekranında kırmızı ışıklı sayılar yanıp söndü. “3, 2, 1” Birden sonra her şey dönmeye başladı, renkler birbirine girdi. Görüntüler bulandı. Hisleri köreldi. Ardından da karanlık geldi.

Recep gözlerini açtığında sağlık ünitesinde üzerine sağlık zımbırtıları takılı yatıyordu. Kalktı. Üşüyordu ve başı dönüyordu. Bu seferde ölebilirdi. Başkasının sağlığı için kendi hayatını tehlikeye atmak düpedüz salaklıktı. Kararını vermişti. Yeterince çalışmış, para biriktirmişti. Son noktayı koyup emekli olacaktı. Emeklilik fikri ona müthiş bir haz verdi.

Yüzünde güller açan mürettebat dinlenme odasında çay içiyordu. Abdullah’ın başı sarılı ama maşallah sapa sağlamdı. Recep de kendisine ikram edilen çayı süratle bitirdi. Üşümesi, baş dönmesi geçmeye başlamıştı. Var mıydı çay gibisi? Hemen ikincisini doldurdu.

Çayını içerken Kaptan kalkıp yanına geldi.

“Kanserli kütleyi tamamen temizlemişiz. Acil çıkış da gerçekleştirsek işlem başarılı olmuş. Başka sefer olmayacak. Sarsıntılar ise hastaya verilen sakinleştiricinin etkisini yitirmesinden olmuş.”

Recep için zaten son seferdi. Gereksiz ayrıntılar ise hiç ilgisini çekmiyordu. Ne elin adamının içinde akıl almaz riskler, ne de zengin çocuklarının çokbilmişlikleri olacaktı. Kaptanın konuşmasını bitirip başından gitmesini beklerken genç subay muzipçe güldü.

“Recep senin de ağzın amma sıkıymış. Kaç haftadır birlikteyiz. Kutlarım. Allah analı babalı büyütsün. Dördüncü olacak değil mi?”

Recep bir an subayın ne saçmaladığını anlamadı. Boş boş yüzüne baktı. “Dördüncü olan ne kaptan?” diyebildi ancak.

“Sanki bilmiyorsun Recep. Kaza haberini alınca karın aramış. Hamile olduğunu söylemiş, bizim çocuklardan seni sağ salim getirmelerini istemiş.”

Bu sırada herkes kalkıp Recep’i kutlamaya başlamıştı. Onun ise başından aşağı kaynar sular dökülüyordu. Bir çocuğu daha olacaktı. En az on küsur yıl daha para harcayacaktı. Olduğu yerde donup kaldı. Zar zor ağzını açıp konuştuğunda kimse anlamadı ağzından çıkan kelimelerin manasını:

“Gitti emeklilik! Hay ben böyle bereketin içine . . .”

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

Halktan Halka Halk

Ellerine sağlık Kadir Yiğit Us yazdı;


BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

TÜRK HALK ROBOT FABRİKASI:

“Halktan Halka Halk”

İVEDİ, UMUMA:

Mesele: Sevgi Robotu Habib Modeli

3453:20:4:03:45

Alimlerimizce şeriati hendese ile ve “Tüm aleme muhabbet” düsturu ile mamul edilmiş Sevgi Robotu Habib modellerimizden Elif-Lam-Mim-19, yaradılanı yaradandan ötürü sevmek üzere Kadir-i Mutlak’a dair malumatla donanmuş idiyse dahü, fitrenin zengini ve fakiri şart kıldığı neticesine varup, varduğu bu küfri neticeyi umum ortasında 90 desibel ses hacmüyle bağırıp, yaradanı inkar eyleyüp, ardından şeriat zabıtı modellerimizin bildirdiği üzre “Yaradan yoksa dahü ben ümmeti severüm” ve dahi “Kıblem Yaradılan” deyu çığırıp, şeraiti hendese tahayyül ve tahlil hendese meseleleri tezahür eylerken zabıtlarımızca yakalanmıştır. Zabıtlarımız mevzubahis hendese sorunlarının, Yüce Yaradan’ın hikmetiyle olacak, yaradılanı sevme programına zarar vermedüğünü tespit edüp geçici hafıza sorunları yaşamuştur. Konu hakkındaki kıymetlü tercühlerünüz beklenmektedür.

EK:

Model Malumatı:

Ten: Pembe

Çakşır: Siyah

Cepken: Siyah

Göynek: Yeşil

Cihazlar:

Tespih, Kuşak, Takke, Yalımlı Gökkuşağı Seccade


TERCÜHÜNÜZ:

İZALE TAHAVVÜL TAHKİKAT


YENİ MODELLERİMİZ:

Habib Yunus: “İlim kendin bilmektür”

Habib Sina: “İlme İltifat”

VE KÜÇÜK MODEL ARZU EDENLER İÇİN

Habibe Ayşe: “Habibe Ayşe Sünnettür”

Salı, Temmuz 29, 2008

Bir hava alani macerasi

Hava alanina cok erken varmak cok sacma bir is olsa da baska pek bir sansim yoktu. Musteri resmen kapidisari etmisti beni, yarin devam ederiz, sen de evden calisirsin diye.

Kendime bir duble espresso alip bulabildigim bir bos masaya yerlestim ve laptopumu actim.

Hizlica etrafta bir WiFi noktasi olup olmadigina baktim - pek sansim yoktu bu gun. Parayla korkunc ucretlerle servis veren haydutlardan bolca vardi ama...

Kismet'i calistirip bir ne var ne yok tarayalim dedim ve arastirmaya basladim. Cok surmeden bir takim kendini duyurmayan servisler yakalamaya basladim.

Hizlica SSID'leri kesfedip bir bir durtuklemeye basladim bunlari. Cogunlugu yerel ve pek iyi korunmamis sirket aglariydi - ne zaman ogrenecekler bu insanlar yerel aglari WiFi'ye yayinlamak boru degil, sonucta ozellikle hava alani gibi bir yerde insanlarin kisisel bilgileri son derece kolayca calinabilir!

Artik internet baglantisi degil de daha cok meraktan saga sola bakinmaya basladim, EasyJet, BMI, Ryan Air, birkac adi bilinmez yerel havayolu sirketi derken aniden bir baglanti ilgimi cekti: "Galaktik Yolculuk".

Birilerinin espri anlayisi benimkiyle ayni diye dusunerekten bu aga kendimi dikkatlice bagladim. Muhtemelen herhangi bir sistem yoneticisi beni rahatca yakalayip zaten kucuk olan hava alaninda hizlica bulabilirdi ama laptopumun guvenliginin makul derecede saglam oldugunu dusundugumden pek dert etmedim - tabii ki hava alani guvenligi elemanlarinin beni dove dove disari atmasi hos olmazdi ama boyle bir olayin olasiligi hayli dusuk diyerekten... Insanoglu arada bir riske atmali kendini. Hos - bende bu habirebir olan bir sey ama, zannedersem daha cok kendi hayatima pek onem vermedigimden kaynaklanan bir sey bu.

Hizli bir ag taramasi bana birkac tane web sunucusunun oldugunu gosterdi, ben de hadi artik, bundan sonra ne olacak diye Firefox'umu acip sansimi denedim: http://www.galaktikyolculuk.com

Ve karsimda aniden ilginc bir web sayfasi vardi. Anlamadigim bir dilde, anlamadigim garip bir karakterler ekranimi doldurdu aniden. Ekranda karsima gelen renkler kesinlikle dunyadaki web sayfasi standardlarina pek uymuyordu, pembe-mor bir arka plan ustune kirmizi-sari karakterler asagidan yukariya dogru akiyor gibiydi, sanki tepetaplak bir sayfa okuyordum. Once bir sysadmin'in sakasi zannettim bu isi; bazi insanlar aglarina izinsiz baglananlara resimleri tepetaklak etmek veya butun linkleri Goatse adamina yonlendirmek gibi sakalar yaparlar. Sistem yoneticilerinin espri anlayisinin diger insanlardan farkli olduguna kesinlikle eminim - onca sene bilgisayarlarla bu kadar hasirnesir olmak insanlari biraz degistiriyor bence, ben de onlardan biriyim sonucta ve bu tur sakalar benim de cok hosuma gider.

Ote yandan bu biraz daha farkli gibiydi.

Gercekten farkli.

Dikkatlice sayfayi inceledim. Sanki bu sayfa bir insanin gozler icin tasarlanmamis gibiydi. Acaba....

Hizlica sayfanin kodunu actim, HTML gibiydi ama karakterlerin grafiklerden olustugunu farkettim, UTF8 degildiler - UTF8 butun dunyadaki dilleri iceren bir karakter tanim tipi, artik biliyorsunuz, hikayeye devam - ve linklere hizlica baktim ve diger ekranda sirayla linkleri acmaya basladim. Bir suru baska garip renklerde garip >karakterlerle dolu sayfalar ekranimi doldurmaya basladi.

Saskinca saga sola klikleyerek gecen bir bes dakikadan sonra aniden karsimda hava alaninin bir plani vardi. Renkler tumuyle yanlisti ama yine de cevremdekileri taniyabilecegim bir plandi bu. Sanki yolculara ne nerede gosteren planlara benziyordu. Dikkatice incelemeye basladim bu plani. Hizlica bu resmi PDA'ma transfer ettim, laptopu kapattim ve haritada isaretlenmis noktalari dolasmaya basladim.

Cogunlugu tuvaletler, cafeler gibi yerlere denk geliyordu. Ancak bir garip karakter uzerinde hic bir sey olmayan bir kapiya isaret ediyordu. Cevreme hizlica bir baktim, henuz kimsenin dikkatini cekmis gibi degildim. Kapi kolunu soyle bir yokladim, sonra hizlica asildim ve... Acildi, ben de kendimi oteki tarafina attim!

Bir koridordaydim. Cok uzun degildi ama bir on metre kadar gidiyordu ve benim oldugum taraf ile karsi tarafin aydinlatmasi farkliydi, daha cok ultraviolet gibi, garip bir rengi vardi. Yavasca yurumeye basladim, kalbim gum gum gum atiyordu. Koridorun ortasinda biraz durup nefes aldim, kalp atisimi duyamayana kadar kendimi sakinlestirmeye calistim. Zihnimde heyecanin yerini merak almaya baslamisti. Kulaklarimi kabartarak yavas yavas ilerledim koridorda ve sonuna geldigimde koseyi dondum ve etrafima bakindim ama gozlerime inanamiyordum!

Karsimda baska bir hava alani bekleme salonu vardi! Renkler, isiklar, hersey cok farkliydi. Etrafimda organik kupa sekline benzer cisimler, havalarda ucusan isildaklar, kuyruklari kontrol altinda tutacak ipler... Ve isin en garibi, salonun uzak tarafinda bir takim insanlar.. Hayir, insan demek yanlis, hominidler demek daha dogru olur, ya da insansilar? Geri planda cok hafif bir Elvis sesi, Jailhouse Rock'u soyluyordu.

Artik emindim. Elvis olmedi, gercekten yurduna temelli goc etti...

Cok dikkatlice gerisin geriye koseyi geri dondum, koridorun sonuna dogru kosmaya basladim ve kapiyi hizlica acip arkamdan kapattim.

Hizli bir kontrol - hala kimse bana bakmiyordu. Yavas yavas kapidan uzaklastim, bir cafe'ye yoneldim ve kendime bir duble espresso daha siparis edip ilk buldugum koltuga yigildim. Ve laptopumu acip bu cumleleri yazdim. Simdi bloguma yukleyip tekrar kapinin onune gidecegim. Eger benden bir daha haber almazsaniz, Elvis'in son konserinde beni bulabilirsiniz.

Bana iyi sanslar dileyin!

Çarşamba, Haziran 04, 2008

Hitit Gunesi Podcast Bolum 5 - Yigit'in Intikami!

Yigit Kadir Us sonunda dayanamadi hakkinda atip tuttuklarimiza ve kicimizdan uydurduklarimiza ve eline mikrofonu alip... Sarki soylemeye basladi! Imdaaaat! Kurtarin beniiii!

Cuma, Mayıs 30, 2008

Jumper - bir film yorumu

(Not: Bu yazinin cok az farkli bir halini Cumartesi sabahindan itibaren Hitit Gunesi Podcast'indan dinleyebilirsiniz.)

Jumper bir 2008 yapimi bilim kurgu filmi.

Basrolde Hayden Christensen ve Samuel L. Jackson oynuyor. Geri kalan karakterlerin pek onemi yok.

Filmin ana temasi bir yerden bir yere teleport edebilen birisi ve onu oldurmek icin pesinden gelen bir gizli orgut hakkinda.

Once filmin hakkinda biraz bahsedelim:
David Rice adli delikanlimiz bir yerden bir yere ziplayabildigini, yani teleport yeteneginin oldugunu kesfediyor. Mutsuz yasamindan ve evinden kacarak her 15 yasindaki gencin yapacagini yapiyor, banka soymaya basliyor.

Samuel L. Jackson amcamiz bu filmde kotu adami oynuyor ve banka soyan ziplangac delikanlimizin pesinden kosuyor ama amaci Ziplayicimizi hapisaneye atmak degil, oldurmek cunku kendileri Paladin oldugundan Tanri'nin yeteneklerine sahip kisileri oldurmek ana amaclari yasamda.

Filmin konusu gercekten ilgincti. Filmin kendisi Steven Gould'un ayni isimli kitabindan uyarlama ancak goruldugu kadariyla Hollywood gene uyarlama isini kitabin veya hikayenin ama temasini alip uzaktan yakindan alakasi olmayan bir filme cevirmekle tanimliyor. Kitabin orjinalini okumadim ama anladigim kadariyla kitap ile pek alakali degil basi benzer olsa da.

Izlemeyenlerin zevkini kacirmamak icin filmin ana temasindan bahsetmeyecegim ama yorumlarim aha soyledir:

Hayden Christensen aktorlukle alakasi olmayan odun suratli okuzun birisidir.

Bu adamin Star Wars serisindeki oyunculugunu George Lucas'in boktan yonetmenligine ve senaryosuna vurmustum ancak oyle gozukmekte ki delikanlimiz gercekten bir odun. Jumper filmi boyunca Hayden'i bir dukkan manken ile degistirsek filme daha cok ruh ve duygu katmis olurduk.

En vasat oyuncular bile Hayden'den daha fazla duygu ve his gosteriyor. Butun film boyunca Hayden'in oynadigi karakter niye kendisini bu kadar herseyden yalitmis diyordum ama... Sorun Hayden'de.


Gelelim Motherfucker-Samuel L. Jackson'a.
Samuel L. Jackson Kick-ass karakterini gene oynatiyor. Acikcasi Samuel L. Jackson iyi bir aktor ama uzun suredir bence herhangi bir karaktere girmektense sadece Samuel L. Jackson oynuyor, karakterleri cok uzun suredir ayni. Birkac sene once Jedi Jackson amca gorduk, simdi de Paladin Jackson amca goruyoruz. Acikcasi dini fanatik Paladin olayini cok guzel yansitiyor. Bizim gibi D&D oynamis adamlarin tanidigi, yobaz ve alternantif tanimayan paladinleri cok guzel bir sekilde oynamis Paladin Samuel L. Jackson.

Filmin geri kalani hayli manasizdi. Filmdeki karakter olarak bulunan tek diger ordan buraya ziplayan arkadasimiz hayli iyi bir performans vermis ve acikcasi bu karakter Hayden'e gore cok daha canli ve gercekci idi.

Hayden'in kiz arkadasi ise... Girmeyeyim. Surati sirin diye aktor secilmez ama gene de Hayden'le karsilastirilinca?

Acikcasi film bir cok yerde cocuk filminden oteye gidemiyor. Her nedense siddet miktar cok dusuk. Filmde o kadar cok patlama ve action sahnesi olsa da olen bir insan hatirlamiyorum.

Bir sahnede David Rice bir kamyonu bir savas alanina ziplatiyor. Kamera muhtemelen meksikali saskin bir adami ve yaninda David (yani Hayden'i) gosteriyor. Bir sonraki sahnede David kamyondan disari zipliyor ve bir tank kamyonu eziyor ancak kamyonun icinde kimse yok. Acikcasi konu olarak hayli karanlik ve gercekci sekilde islenebilecek bir firsat bosa harcanmis. Hayden'in karakteri yaptigi hic bir seyin acisini cekmiyor, cevresindekilere verdigi hasarlarin hic bir sekilde etkisi altinda kalmiyor. Bu buyuk bir hayal kirikligi.

Acikcasi baska kaynaklardan orjinal kitap hakkinda hayli guzel seyler duydum. Filmi de hic bir beklenti icerisinde olmadan izledigimden eglenecegimi ummustum ama ne yazik ki umitlerim bosa cikti.

Jumper. Izlemeseniz de olur.

Kayip Ciltler - Hitit Gunesi MiniMi Bolum 4

2007 Kasiminda hayli bir kayit yapmistim. Ayrica Eralp ve Mert'in kayitlari da var gene (bolumler 5 ve 6).

Netekim az once Bolum 7'yi kaydederken farkettim bunlari yuklemedigimi. Haliyle huzurlarinizda bendeniz, Hakan, Ingiltere'de elime gecirebildigim dergiler hakkinda konusurken... Yok yok, sayiklarken..

Hitit Gunesi Episod 4

Bolum 4 cikarttik ya, Libsyn bizim yuzumuzden yogun saldiriya ugramis. Super...

Eger podcatcher zimbirtiniz sorun cikarttiysa lutfen tekrar deneyin. Bolum 4 burada. Bolum 5 de hazir, haftaya huzurlarinizda...

Cuma, Mayıs 23, 2008

Hitit Gunesi Metacast 1

Cenem dustu de...
Ayricana Japonyadan bir animenin hit muzigi (Beck).
Linke klikleyiniz...

Hitit Gunesi Podcast 3

Inanilmaz bir sey.

Bu kayitlar aralikta, tam ben isten ayrilmaya calisirken yapildi. Mert, Eralp ve ben birkac saatten fazla sohbet ettik, havadan sudan konustuk, arada zevk aldigimiz temel sey olan BK ve cevresinde ucunda kalan seylerden bahsettik.

Aradan aylar gecti. Sonunda ben kicimi kaldirip bu geyiklerin ise yarar bir kismini kestim bictim bir araya getirdim, kaydettim.

Aradan yine aylar gecti. Ben artik yeni bir sehirde, yeni bir iste calisip yasamima yeni bir yon sokmaya calisiryordum. Hala kayitlar laptopumda durduklari yerde durmaktan oteye gitmiyorlardi.

Ancak, sonunda ben kicimi kaldirdim. Bu gun 3. episodumuzu Libsyn'e upload ettim.

Sirada 4. episod var, hazir, herseyi bitmis, upload edilmis durumda ve haftaya gelecek, ozel istek olursa daha erken.

Belki bu kadar uzun surmedi, belki sadece birkac aydir diskimde bu dosyalar ama bana 6 ay gibi geliyor, muhtemelen de o kadar surdu. Gercekten, inanilmaz bir salakliktir bu.

Sirada Eralp'in MetuCon'da yaptigi soylesiler var. Mert bu hafta sonu Londra'ya geliyor, hersey iyi giderse bulusup bir takim kayitlar yapmayi planlamaktayiz. Kisacasi bundan sonrasi daha iyi olabilir, daha hizli olabilir.

En azindan benim umidim budur. Yaratici insanlariz ama yaratmaya enerji bulamiyoruz. En azindan benim sorunum bu. Simdi gidip biraz daha calisayim, yatmadan once de biraz scifaiku yazmaya calisip kendime gelirim en azindan!

Butun linkleri kacirdiysaniz aha surdan dinleyebilirsiniz.

Saglicakla...

Perşembe, Mayıs 22, 2008

Star Wars the Exhibition

Star Wars Exhibition, Brüksel,
16 Şubat - 1 Haziran 2008

Daha önce hiç böyle şeyler görmemiş biri için heyecan verici bir olay. Ne göreceğini de tam olarak kestiremiyorsan hele fikir iyice insanın içini pır pır ettiriyor.

Bu sergi ilk olarak Lizbon'da açılmış. Çok tutulmuş, şimdi de dünyayı dolaşıyor. Benim gibi meraklılara Star Wars olayını bir kez daha sevdirmeyi (biraz da bu uğurda para harcatmayı) amaçlıyor. Para harcamayı zaten göze almışım, içeride neler olduğunu bir an önce görmek istiyorum.

Doğal olarak bu kadar heyecan, şişmiş, balon olmuş bir beklenti de doğruyor. Sonunda tüm olaya burun kıvırma, beğenmeme, bir hor görme oluşabiliyor. Madem tüm bu zaafların ortaya çıkabileceğinden iyi kötü bilinçliyiz, onları geri plana iterek gözlemlerimi aktarayım.
Sergiye Star Wars olayının bilincinde, hatta kitap nevinden her yeni ürünü yakından takip eden bir arkadaşla gittim. Bilgisi filmlerle sınırlı biri olan bendenizi cahil kaldığım noktalarda aydınlatacağını umuyordum. Nitekim çok da işe yaradı.

Sergi salonuna girerken güzel bir karşılama vardı. Giriş holüne gerçek boyutlarında bir Naboo N-1 Starfighter yerleştirilmişti ve gemi sarı bir zerafetle önümüzde duruyordu. Doğrusu düşündüğümden daha küçüktü ama yine de keyifli bir karşılamaydı. Kokpitte bir çocuk mankeninin oturduğunu herhalde söylememe gerek yoktur.

En baştan söyleyeyim, sergide fotoğraf çekmedim. Hatta merceği oğlumun parmak izleriyle dolu dijital kamerayi yanıma bile almadım. Pek de hata etmemişim çünkü tümü loş bir ortamda hazırlanmış sergide ne çeksem çıkmazdı. Pişman değilim. Ama öteki arkadaş bir kaç fotoğraf çekti, ama fotoğrafları ondan bir tülü alamadığım bu resimsiz, yavan yazıyla idare edeceksiniz.

Biletleri kestirip serginin derinlerine yöneldiğimizde yolumuzu iki Stormtrooper kesti ve aralarından sızan ufak tefek bir adam Yoda'nın posteriyle fotoğraf çektirmek isteyip istemediğimizi sordu. Stormtrooperlara yan gözle bakarak adama nasıl hayır diyeceğimizi düşünürken ortama aniden katılan Darth Vader bizim fotoğrafçının elinden seri hareketlerle sıvışmamıza yardımcı oldu. Ona müteşekkiriz.

Odalara bölünmüş sergi alanının ilk odası bütünüyle birinci bölümdeki pod yarışlarına ayrılmıştı. Pod yarışı sahneleri Tunus'da çekilmiş. Çöle gerçek boyutlarında podlar kurulmuş ve ilgili sahneler orada çekilmiş. Doğrusu pod yarışı sahnelerinin nasıl çekildiklerini görmek sahnenin kendisinden çok daha ilginçti.

Asıl boyutlarındaki podlara filmin çekimlerinde kullanılan seyirci oturakları gibi aksesuarlar da eşlik ediyordu. Filmde fonda sesleri duyulan ve küçük renkli noktalar olarak görünen seyirci yığınlarının aslında renkli pamuk topakları olduğunu öğrenmek de oldukça matraktı.

Her odada sergilenenler, filmden ilgili sahneleri ve o sahnelerin nasıl çekildiklerini anlatan kısa filmleri gösteren videolarla destekleniyordu. Üşenmedim tümünü seyrettim. Kısaydılar, ama konuyu başarıyla özetliyorlardı.

Toplam altı ya da yedi odadan her birinin teması filmin başka bir öğesiydi: Naboo mimarisi, Ewoklar, Jabba the Hut, Darth Vader, Jedilar vb. Örneğin Return of the Jedi'da Jabba the Hutt kuklasının her bir köşesini başka bir adamın hareket ettirdiğini, kuyruğunu da kuyruğun içine girmiş bir cücenin idare ettiğini bilmiyordum. Jabba the Hutt'a (ve onu tasarlayanlara) saygım arttı.

Serginin bitiminde meraklılarına jedi kostümleriyle resim ve film çekme olanağı vardı. Film çekimleri özellikle eğlenceliydi. Darth Vader'la Obi Van Kenobi'nin hangardaki çarpışmalarının bir parodisi niteliğinde benzer kıyafetler giyinmiş iki veledin aynı fon üzerinde kahkahalarla birbirlerine girmeleri görülecek bir manzaraydı.

Sergi çocuklara ve büyüklere yönelik oyuncakların, kitapların ve tişörtlerin satıldığı bir satış yeriyle sona eriyor. Çok uzun sürmeyen bir sergiden sonra ne yapacağını bilmeyenlerin de toplandığı bu nokta oldukça kalabalıktı. Meraklıları için en özenlisinden, en kabasına pek çok figür vardı.

Bir de saatli yapılan jedi gösterisi vardı. Ancak gösteri çok da etkileyici olmayan bir jedi kapışması ve bar bar bağıran bir sunucu nedeniyle pek cazip değildi.

Yeni nesillerin de iyi bilmesi nedeniyle sergi odalarında ağırlık yeni filmlerdeydi. Öte yandan eski filmlerin nasıl yapıldığını görmek daha etkileyiciydi. Koskoca imparatorluk kruvazörlerinin siyah tişörtlü bir adamın elinde bidilik bir maket olduğunu öğrenmek oldukça keyifli oldu.

Etkilendiğim diğer bir konu da bilim kurgu ve fantazi filmlerinde oynayan oyuncuların mavi bir perdenin önünde hayali yaratıklara mücadele verdiklerini görmekti. Buna da sıkı bir hayalgücü gerektiğine karar verdim. O insanlara da saygım arttı.

Sergiyle ilgili görüşlerim biraz karmaşık. Tek tek her odayı suratımda mutlu bir gülümsemeyle gezdim. Ama her nasılda pek yetmedi. Çok çabuk bitti gibi geldi.

Jedi gösterisi biraz zorlama olmakla beraber, sanırım çocuklar için etkileyiciydi.

İlk defa bir Star Wars sergisine gittim ve aktivitelerden değil ama serginin kendisinden etkilendim. Güzel bir deneyimdi. Ancak bir kez daha fırsat çıkar da böyle bir şeye gidecek olursam gitmeden bütün filmleri baştan sona bir daha seyredeceğim.