Salı, Eylül 15, 2009

Hitit Gunesi Epizort 18! Zamanda Yolculuk ve Merlin


Başar, Eralp, Hakan ve Kansu yine eglendiriyo (umarız):

Zamanda yolculuk yaptığımızdan 18. epizort 17.'den önce gelicek.

Bu epizortta Merlin hakkında konuştuk temelde.

Ayrıca şu olaya saygılar. Çok ciddi eski TRT Radyo olayını andık.

İki hafta sonra 17. epizotta görüşmek üzere. (Tabii arada gaza gelip tekrar kayda girmezsek). Hanım! Tardis'i hazırla, yola çıkıcaz arkadaşlarla!

Pazartesi, Eylül 14, 2009

AnkaCON 2009



Ankara Üniversitesi Bilim Kurgu ve Fantazi Topluluğunun düzenlediği AnkaCON 2009, 10-11 Ekim tarihlerinde Ankara Üniversitesi Tandoğan Merkez Kampüsünde gerçekleşiyor. Tanıtım metnini aşağıya kopyaladığım ve bu yıl ikincisi düzenlenen AnkaCON fantastik rol yapma oyunları şenliğinde görev alanlara başarılar, şenliğe katılanlara da iyi eğlenceler diliyoruz.

"Gorev Sirasinda zarinizin kac gelecegini asla bilemezsiniz" - Agent Dicehead

Merhabalar yabanci. Duyduk ki ANKABKFT Olaganustu Ajanlar Orgutu'nden haberdarmissin ve bize ulasmak icin olmadik yontemlere basvuruyormussun. Yanlis! Her seyden once unutmaman gereken nokta su: Insanlar bize ulasmaz, biz insanlara ulasiriz! Daha once farkli yerlerde gerceklestirdigin farkli gorevlerde cesaretinin, sabrinin ve cesitli diger yeteneklerinin hakimiyetindeki basarini dikkatle gozlemledik. Artik buyuk komplo'ya karsi surdurdugumuz sessiz savasimizda gorev alman icin hicbir sebep kalmadi. Aramiza hos geldin Ajan X!

Ama hemen boburlenme. Aramiza katilmis olman, sana olan guvenimizi tam anlamiyla saglamis oldugun anlamina gelmiyor. Eger bize kendini kanitlamak istiyorsan buyuk vurgunu yapacagimiz o gun, sen de diger ajanlarimizin yaninda gorev almali ve dunyanin ferah gelecegi icin cabalamalisin.

Lafi daha fazla uzatmadan kisaca sana bu iki gun surecek olan cok onemli gorevden bahsedecegim:

ANKA KUSU 2009 OPERASYONU

Gorevin Kod Adi: ANKACON'09
Tarih: 10-11 Ekim 2009
Yer: Ankara Universitesi, Tandogan Kampusu, Merkez Kafeterya

Gorev Tanimi:

Ajan X, yapman gereken ilk is belirtilen tarihlerde, belirtilen yerde 9:30 ila 18:00 saatleri arasinda bulunmak. Oraya diger tum insanlar gibi gidecek ve onlar gibi egleniyor goruneceksin. Etrafta senden baska ajanlar olduguna dair bazi istihbaratlar aldik. Bu nedenle dikkatli olmali ve mumkun oldugunca dogal gorunmelisin. eger bir problem olursa olay mahallinde bulunan "Gorevli" kartina sahip saha ajanlarimizdan yardim isteyebilirsin.

Sana dogal gorunmen icin bir kac tuyo verelim. Convention alaninda bulunan masaustu oyunlarda oynayabilir ya da canlandirmali rol yapma oyunlarina katilarak beklenmedik sirlari aciga cikarabilirsin. Bunlar disinda Warhammer savas oyununa goz atabilir, standlarla ilgileniyormus gibi de yapabilirsin. Kart ve kutu oyunlari oynamak da, etrafi kimseye farkettirmeden gozlemlemene epey yardimci olacaktir. UNUTMA! Asla, ama asla "Nerd Testi" gibi seni aptal durumuna dusurebilecek bir aktiviteye katilmaya calisma. Bunun sonucu sadece, etrafta gezinen gercek Nerd'lerin seninle dalga gecmesine ve aklini kurcalayarak gorevinden sapmana neden olacaktir.

Bunun disinda bilmen gereken bir diger sey ise 10 Ekim aksami Schrodinger' in Kedisi ile ilgili bir deney yapilacagi soyleniyor. Bu konu hakkinda "Gorevli"lerden daha fazla bilgi edinebilirsin. Fakat dikkatli ol. Bu bilgi gereginden fazla alkol iceriyor olabilir!

Bolge alaninin disinda ikamet eden ajanlarin onceden irtibata gecmesi halinde, "Gorevli"ler, "Guvenli Ev"ler saglayacaklardir.

Bu operasyon dahilinde gorev amiri olmak isteyen ajanlarin, gorev brifinglerini operasyon veritabanina kaydettirmeleri gerekmektedir. Bahsi gecen veritabani adresi asagida bulunmaktadir:
http://www.ankabkft .org/ankacon

Konuyla ilgili, ANKABKFT Olaganustu Ajanlar Orgutu karargahiyla iletisime gecmek icin su saha ajanlarina basvurabilirsiniz:
hazarkumas@hotmail. com
zahiricizgiroman@ hotmail.com
occultsearcher@ gmail.com

Gorevle ilgili daha ayrintili bilgiyi yakin zamanda duyuracagimiz yerlerden temin edebileceginiz "Davetiye" adi altinda

bulunan brifing dosyalarindan alabilirsiniz.
Bu brifing dosyalari amir olmayan tum ajanlar icin bir zorunluluktur!

Masabasi gorevler (kod:RPG) icin brifing dosyalari 3 TL'den
Saha gorevleri (kod:LARP) icin brifing dosyalari 6 TL'den ucretlendirilmistir .

Gorevinizde simdiden basarilar Ajan X!

Perşembe, Eylül 03, 2009

Yazar: Gökçe Mehmet Ay

Haftalardır elime yapışan, okumayı bir türlü bitiremediğim The Light Ages'a suçlu suçlu bakıyorum. Ödev gibi oldu artık, bitirmem lazım. Bir yandan "Eylül sayısı gecikti sanki" dediğim Asimov's dergisinin Ekim-Kasım çift sayı cildi geldi geçen hafta. Bugün de postadan yeni abone olduğum Fantasy and Science Fiction dergisinin Ekim-Kasım sayısı çıkmasın mı... Hangi birini okuyacam diye kara kara düşünürken aklıma geldi. ODTÜ BKFT'nin en hayırlı evlatlarından, en hevesli mezunlarından Gökçe'nin hikayesi var: Uyur'un Laneti. Hemen gittim, Smashwords'de hikayeyi buldum ve bir solukta okudum. Aşağıda kısa bir parça alıntıladığım Uyur'un Laneti'ni siz de okuyun. Gökçe öyküsünü bedava dağıtıyor ama beğenirseniz Smashwords satın alma imkanı da veriyor. Mis gibi, genç, Türk, fantasik yazar... Okuyunuz, beğeniniz, ödeyiniz.

Ağaçların karanlığının ardından suyun üzerinde oynaşan ışık gözümü almıştı. Kaynaktan çıkan su sakin bir dereye katılıp uzaklaşmadan önce ufak bir gölcükte birikiyordu. Gölün ortasında birkaç nilüfer akıntıyla salınıyor, daha önce görmediğim çiçekler kıyıda kayalara tutunmuş güzel kokular saçıyordu. Düşünmeden ileri atıldım. O suya varıp bir yudum içmek, çiçeklerin arasında uzanmak istiyordum. Halil kolumu tutmasaydı belki devam ederdim.

“Dur. Burada bir terslik var.” Sesi sakindi ama suratında sıkıntının izi görülüyordu.

“Ne tersliği var ki?” Büyülü bir etki hissetmiyordum. “Kaynağa beni çeken bir sihir yok. Bunu kesin olarak söyleyebilirim.” Zeynep de durmuştu. İkimiz de Halil'e bakıyorduk.

“Bilmiyorum. Ama baksana ne kadar sessiz. Etrafta bir kuş bile yok.” Gerçekten de etrafta sinek bile yoktu.

“İddiaya girerim ki suyun kenarında bir hayvanın bile ayak izini görmeyeceğiz.”

Halil etrafına dikkatle bakınarak suya yaklaştı. Onun peşinden giderken bu güzelliğin bir tehlike saklayacağına inanamıyordum. Suya bir metre kadar yaklaştık, Zeynep Halil'in solunda ben sağındaydım. Dikkatlice kaynağın etrafını inceledik. Suyun sesi ve bizlerin nefesinden başka bir çıtırtı bile yoktu. Küçük havuzun ortasında salınan nilüferler dışında hiçbir şey bizi izlemiyordu.

Film: Moon

İyi bilim kurgu filmlerin azlığından şikayet edenlerdenseniz size bir iyi haberim var: Moon.

Dünyamızı enerji darboğazının pençesinden kurtaran Lunar Industries firması Ay toprağından helium-3 çıkartıp enerji üretme operasyonunu sürdürmek üzere adamımız Sam Bell'e (Sam Rockwell) görev vermiştir. Üç sene boyunca Ay'da bir başına kalmış olan ve artık Dünya'ya dönmeye hazırlanan Sam giderayak kafayı yemeye başlar. Haberleşme uydusundaki bir türlü giderilemeyen arıza sebebiyle Dünya ile iletişimi Jüpiter üzerinden gecikmeli yapabilen Sam'in tek yardımcısı GERTY isimli robottur. (Başa vuran yalnızlık semptomu olsa gerek) gördüğü halüsinasyonlar sebebiyle dikkatsizleşen Sam ciddi bir kaza geçirir ve revirde uyanır. Fakat yolunda gitmeyen birşeyler vardır. Sam allem eder kallem eder, GERTYyi kandırıp kaza yerine ulaşır ve hiç beklemediği birşeyle karşılaşır.

Filme konu olan öykünün de yazarı olan yönetmen Duncan Jones'un uzun metrajlı ilk filmiymiş Moon. Seattle Uluslararası Film Festivaline geldiğinde kaçırmıştım. Geçen hafta tek bir sinemada gösterildiğini duyunca koşarak gittim. İyi ki de gitmişim. Psikolojik gerilim tatları olan güzel bir bilim kurgu filmi seyretmiş oldum. David Bowie'nin oğlu olması itibarı ile benden peşinen +50 puan alan Duncan Jones iyi iş çıkarmış. Matchstick Men'de görüp hastası olduğumuz Sam Rockwell de iyi oynamış. GERTY'nin sesini ise Kevin Spacey yapmış. Daha ne olsun...

Bulursanız izleyiniz; benden tavsiye.

Salı, Eylül 01, 2009

Hitit Güneşi Epizort 16

Kabaca, kaldığımız yerden devam.



Not: Bu epizortta bahsettiğimiz Google book-search hadisesini WSJ makalesi güzel toparlamış.

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

Hitit Güneşi Epizort 15



Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Hüzün Tünellerinde Soldum Kederlerinde

Bu aralar okuduğum, seyrettiğim herşey mi depresif yoksa ben mi depresyondayım sevgili Hitit Güneşi?

Tarih sırasıyla gideyim. Erken Başgösteren Alzheimer's Hastalığı pençesine düşüp hepimizi üzen Terry Pratchett'ın 2008 tarihli Nation isimli eserini okudum geçen ay. Allahım, ne kadar güzel yazılmış bir roman diye diye okudum. Güzel derken "ustaca" veya "maharetle" yazılmış olduğunu kastetmiyorum. Gavurun "beautiful" dediği şekilde güzel. Tatlı tatlı yazmış adam. Dağ manzarası karşısında hayranlıkla karışık bir küçüklük hissiyle bakakalır ya insan, aha işte öyle okudum (seyrettim esasen) kitabı. Şimdiye kadar onlarca kitabını okumuşumdur. Her seferinde zekasına, mizahına, kıvraklığına hayran ola ola okumuşumdur. Ama böylesi yazdığını hiç görmemiştim. (Görmemişimdir? Memişim?) Hemen bütün kitap boyunca insanı saran, sarsan derin bir hüzün hissettim ben. Öyle melodram olaylar olduğundan, karakterler bir felaketten diğerine yuvarlandığından, veya işlenen temaların karanlıklığından filan değil, basbayağı kitabın diline, havasına hakim bir keder hissinden bahsediyorum. Okudukça üzülüyor insan, niye üzüldüğünü de bilmeden.

Kitabı bir solukta okuyup bitirip elimden bıraktıktan sonra da ilginç birşey oldu. Normalde bu kadar beğendiğim - evet çok beğendim - başka bir kitap olsa interneylerde neyim gezer, yorum, trivia filan okurum. Hiçbişiy yapasım gelmedi. Okuduğum kopya kütüphane kitabı olduğu için gidip bir tane satın almayı düşündüm ondan da vazgeçtim. Amazon'da PratchettT videosu var, kitap hakkında. Onu da seyretmedim. Velhasıl bana bir haller oldu sevgili Hitit Güneşi. Bir garip etkiledi bu Nation beni. "Kansu kitabı beğenmiş, bir de kitaptan içlenmiş, bi acaip olmuş" diye okuyacak olan varsa diye söyleyeyim, Nation bir YA kitabı: young adult. Sonradan bize çocuk kitabı kakalamışsın diye kimse bana posta koymasın.



Arkasından geldi Ian R. MacLeod kitabı olan The Great Wheel. Aman ya Rab! Nation'dan sonra şişen yüreğime bir damla rehavet gelir mi acaba diye aldım elime kitabı ama nerede rehavet, nerede letafet... Usta kısa hikayeci MacLeod ilk romanı olan The Great Wheel'a "niyet ettim Allah rızası için Kansu'nun içini kıymaya" diye başlamış. (Yemin ederim kitabın başında aynen böyle yazıyor. [Yalan yere parantez içine yemin etme çarpılırsın.])

The Great Wheel bundan birkaç yüzyıl sonra Dünya'da geçiyor. İnsaniyet doğanın ırzına bir süre geçtikten sonra hafif toparlanmış. Çokuluslu tekel şirket sayesinde savaş ihtimali ortadan kalkmış. İklim düzenleyici zamazingolar, her türlü güçlüğe karşı dayanma gücü veren yapay virüsler, doğum sonrası omurgaya eklenen yardımcı elemanlar filan sayesinde herkes, en azından Avrupalılar, hastalıksız yaşıyor. Avrupa dışında kalan tayfa, Borderers, ise bir çeşit füzyon kültür oluşturmuş, gariban gariban yaşıyor - ve ölüyor.

Adamımız, Father John, inanç bunalımı yaşamış, imanını yitirmiş, Avrupalı bir Hristiyan rahip; üçüncü dünya tadındaki Borderer şehri Endless City'ye tayini çıkmış, orada yerli halka kendince şifa veriyor, huzur dağıtıyor. Bünyesinde barındırdığı virüsler Borderer halk için öldürücü olabileceğinden adamımız her daim onlardan uzak durmak, elinde eldivenle ve dezenfektan spreyle gezmek zorunda. Yerli halk arasında bir çeşit kan kanserinin beklenmedik yüksek oranda rastlanır olduğunu farkeden Father John kanserin sebebini bulmak için yollara düşüyor ve yol boyunca kendisine yarenlik eden bir yerli kıza aşık oluyor. Bu esnada yolculuk da spiritüel bir hal alıyor: John, komadaki ağabeyinin hatırası ile bir çeşit iç hesaplaşma yaşıyor. Kanserin sebebinin atom bombası yemiş bir bölgede yetiştirilen ve halk tarafından tütün çiğner gibi çiğnenen bir yaprak olabileceğini bulan John şehre dönüyor ve olaylar gelişiyor...

Görüldüğü üzere son derece bayık ve belki de biraz bayat bir hikaye. İnancını yitirmiş, şehvetin pençesine düşmüş rahip teması daha önce filmlerde, kitaplarda defalarca işlenmiş olduğundan ilk bakışta çok çekici değil. Kitabı iyi yapan unsur, yazarın mahareti. MacLeod'un yazdığını okumak çaba istiyor. Yazarın kelime dağarcığı çok geniş ve bu dağarcığı ustaca kullanıyor. Cümlelerini yer yer karmaşıklaştırmaktan da kaçınmayan MacLeod - mesela Scalzi'nin The Android's Dream'ine kıyasla - daha zor okunan ama zor olduğu nispette tatminkar da olan bir üslupla yazıyor. Ve bir de tabii elem, keder, ah hüzün... Baş karakterimiz John'un her daim etrafını kaplayan bir karanlık hava var. Yukarıda Nation'daki yeis havasını tarif edemediğim gibi bu karanlık havayı da anlatmam, aktarmam zor. İdare ediver artık Hitit Güneşi, hüzünlü dediysem hüzünlü. Daha tarife ne hacet.

Beni üzen son eser ise District 9 isimli sinema filmi oldu. Bundaki üzücülük öyle karmaşık filan değil, basbayağı film formülü üzüntüsü, Tabasco sos acısı. "Bunun böyle olduğunu, adamların seni ölçülebilir miktarlarda ajitasyon ile üzdüğünü bile bile niye üzülürsün be adam?" dersen, Hitit Güneşi, ona da verecek cevabım yok. Irkçılık üzücü bişey. Siz de üzülün.

District 9 hakkında burada, yani ABDde epey gürültü yapıldı. Film hakkında bilinmeyen çok birşey kalmadı. Peter Jackson'ın LotR ve King Kong filmlerinden sonra Yeni Zelanda'daki tesislerden bir çeşit Bollywood yarattığını sanırım herkes biliyor artık. Jackson bu sayede klasik Hollywood stüdyo fenalıklarından uzak durabiliyor, istediği filmi istediği gibi yapabiliyor, filan fıstık. İşte bu Peter Jackson, Halo filmi çeksin diye işe aldığı Neill Blomkamp kardeşimize, Halo projesi battıktan sonra "Madem buraya kadar geldin, bize bi film çek de havamızı bulalım" diye çektirmiş bu filmi. Yönetmenin Alive in Joburg adlı kısa filmini temel almışlar.

Bir kısım (birkaç yüz bin) zuzaylı kocaman bir gemiye doluşup dünyaya gelirler. Teknelerle, tırlarla Avrupa'ya gitmeye çalışan kaçak göçmen hesabı bir şekilde dünyaya kadar ancak gelebilip sonra sefil olurlar. Bunlara geçici diye verilen kamping arazisi kısa sürede etrafı çitle çevrili kendin-pişir-kendin-ye, iki milyon nüfuslu getto toplama kampı havasına bürünür. Çevre ahali bunlardan şikayetçi olur. Sosyologların pek sevdiği 'öteki' kavramı işbaşı yapar ve öfke, nefret, farklı olanı hor görme şeklinde tezahür eder. Filmin başında tam bir kalpsiz pezevenk olan ve zuzaylılara köpek çeken adamımız bir kaza sonucu zuzaylıya dönüşmeye başlayınca ebesininkini görür. Oh, canıma değsin!

Böyle kısa yazdığıma bakmayın; aslen, filmi beğendim. Modifiye Toyota kamyonetler vardı, hastası oldum. Bilgisayar oyunlarından çıkma zuzaylı silahlar vardı, değdiği adamı moleküllerine ayrıştıran, çok beğendim. Siz de gidin, izleyin. Tavsiye ederim.

Salı, Ağustos 18, 2009

Muzikal ara - Ukulele soytarılığı


Bu link İngilazya dışında çalışmayabilir ama olmazsa aşağıdakini deneyin.

Buradaki en çok hoşuma giden olaylardan birisi BBC Radyo 4. Bu adamlar müzik kanalı değil, konuşma temelli bir program içeriyorlar. Bolca radyo oyunları, komediler, bilim kurgu romanlar veya oyunlar veya komediler filan feşmekan.

Bazen de durup dururken karşına çok ilginç bir şey çıkıyor. Örneklerden birisi nah bu işte. Ukulele denilen zımbırtı veletler için dört telli gitar havasında bir şey ve Havai adalarının milli müzik aleti (Ed: Külliyen kuru sıkılmış yalan). Utublarda bi sürü çok başarılı eleman bulunabilir bu cihazın hakkını veren. Haliyle çoktandır bunlardan bir tane almayı planlıyordum, şimdi kesin yapmam gereken bir şey.

Ne diyordum? Ankara'da iken bazen kasıp uzundalgada BBC World Service kasardım (ki halen en favori kanallarımdır, burada DAB ile dijital olarak dinleyebiliyorum ve son derece iyi belgesel podcastları var.

Keşke ben Türkiye'de iken bu kalitede eser çıkartan radyo kanalları olsaydı. Dini politikaları kendilerine amaç edenlerden tutun, yasal yayın sınırlarının çok üzerinde Ankara'nın ortasında yayın yapan pop kanalları dışında bir şey yoktu 1999-2000 civarında. Bu arada bahsini ettiğim kanal evimizin hemen dibindeydi ve yayın şiddeti yuzunden telefondaki insanlar 'Hakan radyoyu kapatsana yav' derlerdi, evdeki Hi-Fi setin açık olmayan spikerlerinden ses gelirdi. Olay benim bir gün sigortalarımın atması ve gidip istasyonu basmam ile sonuçlandı.

Herneyse, yukarıya ya da aşağıya klikleyerek bir dinleyin. Özellikle Anarchy In the UK cover olayına dibimin düştüğünü söyleyebilirim.



Ve favori sanatçımdan bir video:



Sonradan eklenti (Utub'u sömürmeyi seviyorum ama kahrolsun TTNet).

BRAIIINNZZZZZZ

İngiltere'de Aptal Sezon denilen bir şey var. Parlamento cart curt herkes tatile çıkınca gazeteler ve TV/Radyo paylaçolarla doluyor. Ancak arada bir ortaya çıkan abuk subuk bir olay adamı neşelendiriyor.

Zombie Walk: Mangled Face

(yukaridaki Foto Grant Neufeld'e aittir)

Netekim bu sabah radyonun gürültüsüyle uyandım ama yataktan çıkamadım. Rüya ile gerçek dünya arasında bir yerlerde dolaşırken zombilerden bahsedildiğini duydum ancak kendime gelip ilk kahvemi içmek için mutfağa doğru sürüklenirken bunun hayal gücümün bir eseri olduğuna kanaat getirdim.

Aradan saatler geçti, ofiste kurmakta olduğum Oracle DB ile işim bitince bir BBC News sayfasına bakasım geldi ve karşımda süper bir haber vardı: 'Bilim Zombi saldırısını irdeliyor'.

Kanada'da elinde fazlaca zamanı bulunan bazı arkadaşlar modellemişler olayı. Kısacası eğer bu zombi isi gerçekten başımıza gelirse yarraa yedik.

Beni en çok güldüren satır şu oldu: 'In their scientific paper, the authors conclude that humanity's only hope is to "hit them [the undead] hard and hit them often".'

Çevirirsek, insanlığın tek ümidi zombilere sertçe ve sıkça vurmak.

Son yıllardaki en favori filmim Shaun Of the Dead idi. Bir daha izlemenin zamanı geldi galiba.

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

Cuma, Temmuz 31, 2009

TERS AYNA

Tuna Bayık - Funda Tezel
Tui Yayınları - 2008


Ters Ayna iki genç yazarın ortaklaşa kaleme aldıkları bir korku romanı.

İçeriğinde Anadolu motiflerinden tutun, zalim katiller, doğaüstü varlıklar, amansız bir intikam ve bir miktar da Rosemary's Baby havasında esintiler var.

Kitabın iki önemli kahramanından biri olan Pelin bir şirkette çalışmaktadır. Yakın geçmişte derinden bağlı olduğu sevgilisini kaybetmiştir ve zaman zaman nükseden psikolojik sorunları vardır. Şirketin genel müdürünün ani ölümü ona bir yükselme olanağı sunar ancak evinde yaşamaya başladığı tuhaf olaylar bu mutluluğu gölgede bırakır.

Diğer yandan Bilgin işine olduğu kadar eşine de aşkla bağlı, her yönüyle ideal, neredeyse kusursuz, tanınmış bir psikologdur. Hem evinde hem de işyerinde son derece mutlu olan bu doktorun garip biriyle yaptığı ürkütücü telefon görüşmesi onu tedirgin eder ve mutluluğu bir anda kabusa dönüşür.

Ters Ayna her iki yazarın da heyecanlarını ve bilgilerini ortaya koydukları bir roman. Korkunun ve ıstırabın yer yer ulaştığı yoğunluk okuyucuyu bu dehşetin sonuna ulaşmaya merakla itiyor.

Yazarların ilk eseri olması dolayısıyla bazı aksilikler de yok değil. Yer yer uzayıp giden, nereye gitmek istediği belli olmayan anlatımlar; özellikle kitabın ikinci yarısında çoğalan noktalama ve yazım yanlışları; bir miktar ağırlık verilmeyi hakeden ancak bunu göremeyen ikincil karakterler bu aksiliklerin arasında. Başlarda bir kaç yerde bahar, sonbahar ve kış arasında zaman konusunda kararsızlıklar belirmiş. Öte yandan son sahnelerdeki kritik zaman akışı tutarlılığını korumuş. Bir de çoğu zaman fazla uzayan paragraflarda kendini gösteren bir değişken bakış açısı sorunu var. Aslında hemen hepsi deneyimli bir editör ve yazım tekniğine gelecek bir el alışkanlığıyla üstesinden gelinecek durumlar.

Bilim kurgu, fantazi ve korku edebiyatı Anglo-Sakson ülkelerde bolca okunan, Türkiye'de ise sınırlı okuyucusu olan edebiyat dalları. Türkiye'de bu dallara gönül veren yeni yazarlar diğer dallarla ve çevirilerle ciddi bir rekabet içerisinde ortama adım atıyorlar. Bu yüzden işleri zor ve işe başlarken sağlam olmak zorundalar. Burada yapmak istediğim onlara ilk yapıtlarının iyi de olsa kötü de olsa gözden kaçmadığını göstermek, biri sonraki girişimleri için onlara, deyim yerindeyse, bir ara gazı vermek.

Tuna Bayık ve Funda Tezel bir zoru başarıp kendi kitaplarını yazmışlar ve bastırmışlar. Acemiliklerine rağmen etkileyici kurguları ve kitabı kaleme alışlarındaki heves Ters Ayna'yı hepimiz için bir ilk yapıyor.

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Re-Animator

1985 Amerika / İngilizce

Gore filmleri kurcalarken bu türün nispeten eski örneklerinden Stuart Gordon'ın Re-Animator'ına rastgeldim. Film gore olmakla kalmayayıp aynı zamanda H.P. Lovecraft'tan uyarlanmış. Filmin aslı "Herbert West:Reanimator" adlı 1922 mahsulü öykü.

Bu film Gordon'un ileriki yıllarda çekeceği bir sürü Lovecraft uyarlamasından ilki oluyor. İştahımı kabartan bu filmleri kısmet ise tez zamanda izleyip burada yormak azmindeyim.

Film, Arkham'ın meşhur Miskatonic Üniversitesi tıp fakültesine taa bilim insanlarının harman olduğu İsviçre'den nakil gelen Herbert West adlı garip öğrenci ile başlıyor. Avrupa diyarlarında ölüleri ayaklandırma hususunda çılgınca bir çaba içerisinde olan genç tıp öğrencisi bu mucizevi çalışmasını Arkham'ın yaşayanları üzerinde uygulaması ile ölüler halaya kalkıyor. Eğlence başlıyor.

Bu noktadan sonra ortalama bir korku filminden sıyrılıp bir gore/splatter'a yakışır bir şekilde kan gövdeyi götürüyor. Ama tüm filmin en çok hoşuma giden kısmı birbirinden ayrılmış olan baş ve gövdenin ayrı ayrı canlandırılıp türlü işlevleri (buna türlü cinsel saplantılar da dahil) yerine getirmesi. Olay ne kadar saçma gelse de filme ayrı bir eğlence kazandırmış. Detaylardan fazla bahsedip filmi eğlencesini kaçırmayayım.

Film Amerika'da o kadar beğenilmiş ki devamları çekilerek iş üçlemeye kadar varmış. Bu kadar ilgiyi, övgüyü hak ediyor mu bilmem ama eğlencelik olarak bakınca kesinlikle seyretmeye değen bir film. Lovecraft ve Gore sevenlere duyurulur.

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

Tokyo Gore Police

2008 Japonya / Japonca

Geçen hafta Dead Snow’u seyrettikten sonra görmüş olduğum kan yetmemiş olacak ki arkadaş tavsiyesi ile daha kanlı bir türe geçtim. Gore ya da Splatter filmlere çok bayıldığımı söylemem ama Tokyo Gore Police ilginç bir deneyim oldu.

Film Japonya’nın geleceğinde, karmaşa ortamında geçiyor. Öyle bir ortam ki naklen infazlar bir adım öteye taşınarak çevirim içi olarak kurban yakınları evlerinden gerçekleştirerek hem adaleti sağlıyor hem de intikamı tadıyorlar. Özelleştirilmiş polis kuvvetleri, şiddeti özendirecek şekilde topluma hizmet veriyor. Samuray zırhları içerisindeki kolluk kuvvetleri yeri gelince herhangi bir ayrım yapmadan katliama girişip gore filme yakışacak şekilde kopartılmış kafaları istifliyorlar.

Böyle bir ortamda kim olduğu bilinmeyen bir bilim insanının geliştirdiği “Anahtar Geni” insanları değiştirip canavara dönüştürüyor. (nasıl bir gense kocaman, çıplak gözle görülür, elle tutulur ve anahtar şeklinde!) Bu genden dolayı delirip oraya buraya saldırmakla kalmıyorlar, herhangi bir yaralanma durumunda yara garip birr tür mutasyona uğrayıp, gücüne güç katıyor. Kesik koldan çıkan elektrikli testerelerden tutun da kopan cinsel organdan imal topa kadar her şey mevcut. (Fil hortumu görünümlü top kesinlikle favorim.)

Hikaye, polis teşkilatında daha doğrusu şirketinde, esas zanaatı mühendis katli olan Ruka adlı bayan polis memuru etrafında dönüyor. Ruka babadan polis olup bir taraftan görev başında telef olan babasının acısı ile nice Müslümcülere taş çıkarırcasına kendini jiletlediği gibi asabiyetten metroda kendine el marifeti ile sarkıntılık yapan Japon magandaları ikiye biçiyor. Karakterimiz tabi ki Japon sapıklığına uygun olarak mini eteklerle vuruşuyor.

Filmde bahçe fıskiyelerine taş çıkarırcasına akan, fışkıran, sıçrayan kan, havalarda uçuşan beden uzuvları nedeni ile şiddet özendirilmekte olsa da orantısız güç kullanımı, kapitalizm, polis devleti ve şiddeti yeriliyor, göndermeler havalarda uçuşuyor.

Eğer gore/splatter film meraklısı değilseniz, farklı bir tür olarak seyredebilirsiz ancak yok ben açık kırmızı kan sevmem, fıskiyelerden ve bahçe hortumlarından haz etmem derseniz yakınından bile geçmeyin.

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Dead Snow


Zombi olayına bir hayli uzak olan ben, son dönemde pek muhterem Yiğit Beyefendi sayesinde zombilere merak saldığım gibi bulabildiğim tüm filmleri seyretmeye çalışıyorum. Bu bağlamda yine Yiğit Efendinin tavsiye edip gözüme soktuğu Dead Snow’u çılgınca bir iştah ile seyrettim.

Film herhangi bir Amerikan korku filmi senaryosuna sahip. Gençler eğlenmek için Norveç usulü karla kaplı dağlardaki kulübeye giderler. Eğlence ve seks gırla giderken olay mahalline vakıf, yıllarını kesilen gençleri uyarıp, korkutmaya vermiş hikmet, himmet fışkıran bilen yaşlı adam ortaya çıkar. Onları 2. Dünya Savaşı ve telef olan Naziler konusunda bilgilendirir. Böylece heyecan fırtınasını başlar. Kafalar yuvarlanır, bağırsaklar deşilir, kan yağmur olur akar. Çekimler, araya sıkıştırılmış espriler ve en önemlisi Nazi Zombiler ile iç organları çok başarılı bir film ortaya çıkarmış. Dead Snow aptal sarışınlar ve boş bakışlı yakışıklı Amerikalıların boy gösterdiği filmlerin kat kat iyi çalışma olmuş.

Dead Snow Tommy Wirkola adlı genç (79 doğumlu!) Norveçli yönetmenin ikinci filmi. Daha önce yine Norveççe bir Kill Bill komedisi çekmiş. Bu genç yönetmeni kesinlikle çok beğendi
m. Hatta benimle kalmayıp gavurlar da pek bir beğenmiş olacaklar ki 2009 Sundance Film Festivalinin açılış filmi olarak seçmişler.

Pazar, Temmuz 05, 2009

Hitit Gunesi Epizort 14! Ugurlu Epizort!

Basar, Eralp, Hakan ve Kansu, bu kez 13. ep'de bahsi gecmesi gereken seyleri konusuyor!
- Zaman yolculugu ve Hitit Gunesi
- Asimov's Okuyucu Odulleri
- Hugo Oylamalari filan fesmekan
- Az oy veren sayisinin odullere etkileri
- Uzayda dolasan isimler
- Escape Pod, Starship Sofa
- ODTU BKFT Kitap katalog Sistemi Muallakligi
- Steve Baxter ve kotu kitap plotlari
- Iskorpit(!)
- Analog vs. Asimov's
- Eski yazarlar ve pulp
- Jeff Noon ve Okuz gibi fiyatlara satilan kitaplar
- Dan Galouye ve sanssiz yazarlar

ve giris muzigi suprizi: Arda Eden'in bizim icin ozel hazirladigi bir eser!