Eralp Tezcan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eralp Tezcan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 06, 2014

Return to Lankhmar


Fritz Leiber
Millenium, 1999
Paperback

Kitap okumalarımın ve yorum yazmalarımın eksik kaldığı uzun bir aradan sonra geri dönüşün siftahını Fritz Leiber’la yaptım. Dedim ki madem bir dönüş yapıyorum, baştan başlayayım ve eski ustaları tekrar okuyayım. Leiber’dan ve onun klasikleşmiş arıza kahramanları Fafhrd ve Gray Mouser’dan başladım.

Return to Lankhmar, Fafhrd ve Gray Mouser öykülerinin beşinci ve altıncısından oluşuyor. Bu sıralama kronolojik bir sıralama ve bundan sonra yedinci ve son öykü olan The Knight and Knave of Swords geliyor.

Beşinci öykü Swords of Lankhmar, Fafhrd ve Gray Mouser’ın Lankhmar limanına yanaşmaları ve rıhtımda alacaklılarından oluşan küçük bir ordu tarafından karşılanmalarıyla açılıyor. Öykü aslında iki bölüm: Birinci bölümde Lankhmar lordu adına Yedi Şehirli Movarl krallığına gemilerle haraç buğday götürmekle görevlendiriliyorlar.Yolculukları bir Nehwon efsanesinin aslında efsane olmadığını acı bir şekilde öğrenmeleriyle sonuçlanıyor. İkinci bölümde Fafhrd ve Gray Mouser’ın Movarl’da ayrı düşmelerinin ardından Lankhmar’ın sayıları on beş kat daha üstün bir ordu tarafından kuşatıldığını öğrendiklerinde nasıl harekete geçtikleri anlatılıyor. Özellikle Gray Mouser’ın bu düşmanların içyüzünü öğrenmek için kelimenin tam anlamıyla şekilden şekile girmesi öykünün en keyifli özelliklerinden biri.

Altıncı öykü, Swords and Ice Magic ilk öykünün bıraktığı yerden devam ediyor. İkilinin eski aşklarına dem vurduktan sonra alımlı iki kadının onları işe almasıyla hikâyenin esas kısmına geçiyor.

Arıza kahramanlarımızı işe alan kadınlar onları adalarını Denizci Mingolların istilasından korumak için tutuyorlar. Bu görev için yanlarına kendileri gibi 12 adam daha almaları için de para veriyorlar. Fafhrd ve Gray Mouser ve toplam 24 adamı adaya ulaştıklarında hiç ummadıkları bir karşılama görürler. Dahası daha önce Nehwon’da adını hiç duymadıkları, başka evrenden gelmiş iki tanrı onlara yardım ederler. Bu tanrılar Odin ve Loki’dir.

Return to Lankhmar, Fafhrd ve Gray Mouser öykülerinin bir anlamda sonuncularını içeriyor sayılır. Efsanelere göre bundan sonraki öyküler planlanmış ama yazılmamışlar. Swords and Ice Magic öyküsü de yapısı ve sonu itibariyle ikilinin maceralı yaşamına bir nokta koyuyormuş gibi. Diğer yandan kronolojik olarak bundan sonra bir öykü daha olması bu efsaneleri yalancı çıkarıyor olabilir. Bunu yedinci öyküyü okuduktan sonra anlayabileceğiz.

Fafhrd ve Gray Mouser, bana sorarsanız Conan kadar güçlü Kılıç ve Büyü karakterleri. Aslında Leiber’a göre bu ikisi Conan’dan daha gerçekçi olmaya yakınlar. Sanırım bunun nedeni zaaflarının Conan’ınkilere göre daha ortada olması.

Ve bu ikiliyi Leiber tek başına yaratmamış. Arkadaşı Harry Otto Fischer da ona yardım etmiş ve sonuçta bu iki karakteri kendilerine benzeterek yaratmışlar. Kendine benzetme, Kılıç ve Büyü evrenlerinde gerçeğe dayalı kahramanlar yaratmanın özellikle o dönemlerde başlıca yöntemi olmalı. Conan ve yaratıcısı Howard’ı da düşününce bu pek şaşılası gelmiyor.

Türkçeya yalnızca bir öyküleri çevrilmiş. Kitabı buldum, adı Kılıç ve Büyü, İthaki Yayınlarından çıkmış, ama Leiber’ın hangi öyküsünü içerdiğini bulamadım. Bileniniz varsa yorumlara eklerse çok sevinirim.

Kalın sağlıcakla…

Cuma, Eylül 21, 2012

Hitit Güneşi Öyküleri Epizort 5! Fırsatları Ayarlama Enstitüsü!

Saygıdeğer Ent Efendi'nin öyküsünü neredeyse tam iki sene önce burada yayınlamıştık. Şimcik bir de Eralp'in sesinden dinleyelim! Kimse bize çok tembel olduğumuzu söylemesin! En azından yüzümüze söylemesin!
Linkler zıpladıktan sonra!

Cuma, Temmuz 20, 2012

Paranoyak Benzerlikler

 
Zamanımızın popüler takıntısı Buz ve Ateş Şarkısı serisini okurken aklıma bir şey takıldı. Özellikle ilk kitapta, Taht Oyunları’nda, olayların gelişiminin ve bazı unsurların Dune’la ne büyük benzerlikler içerdiği dikkatimi çekti.

Başlayalım…

Cumartesi, Eylül 25, 2010

CESET DUVARLARI


Fahri Coşkun
Kentkitap 2009


Bir genç kızı tıkanmış yazgısından kurtarmak için yaşadıkları modern dünyadan gizemli ve ölümcül bir ormana ansızın çekilen dört adamın öyküsü.

Kitabı tek bir tümceyle özetlemek yeterli gibi görünüyor çünkü kitap yetersizliklerle dolu.

Sayısız bozuk anlatımlar, yetersiz zarflar ortalığı doldurmuş. Sözlük uzak kaldığından herhalde bir kaç hatalı kullanım da var. Hemen şöyle bir örnek cümle kurup göstereyim, “Önlerindeki patika yolundan yürüyüp dağlarında arasında önce daralıp sonra genişleyen bir kalyona çıktılar”, gibi.

Karakterler yavan. Görsel bir doluluk verme uğruna neredeyse karakterlerin her adımı tasvir edilmiş. Okuyucuya araları dolduracak bir şey pek kalmamış.

Kitabın bir iyi yanı sonuydu. Bir zamanlar yazdığım bir öyküyü anımsattığı için hoşuma gitti.

Kitabın bir diğer sorunu da arka kapak yazısı. Bir yerinde şöyle diyor: “... dilin sınırlarını zorlamadan derdini anlatmanın yolunu seçiyor.” Keşke diğer yolu seçip dilin sınırlarını zorlasaydı. O zaman kurgu eksiklerine karşın hiç değilse kullanılan dil olarak çarpıcı bir eser okumuş olurduk.

Tanıtımın sonuysa şöyle: “Türk fantastik romanının yönünü belirlemeye [...] şimdiden aday görünüyor.” Böylesine zayıf bir kurgu ve olay örgüsüyle, havada asılı karakterlerle, neden olduğu belli olmayan olaylarla herhangi bir yön belirleyici özellik taşımıyor.

Arka kapak yazısı bir tek bu kitabın soruna değil. Genel olarak arka kapak yazıları kitapların içeriğini yansıtmakta oldukça başarısızlar. Kitabı çevirip arkasına baktığımda, kitabın içerisinden yazarın ya da başka birinin şiirsel bulup alıntıladığı bir iki paragrafı okumak yerine doğrudan eserin içeriğini yansıtan bir bilgi almayı tercih ederim. Kaldı ki alıntılar kitabın genel konusuyla ilgili çoğunlukla yanıltıcı bilgi veriyorlar. Çünkü bu, koca eserdeki bir küçücük anı bütün kitaba mal etmek oluyor. Ayrıca alıntı ne kadar güzel yazılmış olursa olsun, eserin kurgusu ve kalanın güzelliği hakkında zerre kadar ipucu vermiyor. Okuyucunu ağzının suyunu kaçırmaktan öteye gitmiyor.

Uzun lafın kısası, biri iki ayrık, elle tutulur fikir içermesi dışında ne yazık ki vasadın altında bir eser.

Perşembe, Ekim 16, 2008

Suri'nin Yağmurları

Yazan: Eralp Tezcan

Yağmur yağıyordu. Suri denen gezegenin yüzeyinde yağmur bitmek tükenmek bilmeden yağıyordu.

Kaskına çarpıyor, her damla çarptığı yere sümük gibi yapışıyordu. Aşağıda gördüklerinden sonra onları kaskından temizlemek için durmaya niyeti yoktu. Attığı her adım daha yukarı bastığı sürece arkasına bile bakmadan yokuş yukarı yaptığı bu yarışı sürdürecekti. Zaten bu yağmurda baksa da bir şey göremezdi.

Önünü görme ihtiyacı peşindekilerin ona yetişecekleri ve geldiklerini göremeyeceği korkusuyla da birleşince geldiği ilk uygun yerde durdu. Kaskını yeşil sarı sümüklerden temizledi. Arkasına baktı. Peşinden gelen yoktu. Yeniden yukarı koşmaya başladı.

Nefesi daralınca durdu. Arkasında kimseyi görmeyince kendine çevreye farklı bir gözle bakma izni verdi. Alabildiğine gri kayalık bir yamaçtaydı. Ufku aradı ama kül rengi bulutlarla yerin kesiştiği çizgiyi göremedi. Bulutlar tuhaf, yapış yapış yüklerini bıkıp usanmadan bu taş yüzeye bırakıyorlardı.

Sümük yağmuru taşlara yapışmıyor, aralarından sızıp iniyordu. Damlaların kayaların arasından sperm gibi kayıp gitmelerine tiksinerek baktı. Neden hayret ediyordu ki? Giysisinde en ufak bir delik bulsalardı bu ucube sağanak onu da dölleyecekti. Davul gibi şişecek, o kabusun her anını tüm acısı ve iğrençliğiyle yaşayacaktı.

Gözünün önüne ekip şefi geldi. Öğürdü, bir miktar safra ağzına geldi. Geri yutmaya çalıştı ama başaramadı ve ağzındakileri kaskın içine bıraktı. Dışarıda sümük içerde kusmuk ağlamaklı oldu ve tekrar yukarı koşmaya başladı.

Gezegenin jeolojik haritasını yörüngeden çıkardıktan sonra bir süre de bu bir türlü dinmek bilmeyen yağmuru incelemeye almışlardı. Bir kaç kilometre kalınlığındaki yoğun bulutlar yörüngede bulundukları süre boyunca hiç açılmamışlardı ve yağmur sürekli yağmıştı. Bulutları ve yağmuru incelediklerinde, damlaların organik olabileceklerine dair bulgular elde etmişlerdi. İnsanoğlunun uzayda geçirdiği bunca zamandan sonra ilk kez yeni bir canlı keşfediliyor olacaktı. Heyecanlanan araştırmacılar yüzeye bir ekip gönderip örnek almaya karar vermişlerdi.

Ancak iniş sırasında mekik kaza geçirmişti. Kazada giysisi yırtılan ekip şefi yağmurun altına çıkar çıkmaz şişmeye başlamıştı. İçten içe çürüyor çürüdükçe şişiyor gibiydi. Hiçbir şey yapamamış öylece bakakalmışlardı. Bir de sanki çürümenin leş kokusu bu koyu yağmurun altında bile keskinliğini korumuş gibi o yaratıklar çıkagelmişlerdi. Hiçbirini umursamadan ekip şefini yemeğe koyulmuşlardı. Bunu görünce donup kalmadan kaçmayı akıl eden bir tek kendisiydi. Ekibin kalan iki üyesinin nasıl şiştiklerini ve ucubelere yem olduklarını görmemişti.

Yüzeye inmeden önce Kaptan onlara bir kaza olduğu ve haberleşemedikleri durumda iki saat sonra onlara bir kurtarma mekiği göndereceğini söylemiş ve koordinatları bildirmişti. Tırmandığı yamacın tepesine vardığında Kaptanın sözleştikleri gibi bir mekiği onları alması için yörüngeden gönderdiğini gördü. Sevineceğini sandı ama düştüğü dehşet onu bir iğneli fıçı gibi sarmıştı. Ne yapsa ne etse silkinemiyordu.

Arkasına baktı. Gördükleriyle omuriliği titredi. Geliyorlardı. Onu da istiyorlardı. Bütün ekibi bu yağan iğrenç sümük altında dölleyip şişirdikleri, üstüne de posalarını yedikleri yetmezmiş gibi bir de onun peşindeydiler. Mekiğin pilotuna motorları çalıştırmasını haykırarak koşmaya başladı. Telsizinin bozulduğundan haberi yoktu.

Mekiğe vardığında kapıyı açtı. İçeride onu şişmiş bir pilotla, pilotun bacaklarını afiyetle kemiren üç iblis bekliyordu. Acı sonunu kabullenir gibi olduğu bir an, iblis kelimesini evrenin özgün bir varlığı için kullanmanın bir bilim adamına yakışmadığını düşündü. Yaratılışın özünde var olup ancak binyıllarla yontularak geriye itilen ilkel bir sezginin yüzeye vurması gibiydi.

İblisler pörtlek gözlerini açmış, köpek ağzına benzeyen ağızlarından salya, kan ve et parçaları sarkarken ona doğru davrandılar. Dehşetin elleri boğazına, kollarına yapıştılar. Bilinmeyen gezegenlerin ağır şartlarına dayansın diye yapılmış giysisini diş ve tırnaklarıyla şehvetle paraladılar.

Onu mekiğin kapısından dışarı itmeye çalışan iblislerin onunla konuştuklarını, kulağına bir kaç kelime fısıldadıklarını sandı. Son yolculuğuna uğurlanan birinin duyması gereken giderayak inanç pekiştirici, huzur verici sözler değillerdi. Azapla fısıldıyorlardı, "Cthulhu ftagn".

Gırtlağını söken çığlığı Suri'nin şaplayan yağmurunda onunla birlikte sonsuza dek silindi.

Perşembe, Eylül 25, 2008

PRINCE CASPIAN

The Chronicles of Narnia
C.S. Lewis
HarperTrophy 1994

Günlerden bir gün Narnia prensi Caspian büyür ve yaşadığı dünyanın kısıtlamalarının farkına varır.
Diğer yandan Peter, Susan, Edmund ve Lucy bir yıl önce ayrıldıkları Narnia'ya aniden geri çağırılırlar.
Bu bir yıl içerisinde Narnia'da çağlar geçmiştir ve son bir kaç yüzyıldır Narnia Telmarin kralların hükmü altındadır.
Yeni krallar doğanın tüm sıradışı varlıklarını, konuşan hayvanları ve en önemlisi Aslan'ı birer masal gibi görmektedirler. Onlardan konuşulması bile yasaktır.
Ancak genç Caspian gerçeğin böyle olmadığının farkına varır ve Narnia'nın eski sakinlerini geri getirmek için mücadele etmeye başlar.
Bu uğurda ona en çok yardım edebilecekler de Narnia'nin eski kral ve kraliçeleri olan Peter, Susan, Edmund ve Lucy'den başkası değildir.
Narnia Günlükleri'nin dördüncü kitabı Prens Caspian. Bir adı da The Return to Narnia. Filmi bile var. Seyretmedim ancak fragmanlari oldukca etkileyiciydi.
Her zamanki basit yalın dille yazılmış. Lewis'in bir cümlede bir çok şeyi birden canlandırma becerisiyle insanın avucunun içinde canlanan bir kitap.
Olayların ritmi diğer kitaplardan farklı değil. Daha öncekilerde olduğu gibi bunda da bir savaş var. Kahramanların inancı ve Aslan'ın görkemli varlığı bu savaşın sonucunun belirliyor.
Okuması güzel bir kitap.

Çarşamba, Mart 19, 2008

ANCIENT LIGHT

"Chronicles of Carrick V"
Mary Gentle

Gollancz 2002
Omnibus Edition

Daha önce Carrick V serisinin ilk kitabi Golden Witchbreed'le ilgili bir yorum yazmıştım. İlk kitapta, Lynne Christie adında Dünya Birliğinden bir elçi, Carrick V güneş sisteminde üzerinde yaşam olan tek gezegene gelir ve Orthe adındaki bu gezegende yaşayan halkla Dünyalılar arasında olumlu ilişkiler kurmak üzere işe koyulur.

İkinci kitap, Ancient Light, Lynne Christie'nin on yıl aradan sonra Orthe'ye dönüşünü anlatıyor. Ancak bu kez bir Dünya Birliği elçisi değil, ticari fırsatlar bulma amacıyla bu gezegeni keşfetme izni almış bir şirkete danışman olarak gelir. Şirketin amacı Orthe'nin geçmişinden kalan teknolojileri elde edip bunlardan yeni teknolojiler üretmektir.

Orthe, geçmişte büyük bir teknolojik yıkım yaşamış bir gezegendir. Teknoloji kullanmada başı çeken ve “Golden Witchbreed” adı verilen bir ırkın güç ihtirası bu yıkıma neden olmuştur. Yıkımdan dersini alan Ortheliler Tabiat Ana'nın ve toprağın evlatları olduklarını kabullenmişler ve ona sadık bir yaşam düzeni kurmuşlardır.

Yeni yaşam düzenleri doğrultusunda Orthe halkı teknolojiyi bir yıkım aracı olarak görür ve uzak dururlar. Dünya Birliğinin, Orthe'nin eski teknolojilerine karşılık yeni teknoloji vererek ticaret yapma taleplerine olumlu bakmazlar. Orthe deneyimi nedeniyle işe alınan Lynne Christie, şirketin bu amacı yüzünden on yıl önce edindiği Ortheli dostları ile görevi arasında kalır. Dostları yeni görevinin Orthe'nin huzurunu kaçıracağı düşüncesiyle Lynne'e sırt çevirirler.

Orthe kıtalara göre özellikleri değişen küçük topluluklardan oluşmuş bir toplumsal yapıya sahiptir. Ayrı ayrı her topluluğun bir lideri olsa da ihtiyaç görülmediği sürece bu toplulukları biraraya getirecek bir önder seçilmez. Her toplulukta bünyesinde Tabiat Ana dininin ruhbanları da büyük ölçüde söz sahibidirler. Bunca küçük topluluk olması Orthelileri politik ilişkileri etkili kullanan bir yapıya büründürmüştür. Halkın her tabakası politik sürecin bir parçasıdır.

Orthe'de savaş ve kavga yadırganmaz. Ataları arasında Golden Witchbreed olanlar hariç herkes geçmiş yaşamını hatırlar. Bu yüzden ölüm onlar için bir belirsizlik değildir. Dolayısıyla savaşmaktan çekinmezler. Savaşlar onlar için yaşamın doğal bir parçasıdır ve kılıç savaşta kullanılan başlıca silahtır. Yüzyıllardır süregelen bu düzen, bir şirket görevlisinin her zaman sürtüşen iki toplumdan birine gelişmiş dünya silahları sağlamasıyla bozulur ve olaylar çığırında çıkar.

İlk yıkıma neden olan ve sonradan tükendiği sanılan gizemli enerjinin varlığını sürdürdüğünün ortaya çıkmasıyla da dengeler büsbütün sarsılır.

Ancient Light bir yıkım öyküsü. İnsansı varlıklara özgü açgözlülüğün ve hırsın, gücün verdiği sahte güven duygusuyla birleşip bunlardan uzun süre uzak durmayı başarmış bir uygarlığı sona erdirişini anlatıyor. Bu anlamda bir miktar da karamsar.

Kitabın dünya tasarımı ve karakterleri oldukça güçlü. Geçmişi ve bugünüyle ayrıntılı tasarlanmış, güçlü bir uzay medeniyetini gözler önüne seriyor.

Kitap uzaylı bir toplumu ve bu toplumun yaşamını eski teknolojilerinden oluşan bir labirentte gezdirir gibi anlatıyor. Aynı teknoloji Dünyalılarda olduğu kadar Orthelilerde de benzer bir hayranlık etkisi oluşturuyor. Ancak bu hayranlığı her iki toplumun yorumlayışı farklı. Dünyalılarda sahiplenme dürtüsü ağır basarken, Orthelilerde uzak durma eğilimi artıyor.

Anlatımlar okuyanı karakterle özdeşleştirmeye yetecek kadar ayrıntılı. Ancak ayrıntıların çokluğu yer yer kurgunun ağır gelişmesine neden oluyor. Yaratılan hava neredeyse kusursuz. Orthelilerin tavırları, Dünyalılara özgü taleplere verdikleri tepkiler özgün ve tutarlı. Politik altyapı o kadar karmaşık ki kurgu mu gerçek mi olduğu zaman zaman karışıyor. Politik görüşler de tutarsızlık göstermiyorlar. Bu özellikleri kitabı kurgu evrenlerdeki politikaları anlatan bilim kurgular arasında üst raflara koyuyor.

Kitapta, yazılış tarzından ve iyi tasarlanmış yabancı bir dünyanın anlatımından gelen çekici bir taraf var. Mary Gentle, Orthe'de saklı gizemi okuyucuya Lynne Christie'nin gözlemlediği şekliyle sunuyor ve bunu iyi başarıyor.

Sağlam altyapısına ve güçlü kurgusuna karşın okumayı zorlaştırıcı birkaç ayrıntı da yok değil.

İlk kitapta olduğu gibi politik ilişkiler bu kitapta da ön planda. Lynne çoğu zaman olayların içinde değil ve olan biteni bir şirket temsilcisi olarak dışarıdan gözlemliyor. Bütün kitap Lynne Christie'nin ağzından anlatılan olayların politik yansımalarına odaklanmış. Farklı bir tarz olsa da öyküye biraz hantallık katmış. Olaylar olup biterken her şeyi Lynne'in gözünden takip eden okuyucu, karakterle aynı sıkıntılı bekleyişlere, konuya ya da karaktere doğrudan bir katkısı olmayan diyaloglar eşliğinde katılmak zorunda kalıyor.

Öykünün en can alıcı ve önemli sayılabilecek bilim kurgusal unsurlarından biri sürekli geri planda kalmış. İlk kitapta gerçekleşen ve eski Orthe teknolojisini kullanmayı sürdüren Golden Witchbreed kalıntısı bir adamla Lynne Christie arasında gerçekleşen hafıza aktarımı bu kitapta, özellikle başlarda, oldukça silik kalıyor. Daha da tuhafı tüm olan bitenler arasında, bu hafıza aktarımının, bütünüyle yabancı bir kültüre ait anıların bir dünyalı üzerinde bıraktığı etkilerden neredeyse hiç söz edilmiyor. Tüm öyküyü ana karakterin ağzından okusak da bu akıl almaz ayrıntı onun üzerinde birkaç sıkıntılı düş ve bir iki tutarsız davranış olarak ortaya çıkmaktan öteye gitmiyor. Her ne kadar yazarın sürekli bundan bahsedip konuyu daraltmaktan kaçındığı hissedilse de böyle geniş potansiyele sahip bir ayrıntının hakkını veremediği de bir gerçek.

Bunun dışında, konuşmaların arasına mantıklı olamayacak kadar uzun gözlem ve düşünce tasvirleri sokulmuş. Olaylar birinci tekil ağızdan anlatılırken ve bir diyalog sürerken araya giren tasvirler 'bunlar hiç bitmeyecek mi?' sorusunu sık sık sormanıza neden oluyor.

Anlatımın duygusal iniş çıkışları aktarmadaki yetersizliği de ayrı bir sorun. Olaylar gelişiyor, hem yeni hem eski karakterler sahneye girip çıkıyorlar, kavgalar kopuyor, sinsi politikalar uygulamaya konuyor ve baş kahramanlar, ya kurnazlıkla ya da yardım görerek, her zaman olayları denetim altında tutuyorlar. Tüm bunlar olup biterken kitabın ritmi aynı kalıyor. En yakın dostlar ölümün eşiğine geldiklerinde bile anlatım, herkesin bir masa başına oturup Orthe çayı içtiği bir sohbet sahnesinden çok fazla farklılık göstermiyor.

İyi tasarımına ve başarılı kurgusuna karşın olayların odağını bir miktar yitirmiş bir roman. Temelinde yatan sağlam hayalgücüne karşın okuması zor. Hem bilim kurguyu hem de politik entrikaların öne çıktığı kitapları beğenenler için fena bir eser sayılmayabilir. Ama bundan hazzetmeyenlere, seçme şansları varsa yazarın diğer kitaplarına yönelmelerini tavsiye ederim.

Salı, Eylül 18, 2007

Golden Withcbreed -- Mary Gentle

Orthe: The Chronicles of Carrick V
Omnibus Edition, Gollancz 2002

Elimdeki baskı yeni omnibus baskısı olmasına karşın kitap aslında oldukça eski, ilk olarak 1983 yılında çıkmış. Chronicles of Carrick V'in devamı olan Ancient Lights ise 1987'de basılmış. Kitap farklı bir dünyanın çetrefilli politikalarını ve bu karmaşanın içerisinde dünyalı bir politikacıyı anlatıyor.

Lynn Christie ya da adlarında nereli olduklarını belirtmenin önemli olduğuna inanan Ortheliler için Lynn de Lisle Christie dünya hükümetlerinin ortak elçisi olarak üzerinde yaşayanların Orthe dedikleri Carrick V gezegenine gönderilir. Dünya ve Orthe arasında diplomatik süreçleri başlatmanın yanısıra görevlerinden biri de kendinden önce gelen araştırma ekiplerinin politik nedenlerle başkent dışına çıkamamaları sorununu çözmektir.

Lynn Christie kıtanın lideriyle olumlu ilişkiler kurar ve araştırma ekibi için olmasa da kendi için başkentten çıkıp diğer kentleri gezmek için izin koparır. Kültürü tanıyacak, Orther'nin varolan düzenini bozmadan ticaret yapma koşullarını değerlendirecektir.

Orthe halkı teknoloji tabanlı büyük bir uygarlıktan geriye kalmış bir toplumdur. İleri teknolojinin yarattığı yıkımı gören halk yüzyıllar önce teknolojiye sırt çevirmiş, bilimden uzak yaşamayı savunan bir dinin çevresinde toplanmıştır. Geleneksel olarak herkesin iki kılıç taşıdığı bu diyarda ölümden sonra geri dönüşe inanıldığı ve dönenler kısmen de olsa eski yaşamlarını hatırladıkları için savaş ve ölüm yaşamın bir parçası kabul edilmektedir. Gezegenin tek memeli varlığı Orthe insanıdır. Develere benzer çift göz kapakları onları kumdan, güneşten ve fırtınadan korumanın yanısıra bazı duygularını ifade etmenin de bir yoludur.

Üstün teknolojinin varolduğu dönemde ırksal özellikleri itibariyle altın renkli gözleri olan ve kendilerine Witchbreed denen bir ırk diğerlerine göre baskın çıkmış, teknolojiyi daha da ileri götürerek sonunda yıkıma sebep olmuştur. Bu yüzden atalarının sömürgeci anlayışının etkileri olarak bu ırkın torunlarına da diğer halk kötü gözle bakar.

Lynn Christie kısa sürede bu dünyaya uyum sağlar. Ortheli dostları ona gittiği kentlerde yardımcı olurlar ve Christie başarılı temaslarda bulunur. Ancak misafir olduğu bir kentte uğradığı saldırı Orthelilerin yabancılara karşı göründükleri kadar hoşgörülü olmadıklarını gösterir.

Politik görüşmeler ve farklı bir kültürün etkileri, bir dünyalının bakış açısı üzerinden okuyucuyu olayın içine sokarak resmedilmiş. Her ne kadar kısa kısa, çok fazla işin sıkıcı kısımlarına girmeden akıllıca yazılmış bir politik kulisler silsilesi olsa da en hareketli sahneler de bile kendini gösteren akıcılık eksikliği zaman zaman kitabın okunmasını zorlaştırıyor. Öte yandan kurgunun ve karakterlerin sağlamlığı en durağan bölümlerde bile gerisini okuma merakını da canlı tutuyor. Uzatmadan, kısaca yapılmış yeni dünya tasvirleri kitabın keyifli özelliklerinden biri. Orthe terminolojisine alıştıktan sonra gerçekten de ortamın bir parçası olunabiliyor.

Tek aksaklığı Orthe politikasını ilerleyişindeki durağanlık olması dışında okuması keyifli bir kitap.

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

SESSİZLİK KULELERİ - 2084 -- Kaan Arslanoğlu

İthaki 2007

Bir yerli bilim kurgu. Türk yazarların bilim kurgu ve fantastik eserlerini takip edip incelemek şu sıralar edindiğim uğraşlardan biri. Daha önce Saygın Ersin'in başarılı bir fantastik çalışmasını yorumlamıştım.

Sessizlik Kuleleri-2084 yaşanan bir felaket sonrası teknolojik olarak ileri bir toplumun saygın bir üyesi olan psikolog bir kadının 50 yıl önceki felaketten sağ çıkan bir kaç çocuktan biri olarak yaşadığı deneyimin de etkisiyle hayatını sorgulamasını anlatıyor. Büyük yıkım adı verilen bu felaketten bir avuç çocuk özel bir taşıta bindirilerek kurtarılır. Yıkımdan elli yıl sonra teknoloji bazı toplumları temel gereksinimlere dahi ihtiyaç duymayacağı bir noktaya getirmiştir. Diğerleri ise teknolojide kısmen ilerlemiş, mutluluk hapı bağımlısı topluluklar olarak görece daha ilkel yaşamlarını sürdürmektedirler. Olaylar kahramanın, oğlunun ruhsal durumu için endişelenen bir anneden bir telefon almasıyla başlar. Psikoloğu ziyarete gelen adamın tüm sistemin dikkatini çeken genetik farklılıkları vardır.

Kitap önemli ölçüde incilden ve Hıristiyanlıktan etkilenmiş. Adem, son yemek, on iki havari ve kutsal kase gibi klasik öğeleri görmek mümkün. Kahramanın bir gezi sırasında seyrettiği tarih bilgileri aracılığıyla da Türkiye'ye ve teröre değinilmiş.

Öykü asıl karakterin sürekli ön plana çıkan Magdalı Meryem tarzında iç çekişmelerinden yola çıkıyor. Hatta bu iç hesaplaşmalar o kadar ön plandalar ki diğer karakterler kısmen sönükleşiyor, kurgu da yer yer kopuklaşıyor. Baş kahraman olan psikoloğun içe dönüklüğü bu nedenle okuyucuyu kurgudan ve kurguya katkıda bulunan karakterlerden uzaklaştırıyor. Bir romandan çok hikaye havası verilmiş içsel bir deneme gibi.

Bütün bu bireysel çatışmaların arasında kahramanın anlatıklarının hangisinin bir düş, bir görüntü, anı silsilesi ya da gerçek olduğu belli değil. Tüm bu belirsizlik yalnızca kahramanın kafasını karıştırmakla kalmıyor, okuyucuyu da allak bullak ediyor.

Öte yandan J.G. Ballard'ın koyu psikolojik öykülerinin havasını taşıdığını da yadsıyamam. Ballard'ın o öykülerini de anlamakta güçlük çekmişimdir.

Tüm bu olumsuz havaya karşın yazarın bir bk yazma çabasını ve başarısını büyük bir saygıyla selamlıyorum. Devamının gelmesini dilerim.

Cumartesi, Temmuz 14, 2007

Thomas Covenant Tarihçeleri

Thomas Covenant tarihçeleri toplam iki üçleme ve bir dörtlemeden oluşan bir seri. İlk üçleme basıldığı yıllarda (1977) pek çok bk&f severin övgüsünü kazandığı gibi karakterin sıradışılığı nedeniyle bir miktar eleştiri de aldı. İkinci üçleme 1982'de piyasaya sürüldü. Sonuncu seri olan dörtleme ise halen yazılma aşamasında. Dörtlemenin ilk kitabı 2004 yılında çıktı.

Kitapların kahramanı Thomas Covenant cüzzama yakalanmış bir çoksatar yazarıdır. Eşi onu hastalığı yüzünden boşamıştır ve komşuları ve tanıdıkları tarafından dışlanmaktadır. Yalnızlık ve hastalık onu ruhsal çöküşün eşiğine getirmiştir. Ancak geçirdiği araba kazasından gözlerini açtığında kendini, herkesin gözünde bir kahraman olarak görüldüğü farklı bir dünyada bulur. Şimdi roller değişmiştir. Kendi dünyasında bir hilkat garibesi olarak görülürken, bu dünyada ona bir kahraman gözüyle bakılır. Ancak Covenant aynı Covenant'dır. Onu bir kahraman olduğuna ve olabileceğine inandırmak, bu yeni dünyanın iyi niyetli insanları için bile çetin bir sınavdır. Ne de olsa dünyalarının yazgısı Covenant'ın elindedir.

İlk üçleme olan Birinci Thomas Covenant Tarihçeleri'nin ilk kitabı Diyardaki Bela (asıl adı Lord Foul's Bane) Phoenix Yayınevi'nden 2004 yılında çıktı. Kadir Yiğit Us'un usta çevirisi ve Korkut Öztekin'in başarılı kapak resmiyle etkisini gösterdi. Bundan yaklaşık üç yıl sonra, İthaki Yayınevi serinin ikinci kitabını Sayrıtoprak Savaşı (asıl adı Illearth War) adıyla çıkardı. Bu kez çeviri Nejat Eralp Tezcan'a ait.

İlk üçleme piyasaya çıktığı dönemde çok tartışıldı ve sonunda fantastik edebiyatın önde gelen eserleri arasında adı, Yüzüklerin Efendisi'yle birlikte anılan kitaplardan oldu.

Kitapların gönülsüz kahramanı Thomas Covenant ise fantastik eserlerde çoğu zaman karşımıza çıkan baş kahramanlardan oldukça farklı. Her ne kadar hatasının bilincinde olsa da değişmekte gösterdiği dirayetsizlik onu oldukça isteksiz ve inatçı bir kahraman yapıyor. Aynı zamanda, dünyanın geleceği için mücadele ettiği Habis Efendi'nin çetrefilli ve sinsi oyunları onu daha da kendine kapanmaya, bulunduğu dünyayı reddetmeye itiyor. Covenant, Diyar adındaki bu dünyayı asla şifa bulamayacak bir cüzzamlılının sağlık uğruna kurduğu bir düş olarak yorumluyor ve her anında, her fırsatta inkar ediyor. Sonuç olarak ona kendi acizliklerinin üstesinden gelmekte yardımcı olacak bu evrenin uzattığı yardım elini mümkün olan her anda geri çeviriyor. Thomas Covenant'ın bu zor karakteri onun gerçekçiliğini en üst noktaya çıkarıyor.

Thomas Covenant tarihçeleri farklı bir fantastik bakış açısına sahip. Karakter bozukluklarını bireye ve evrene yansıtma biçimiyle türünün diğer örneklerinden ayrılıyor. Covenant'ın düşlediğini düşündüğü Diyar, her yönüyle bir sağlık timsali. Sağlığın her yerden cıvıl cıvıl yeşerdiği bir dünyada iyileşme ümidi olmayan cüzzam gibi bir hastalığa yakalanmış birinin düşeceği umutsuzluk gerek Covenant'ın gözünden gerekse bu doğal sağlığı kaybetme endişesinde olan Diyar halkının gözünden ayrıntısıyla aktarılıyor. Diyar'ın baş düşmanı Habis Efendi'nin Diyar'ı alt etmek için kullandığı silah ise insanların karşılaştıkları karşısında düştükleri umutsuzluk.

Donaldson, 20 yıl önce Thomas Covenant serileriyle fantastik edebiyata farklı bir giriş yapmış. Aynı diziye dönem dönem geri donmüş ve son geri dönüşünü 2004'de yapmış. Geniş zaman aralıklarıyla çıkan üçlemeler öykünün altyapısının ne kadar güçlü olduğunu ve üzerine yazılabileceklerin henüz bitmediğinin iyi bir göstergesi.

Perşembe, Haziran 14, 2007

The Amber Spyglass -- Philip Pullman

Scholastic Children's Books, 2001

His Dark Materials serisinin üçüncü ve son kitabı. Birinci kitapta başlayan, ikinci kitapta gelişen tüm olaylar bu kitapta son noktalarına ulaşıyorlar.

Lyra annesiyle birlikte kendi evreninde bir mağaradadır. Will ise buluştuğu iki meleğin onu Lord Asriel'e götürmek istemelerini dikkate almayarak Lyra'yı bulmak üzere yola çıkmıştır. Aynı sıralarda fizikçi Dr. Mary Malone geçtiği evrende alışılmadık bir akıllı yaşam türüyle ve bunların parçaları olduğu ekosistemle tanışır. Ve tüm bunlar olup biterken Lord Asriel'in Kilise kuvvetlerine karşı topladığı evrenler arası ordu harekete geçer. Kilise de tüm bu olan bitenlere karşı kayıtsız değildir. Görünüşe göre kuantum tozlarının tuhaf davranışları tüm evrenlerde işlerin sarpa sarmasına neden olmaktadır.

Okuyacaklara fazla ipucu vermeden bir serinin, hele de bunun gibi tüm gizemlerin son bölümde çözüldüğü bir serinin, üçüncü kitabını değerlendirmek kolay bir iş değil. Kitap bilgisini olabildiğince kısa tutmaya çalıştım.

Yazarın kilise karşıtı düşünceleri, bilimsel gerçeklere yaklaşımı serinin son kitabında en yoğun şekliyle açığa çıkıyor. Doğal ve psikolojik dengelerin önemi ise basit ekosistemler ve yaşam süreçleriyle incelenmiş. Düşüncenin ve iradenin gücü bilimle birleştiğinde ortaya akıl almaz birleşimlerin çıktığı izlenimi bu son kitapta özellikle ön planda. Ve tüm bunlar bir çocuk kitabının mutlu rahatlığında anlatılmış. Kitap (aslında bütün seri) okundukça okunuyor.

His Dark Materials çocuklar için yazılmış ve gerçekten de Lyra ve Will'in bir anlamda büyüme sürecini anlatıyor. İlk kitaptaki Lyra'yla son kitaptaki Lyra arasında belirgin kişilik farklılıkları var. Zaten kitap kişilerin, kitapta "daemon" adı verilen tözlerinin, çocukluktan çıkıp ergenliğe geçtiklerinde sabit bir şekil aldığını her fırsatta vurguluyor. Dolayısıyla öykünün gidişi için de keyifli bir ipucu oluyor.

Sürükleyici ve düşündürücü bir eser. Ancak tüm okuyacaklara seriyi okurken kitaplar arasına fazla zaman sokmamalarını öneririm. O zaman tadından yenmeyeceğini düşünüyorum.

His Dark Materials serisinin ilk kitabı The Golden Compass / Northern Lights (Türkçe çevirisi Kuzey Işıkları) filme de çekiliyor. İlgilenenlere genel ağ adresi, http://www.goldencompassmovie.com

Pazartesi, Nisan 16, 2007

The Subtle Knife - Philip Pullman

His Dark Materials (Kara Cevher) serisinin ikinci kitabı. Birinci kitap Golden Compass (İngiliz baskısı Northern Lights, Türkçe çevirisiyle Kuzey Işıkları) Lyra Belacqua adında küçük bir kızın yaşadığı Oxford'dan, tanık olduğu bir olay nedeniyle ayrılması ve babasının peşinden kuzeye, kuzey ışıklarının mekanına gitmesini konu alıyordu. Lyra'nın yaşadığı Oxford bizim evrenimize koşut bir evrendeydi.

İkinci kitap, Kuzey Işıkları'nın sonunda kaldığı noktadan devam ediyor. Lyra babasının açtığı boyut kapısından Cittigazze adında farklı bir dünyaya geçer. Burası tüm paralel evrenlerin birbirlerine geçit oldukları bir kavşak özelliğindedir ve yalnızca yetişkinlerin görebildiği ve yalnızca yetişkinler için tehlikeli olan tuhaf ruhlarla doludurlar. Bu yüzden tüm yetişkinler ya kaçmış ya da ruhların elinde bilinçsiz birer kuklaya dönüşmüşlerdir.

Lyra'yla aşağı yukarı aynı zamanlarda, bu kez bizim bildiğimiz evrenden Will Parry adında bir çocuk da Cittigazze'ye gelir. Will annesine dadanan korku dolu kabusları çözmek ve kaşif babasının mektuplarının peşinde olan bazı adamlardan kurtulmak için yıllardır kayıp olan babasını bulmak üzere evden ayrılır. Ancak ayrılırken mektupların peşindeki adamlardan birinin kazara ölümüne neden olur. Cittigazze'yi bulması ise tamamen bir rastlantıdır.

Aynı yerlere sahip olmakla birlikte (her iki evrende de bir Oxford vardır) yaşam biçimleri ve teknolojisi farklı evrenlerden gelip Cittigazze'de karşılaşan Lyra ve Will, birbirlerine yardım ederek hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. Ancak Will'in peşinde olan adamların yanısıra, başkaları da Lyra'nın peşindedir.

Bu sırada Lee Scoresby kendi evreninin ünlü kaşifi Stanislaus Grumman'ı bulmak için Yenisey ırmağının kıyılarında dolaşmaktadır.

Kuzey cadıları ise Serafina Pekkala eşliğinde Lyra'yı bulup onu babası Lord Asriel'e götürmek istemektedirler.

İlk kitabı okuyalı çok zaman olduğu için baştaki bazı ayrıntıları hatırlamakta zorluk çektim. Bu yüzden tam olarak ne yazacağımı bilemedim. Subtle Knife'ın her yönüyle bir ara kitap olması ve birinci kitapla oluşan soru işaretlerine yenilerini eklemesi nedeniyle biraz bocaladım. Olayların şimdiye kadar ki gidişlerine bakılacak olursa, üçüncü kitap tadına doyulmaz bir tarzda seriyi noktalayacak.

İlk iki kitap arasına bu kadar uzun bir ara koyma hatasını, son kitabı en kısa sürede okuyarak düzelteceğim.

Cuma, Mart 16, 2007

Okunmaya Değmez Yazarlar Gerçekten Okunmaya Değmezler mi?

Konu üzerinde biraz uzun laflayacağımı düşünerek yorum yazmaktansa blogumuza yeni bir boyut getirip kendi icinde tartisma ortamı oluşturayım dedim.

Robert Jordan konusunda Hakan'la tamamen aynı fikirdeyim. Daha hiç ele alınmamışsa ele alındığına değmez. Son kitaplar sonu gelmeyen olaylarla ilk bir kaç kitabın güzelliğini ve özelliğini tükettiler. Bir yığın nereden gelip nereye gittiği belli olmayan karakter, çözülmemiş (ve çözülecek gibi de görünmeyen) gizemler, sorunlu kadınlar, huysuz erkekler, anlamsız vicdan çatışmaları, ütüsüz etekler... bunlar gibi saymakla bitmez ayrıntılar yüzünden başlamaya ve zaman yitirmeye gerek yok.

Bir kez başlamış bulunduğum için son çıkan kitabı da okuyacağım. Ancak bunu bulabildiğim en ucuz yöntemle yapacağım. Bunun ne olduğunu zaman gösterecek.

Dün dinlediğim EscapePod bölümlerinden birinde ucu bucağı görünmeyen serilere "endlessology" dendiğini duydum. Herhalde RJ'in eserleri de bu adı haketmişlerdir.

RJ'in her kitabının sonuna basılan kısacık özgeçmişinde tabutuna son çivi çakılana dek yazacağını yazar. Öyle de olacak gibi görünüyor.

Stephen King ise ayrı bir konu. Onun dehşet edebiyatı tarzı bana pek çekici gelmez. Ancak Kara Kule serisi için aynı şeyleri söylemek doğru olmayabilir. Stephen King sevmeyen tayfanın önemli bir kısmı iyi bir Kara Kule okuyucusudur. Üstelik Kara Kule yedinci kitapla nihayete ermiştir. İlk iki kitabını ve ayrıca SK'in diğer kitaplarından bir ikisini okumuş biri olarak, Kara Kule serisini havada karada tercih edeceğimi söyleyebilirim. Okuyalı çok uzun zaman olduğu için seriye tekrar başlamayı düşünüyorum.

Sıra geldi Stephen Donaldson ve Thomas Covenant Tarihçelerine. Konuyu çok kısaca özetlemek gerekirse, Thomas Covenant iyi niyetli insanların yönettiği bir dünyada, orada bulunmaktan hiç mutlu olmayan, huysuz ve aksi bir cüzzamlıdır. Ama bu dünyanın halkı ona kahraman gözüyle bakmaktadır.

Adama yakıştırılmış "hastalıklı" lakabı ruhen ve bedenen çok yerinde bir yakıştırmadır. Ancak bütün Thomas Covenant serisini çekici, ilginç ve okunur kılan da budur. Serinin, Yüzüklerin Efendisine benzerliği ise bir kaç ortak unsurdan öteye geçmez. Bunun dışında kurgusal olarak destansı bir nitelik taşıması Yüzüklerin Efendisini andırır ama bütün batı tarzı fantastik eserler aynı nitelikte olduğu için bu yazarın ya da Covenant'ın kabahati değildir :)

ZÜLFİKAR'IN HÜKMÜ - Saygın Ersin

Lokman Hekim'in yetiştirdiği yedi cengaver orta doğu ve kuzey afrikada kötülüğün azılı düşmanı olmuşlardır. Sayıları yediyi geçmeyen bu kahramanlar kurdun kuşun, ağacın çiçeğin Lokman Hekim'e bağışladığı uzun ömür veren iksirin yardımıyla tarihin karanlık zamanlarından beri dünyayı korumaktadırlar. Ancak bu uzun ömür bedelsiz değildir. İksir yalnızca hastalıklara ve yaşlanmaya karşı etkilidir ve her elli yılda bir yeniden içilmesi gerekir. Elli yılda bir Yedilerin Lokman Hekim'i ve iksirin sırrının yazılı olduğu kitabı çağırmaları için özel bir zaman gelir. Bu an kaçırılmadan yedi yiğitin bir arada bulunmaları ve cihanın dört bir yanından iksirin malzemelerini toplamaları gerekir.

Yediler kötülüklerle savaşarak dünyayı dolaşır ve İstanbul'un fethiyle birlikte İstanbul'a yerleşirler. Dönemi için orta doğunun önemli bir merkezi olan İstanbul'da kötülüğün neferlerini dize getirebilirlerse kalana da gözdağı verebileceklerine inanırlar. Öyle de olur. Şehrin gecesini gündüzüne katan ve Geceli adı verilen vampir aşiretlerinin arasındaki savaşlara son verirler. Düzeni sağarlar. Kötülüklerle mücadele ede ede günümüze değin gelirler.

İksir zamanı yaklaşmaktadır. Ama sayıları tamam olması gerekirken Yedilerin en genci yaşlı Ustalardan biriyle tartışarak onlardan ayrılmıştır. Aynı sıralarda Topkapı Sarayı mahzenlerinden kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği gizemli bir nesne çalınır. Bunu incelemeleri için, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12. Dairesinden iki subay çağırılır. Ancak subaylar kırk yıldır kapalı gözüken ve sıradışı konuları inceleyen bu daireye yeni tayin edilmiş iki acemidir. Tüm bunlara önemli bir orta doğulu liderin İstanbul'da öldürülmesi tuz biber eker.

Yedilerin aralarındaki sorunları çözüp bir araya gelmeleri ve iksir için hazırlanmaları için az zamanları kalmıştır. Ancak gizli bir örgütün fedaileri bunu yapmalarına engel olmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Zülfikar'ın Hükmü oldukça doyurucu ve sağlam bir kurguyla yazılmış. Karakterler gerçekçi. Salih Usta'nın gülen gözlerini ve tasa yüklü yüzünü, Doğan Üsteğmen'in dimdik duran siyah saçlarını ve geniş ruhunu aklımda canlandırmak zor olmadı. Karakterlerin üzerinde iyi durulmuş. Yedilerin her birinin ustası olduğu ilimle bağdaşan karakteri başarıyla verilmiş. Dolayısıyla böyle aykırı kişilikleri birarada tutan Yediler düzeni de ayrıntısıyla tasarlanmış.

Diyaloglar inandırıcı ve sürükleyici. Zorlama bir konuşma, kasılmış cümleler yok. Araya girip iki laf etmemek için kendinizi zor tutuyorsunuz.

Olay kurgusu açık vermeden tasarlanmış. Kurgunun içinde olan biten bazı küçük olayların nedeni de öyküden fazla uzaklaşmadan bir anekdot havasında anlatılıyor. Güzel bir renk, olaylara inandırıcı bir hava katıyor.

Bazı tanıdık unsurlar da var. Örneğin Geceliler ve aşiretleri biraz Vampire the Masquarade geleneğininden esinlenilmişler gibi. Bunun bir sakıncası var mı? Bence yok. Oyunu oynamadığım için konuya ne kadar yaklaştığını bilmiyorum, belki o yüzden fazla yadırgamadım. Yine de fikir ortama yakıştığı için hoşuma bile gitti.

12. Daire'nin X-Files'dan esinlendiğini söylemeye gerek yok. Ama yalnızca esinlenilmekle kalmış. Ordu içindeki yapısı ve kendine özgü bir de düşmanının olması olayı güçlendirmiş.

Yeniçeri Solakları ise tamamen kitaba özgü son derece güzel bir ayrıntı.

Yaratılan ortam, sunulan karakterler her zaman yeni bir şeyler eklenebilecek bir öykü oluşturuyor. Gelecekte, aynı kalıbı kullanarak yazılmış yeni öyküler görmek hoş olurdu. Hatta bu karakterleri farklı yazarların elinden görmek de ayrı bir keyif sunabilirdi.

Kitapta eksik, kötü bir şey bulmaya çalışıyorum ama bir şey dışında bulamıyorum. Ufak tefek yazım hataları var. Sürüklenmiş giderken çarpılan taşlar gibi okuyucunun gözüne batıyor. Olmasa iyi olurdu.

Genel bakıldığında elimizde sağlam bir öykü, güçlü bir anlatım, inandırıcı karakterler var. Dolayısıyla Zülfikar'ın Hükmü'nün devamı olan Erbain Fırtınası'nın da okumaya değer olacağını düşünüyorum. Hatta Saygın Ersin'in diğer kitaplarının da okumaya değeceğine inanıyorum. Sanırım bu adam yeni nesil Türk yazarları arasında takip ettiklerimden birisi olacak.

Pazartesi, Şubat 26, 2007

VOYAGERS - Ben Bova

Dünyadaki uzaya dönük radyo alıcıları Jupiter civarından daha önce orada olmayan yeni bir sinyal alırlar. Bunun üzerine bütün hakim güçler ayağa kalkar. Amerikalılar uzay teleskobuyla elde ettikleri fotograflardan bunun sıradışı uçan bir cisimden geldiğini görürler. Aynı anda Sovyet Rusya gelen sinyalleri bir dilbilimciye çözdürmeye uğraşmaktadır.

Sinyallerin farklı bir uzay cisminden geldiğini belirleyen Keith Stoner, deniz kuvvetlerinin idaresindeki bir projeye zorla alınır ve kimisi kendisi gibi gönülsüz kimisi de gönüllü olan bir bilim adamı topluluğuyla Pasifik'teki bir gözlem istasyonuna gönderilirler. Aynı yere Amerika ve Sovyet Rusya arasındaki anlaşma gereği bir Rus heyet de gelir.

Gök cismiyle ilgili çalışmalar sürerken cisim Jupiter'in yörüngesindeki konumundan ayrılır ve dünyaya doğru gelmeye başlar. Bunun üzerine bir uzayda buluşma düşüncesi ortaya çıkar ve eski astronot Stoner buluşmanın gerçekleştirilmesi için kolları sıvar.

Kitap, uzaydan gelen bir misafir ya da tehdit karşısında soğuk savaş dönemi güçlerinin yaklaşımlarını üstünkörü bir tavırla anlatmaya uğraşmış. Her parametreyi göz önüne almış ama hepsini ucunu kifayetsiz düğümlerle bağlamış.

Öyküde geçen bir yığın karakter kitabı güçlendirmekten çok zayıflatmış. Her karakterin güçlü ve zayıf yanları kesin çizgilerle ayrıldığı için gerçekçilikten biraz taviz vermişler. Her birinde verilen bu taviz sonunda da bir çığa dönüşmüş. Kimler yok ki: astronom, tae-kwon-do üçüncü dan siyah kuşak sahibi, astronot eskisi Keith Stoner; astronot olmak isteyen, Stoner'a deli gibi aşık ama nasıl göstereceğini bilmeyen ve aşkı uğruna herşeyi(!) yapmaktan çekinmeyen genç ve güzel bir kadın, Jo Camerata; Rus dilbilimci, zampara Kiril Markov; Kiril'in KGB ajanı, suratsız, soğuk karısı Maria; Nobel ödülü sahibi bilim adamı, ancak uygunsuz cinsel eğilimleri ve alkol bağımlılığı yüzünden keşiş olmuş ve projede Vatikan'ı temsil eden Reynaud; uyuşturucu bağımlısı Hollandalı bir öğrenci; vaazlarıyla gönülleri fetheden ve uzaylıları kendi çıkarları için kullanan (ama bunun farkında olmayan) bir dinadamı; beyni yıkanmış, çift taraflı oynayan Rus ajanı, İngiliz Cavendish; her iki ordunun her seviyesinden askerler; ülke başkanları; kızıl ordu; deniz piyadeleri; NASA memurlar, vb diye süren bir liste. Hepsinin de iyi kötü bir bölümü var. Geniş karakter ordusu bu cephede savaşı kaybetmişler. Bir prototip karakter cümbüşü.

Ancak temel kurguda yatan fikir öyle iyi ki sırf bunun uğruna okunuyor. Bir yandan da, bu karakter çorbasını ve yaptıkları saçmalıkları ne zaman konuya bağlayacağını merak ettiriyor. Son bir kaç bölümde çetrefilli çatışmalar tükenip geriye bir astronot, bir kozmonot ve ilgi konusu uzay aracı kalınca işler ilginçleşiyor. İşin tuhafı, öyle bir noktaya geliyor ki, "Voyagers" serisinin diğer iki kitabını da okuyasınız geliyor. Öte yandan yine böyle saçma karakterlerle dolu olduğu endişesi de içinizi kemiriyor ve bu azaba bir kez daha dayanıp dayanamayacağınızı merak ediyorsunuz.

Pazartesi, Ocak 08, 2007

HOGFATHER -Terry Pratchett

Bölük pörçük iyi odaklanmadan okuduğum için biraz maymun olan, bu yüzden de beğenmekle beğenmemek arasında bocaladığım bir PTerry romanı.

Hogswatch gecesince çocuklara hediyeler getiren Hogfather kayıplara karışan ve işlerin aksamasını istemeyen Ölüm takma sakal ve yastık göbekle Hogfather'ın görevini üstlenir.

Aynı sıralarda Ölüm'ün torunu Suzan olanı biteni çözmek amacıyla Ölüm'ün evine gider. Orada, ipuçlarının yanısıra bir de içi geçmiş tanrı eskisi bulur.

Bu arada Mustrum Ridcully, Hogswatch ziyafeti öncesinde duyulan esrarengiz çınlamaların sırrını çözmeye çalışmaktadır. Arkasında Görünmez Üniversite'nin seçkin büyücülerinin desteği vardır.

Atlaya zıplaya, her olayın ilgili (ya da ilgisiz) sahnesine geçerek anlatılmış (sanırım) tipik bir Diskdünya öyküsü. Kısaca, dangıl dungul!

Yorum yapmıyım diyorum ama genele bakınca eğlenceliydi. Yine de okunmasa da olur demekten kendimi alamayacağım.

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Suikastçının Çırağı - Robin Hobb

Farseer serisinin ilk kitabı.

Soyluların, sahip olmaları istenen erdemlerle adlandırıldığı Altı Dükalık'ta şövalye erdemlerine
sahip prensin gayrımeşru çocuğu kralın kalesine getirilip bırakılır.

Fitz adını verdikleri ve hayvanlarla tehlikeli boyutlara gelebilecek bir iletişim gücü olan çocuğu şövalye prensin sadık adamlarından olan ahır sorumlusu büyütür. Ancak asıl babası kısa bir süre önce ölen çocuk, Altı Dükalık'ı gizemli Kızıl Gemilere karşı korumakta yetersiz kalan kralın
dikkatini çeker ve herkesten gizli olarak kraliyet suikastçısına çırak olarak verilir.

Çocuk büyüdükçe kimi soylular arasında kabul görür ve bir soylu olarak yetiştirilmeye başlanır. Tüm kraliyet ailesi üyeleri gibi o da İrfan adı verilen telepatik güçler sanatında eğitilir, ancak
başarısız olur.

Sonunda prenslerden birinin evliliği nedeniyle bir dağ krallığına giden heyete özel bir görevle katılır.

Genel olarak sürekli ama ağır ilerleyen bir kitap. Olaylar çocuğun gözünden, birinci tekil şahıs anlatılmış. Son bir kaç bölüme gelene dek konunun nasıl ve nerede bağlanacağı kestirilemiyor. Bu sonda olayı heyecanlandırıyor ama başları ve ortaları okurken olayların nereye gittiği anlaşılmadığı için biraz sündüğü duygusu uyandırıyor.

Çevirisi ise sonuna kadar okunacak kadar iyi. Ancak Türkçeleştirilmesi gereken, yer yer çeviri kokan cümleler ve ifadeler de yok değil. Türkçesini düzeltme amacıyla yapılmış ikinci bir okumayla düzelebilecek, gözden kaçmış hatalar.

Fantastik unsurları sıradışı toplumlar ve telepatik güçlerden ibaret. Bir kere okuyacak ve devamını merak ettirecek kadar tutarlı. Devamı da Kraliyet Suikastçısı adıyla aynı yayınevinden çıkmış.

Pazar, Kasım 26, 2006

Öykü - Cam Kırıkları

İlk cam kırığı az önce bir parçası olduğu otobüs penceresinden ayrıldığında ve peşinden binlerce kardeşini sürüklediğinde, adam başına geleceklerin büyüklüğünün pek farkında değildi. Tuhaf gelmişti ona, birarada dururken saydam olan bu parçaların ayrıldıklarında hepsinin ötelerindeki nesneleri göstermek konusunda ne kadar bencil oldukları. Hatta o ilk kırılmayı ve hızla ilerleyen cam kırığı ve kardeşlerinin kendisine ne kadar hızlı yaklaştığını anlayamamıştı bile. Anladığındaysa bedenine saplanan binlerce camın acısı, üzerine düşen insanların acısıyla birleşmişti. Bu bir anlık farkındalık bedeninin daha fazla ıstırap çekmesini önlemiş, böylece adam beden acıları ruhuna da yansıyan biri olarak bilinçaltının huzurlu karanlığına gömülmüştü.


Gözünü açtığında gökyüzünü gördü. Sırtüstü yatırılmış, mumya gibi bezlerle sarmalanmıştı. Yalnızca başı serbestti. Paniğe kapıldı. Gökyüzünden başka birşey göremiyor, nerede olduğunu, neden buraya getirildiğini anlayamıyordu. O zaman başını çevirmeyi akıl etti. Geniş bir çayırın ortasında yüksekçe bir şeyin üzerinde yatıyordu. Yeşil otlar yağmur sonrası ıslaklığıyla mis gibi kokuyorlardı. Güneş ise… güneş ortalıkta görünmüyordu. Güneşi görebilmek umuduyla başını bu kez diğer yöne çevirdi. Gördüğü sahne onu biraz şaşırttı. Bir koyun duruyordu yanında. Yarı şaşkın yarı bilgiç yüzüne bakıyordu. “Günaydın,” deyiverdi hayvan. Adam doğru duyup duymadığını diğer duyularıyla da sağlamak istercesine bedenini de döndürmeye çalıştı. Ayaklarından beynine doğru çakan bir elektriklenme sırtının gerilmesine, çenesinin kasılmasına neden oldu. “Kıpırdama,” dedi koyun. “Geri getirecekler seni.”

Aklında beliren soru adamın acısını anlık da olsa unutmasını sağladı. Neredeydi ki nereye getireceklerdi onu? Tüm bu karmaşık olağanüstü olaylar karşısında sorabileceği en mantıklı soruyu yöneltti hayvana, “Neredeyim ben?”

“Sizin kalıcı taş çadırlarınızdan birinin içindesin. Burası senin biraraya getirileceğin yer.” Yanıt adamı rahatlatmak bir tarafa binlerce yeni soru işaretiyle doldurmuştur kafasını. Acı çekse ve istediği gibi hareket edemese de kendini bir araya getirilecek kadar da dağılmış hissetmiyordu.

Aynı anda hayvanın arkasında bir adam belirdi. Uzun boylu zayıf görünümlü yaşlıca biriydi. Nereden çıktığı belli olmayan bu adamın omuzunda bir güvercin duruyordu. Güvercin sanki sessiz bir emir almış gibi yaşlı omuzlardan havalandı. Geniş bir yay çizip sargılı adamın üzerine kondu ve sargıları gagalamaya başladı.

“Onun adı Kam,” dedi koyun başıyla yaşlı adamı işaret ederek, “Seni o geri getirecek. Güvercinin yardımıyla tabii.” Adam yine birşey anlamamıştı. O anda inanılmaz birşeyi farketti. Ellerini kıpırdatabiliyordu! Kollarını iki yana açıp ellerini çırpacak kadar gücü yoktu ama parmaklarını ve avuçlarını hissediyordu. Güvercine baktı. Kuş göğsüne oturmuş kendi tüylerini temizliyordu. Kam yanına geldiğinde adam elleri için sevinsin mi yoksa bulunduğu tuhaf duruma şaşırsın mı bilemiyordu. “Endişelenme evlat,” dedi Kam, “her gün güvercin sana hislerinin bir bölümünü geri getirecek. Ancak en zoru son kısım. Onun için senin de benimle gelmen gerekiyor.”

“Neredeyim ben?” diye daha önce sorup da yanıtını anlayamadığı sorusunu yineledi. Belki adı Kam olan bu yaşlı adam daha açık anlatabilirdi. Ne de olsa o da bir insandı.

“Sen dünyayla sonsuzluk arasındaki ilk basamaktasın. Geçirdiğin kaza yalnızca bedenini değil ruhunu da parçalamış. Bedenin aşağıda, dünyada, ben burada ruhunu toplamaya çalışıyorum. Güvercin ise bana yardım ediyor. Çünkü o senin koruyucu ruhun.” Yaşlı adam bir an duraksadı ve genç adamı şöyle bir süzdü. Bir kaşını şüpheyle havaya kaldırırken, “Şimdi anladın mı?” diye sordu.

“Koruyucu ruhum mu?” diye kendi kendine sordu yattığı yerden. Soru sesli çıkmıştı ama aslında içe dönük olduğu ortadaydı. Çocukluğu geldi aklına genç adamın. Bir daha geri gelmeyecek çocukluğu. Uzun saatler boyu bir güvercini yakalayıp elinde tutmak için yaptıkları geldi gözünün önüne. Önce hain tuzaklar denemişti güvercinleri yakalamak için. Bunların pek sonuç vermediği üstelik de kuşları yaralayabileceğini farkedince vazgeçmişti. Güvercinlerin karanlıkta göremediklerini öğrenmek amacına ulaşmasını sağlayan bilgi olmuştu. Sonunda bir tanesini yakalamıştı ve o günden sonra güvercinleri yakalamak bir azap olmaktan çıkmıştı. Gün geçtikçe öyle iyi dost olmuştuki onlarla kuşlar kendiliklerinden eline gelmeye bile başlamışlardı. Büyüyüp de dostluk kurmak için kuşlar yerine insanları seçmeye başladığından beri güvercinlerle olan dostluğunu tamamen unutmuştu. Bu işe pek akıl sır ermese de güvercinler unutmamış görünüyorlardı.

Yine de Kam’ın ne demek istediğini tam anlayamadı. Daha fazla sorgulamak yerine gözlerini kapayıp dinlenmeyi tercih etti. Çok yorgundu.


Günler geçmiş, genç adam Kam’ın ve güvercinin ruhunun parçalarını birer birer geri getirmeleriyle kendini bulmuş ve sonunda neredeyse ayağa kalkacak duruma gelmişti. İkisinin son gelişinde Kam omuzuna dokunarak şöyle dedi: “Artık senin zamanın geldi. Kendin için mücadele edebilecek güce ulaştın. Yarın son savaşı birlikte vereceğiz. Seni bekliyorum. Güvercin sana yol gösterip seni bana getirecek.”

Geçen altı gün boyunca genç adam en son başına gelen korkunç kazayı ve geride bıraktıklarını, sevdiklerini hatırlamıştı. Şu anda bulunduğu yerin konuşan yada şifacı hayvanlarıyla nasıl bir yer olduğunu tam olarak kestiremiyordu. Ancak gün geçtikçe hisleri yerine gelmişti. Bunun bir şekilde güvercin sayesinde olduğunu biliyordu. Kam güvercini yönlendiriyor, o da yapılması gerekeni yapıyordu. Bu noktaya kadar genç adam henüz birşey yapmamıştı. Ölümlü gözleriyle gördüğü son şeyler üzerine doğru uçan cam kırıklarıydı ve bunlar içten içe batmaya devam ediyorlardı. Onların batmalarını engellemesi gerekiyordu. Sanki bedeninde gezinmeyi sürdürüyorlardı. Kam’ın söz ettiği son savaş bu olmalıydı.

Kendi kendine başını salladı. Kam’ın göstereceği yolun kendi iyiliği için olduğuna inanıyordu.


Ertesi sabah uyanıp çevresine baktı. Uzaktan yaklaşmakta olan güvercini gördü. Güvercinin üzerine konabilmesi için elini uzattı. Kuş ona yaklaştı ve küçük pençelerini işaret parmağına yerleştirdi. Ama konmak ve kanatlarını kapamak yerine onları iyice açtı ve olanca gücüyle çırptı. Parmağından tuttuğu adamla birlikte göğe yükseldiler. Sanki adamın hiç ağırlığı yokmuş ya da kendisi büyümüş de küçülmüş bir Zümrüt-ü Anka’ymış gibi onu çekip götürmüştü.

Genç adamın içinde bulunduğu şaşkınlığı atlatması uzun süre mümkün olmadı. Birlikte sonu gelmez, engin göğe doğru süzüldüler. Uzun süre uçtuktan sonra ileride bir dağ göründü. Kuş dağa yöneldi. Yaklaştıkça dağın yüceliği iyice arttı. Kendisinden genç dağlarla çevrelenmiş yüce bir dağaydı. Torunlarına geçmiş zamanların yaşanmış öykülerini anlatan bilge bir dede gibi kucaklayıp gözetiyordu.

Güvercin onları dağın doğu yamacına doğru götürdü. Alçaldıkça aşağıda bir mağara görünür oldu. Önünde duranın Kam olduğundan kuşku yoktu. Güvercini ve genç adamı bekliyordu.

Kam ile genç adam bir an birbirlerine baktılar. Kam’ın elinde su kabağından iki çıngırak vardı. Birini genç adama verdi ve bir şey söylemeden mağaranın içerisine yöneldi. İşte başlıyor, diye düşündü geç adam. Cam kırıklarından kurtulması için yapması gerekeni yapma zamanı gelmişti. Ne kadar çılgınca olursa olsun. Güvercinin gırtlağından çıkan sesle irkildi. Omuzunda sakin bir edayla duran hayvana bir bakış attı ve Kam’ın peşinden mağaraya girdi.

Nereden geldiği belli olmayan bir ışığın sağladığı loşluğun içerisinde mağarada ilerlemeye başladılar. İnişleri çıkışlar, aşılması güç yarları tatlı şırıltılarla akan su altı kaynakları izledi. İkili uzun bir süre ilerledikten sonra Kam eliyle genç adama durmasını işaret etti. Çıngırağıyla ileriyi gösterdi. Genişçe bir mağarada duvarlardaki yarıklardan sular sızıyordu ve sulara sinekler üşüşmüştü. Her bir sinek neredeyse güvercin kadardı ve yüzlerceydiler. Genç adam dehşetle Kam’a baktı. Kam’ın tepkisi ise çok açıktı. Sineklerin boğuk vızıltılarla uçuştuğu mağaraya doğru yöneldi. Yanından geçen ilk sineğe çıngırağıyla vurdu. Sinek hem aldığı darbe hem de duvara çarpmanın verdiği etkiyle dağıldı ve yere düştü. Sonra Kam geriye dönüp genç adamın gözlerinin içine baktı. Fazla uzatmadı ve çıngırağını sallayarak sineklerin arasına daldı. Genç adam gördükleriyle bir an bocaladı. Omuzunda duran güvercine baktı. Yerinde yoktu. Sonra yerinden fırladı. Kuş bile gitmişti o niye bekliyordu ki? Çıngarığını sallayarak Kam’ın yanına ulaştı. Güvercin sinekleri avlamaya çalışmıyor onun yerine onları olabildiğince duvardaki yarıklardan sızan sulardan uzak tutmaya çalışıyordu. Bu, genç adamın içini tuhaf bir coşkuyla doldurdu ve çıngarığını önüne gelen sineğe salladı. Her vuruşuyla çıngıraktan çıkan şakırtıya Kam bir türkü tutturdu. Bedenlerine çarpan sineklerin sayısı azaldıkça bu türküyü birlikte söylediler. Çok dövüştüler, kan ter içinde kaldılar ama başardılar. Mağara içinde uçan sinek kalmamıştı ve yerdeki sinek ölüleri ise duvardan akan suların onları mağaranın ötesindeki yarıklardan daha derinlere götürmesiyle yavaş yavaş azalıyorlardı. “Yaralarını temizledik,” dedi Kam sakince. Mağaradan içeri girdiklerinden beri ilk kez konuşmuştu. Sonra günlük bir işi bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla mağaranın derinliklerine doğru yürümeye devam etti.

Genç adam sineklerle yaralarının ilişkisini anlayamadı. Ama mücadeleden önce içine dolan çoşku oradaydı. Bütün içtenliğiyle güldü. Kahkahaları mağaranın içerisinde neşeyle yankılandı. Duvarlardaki yarıklardan birinden kana kana su içti. Kendini daha güçlü ve zorluklara karşı yenilmez hissediyordu. Güvercinin yeniden omuzuna konmasıyla başarı sarhoşluğundan ayıldı. Henüz Kam işin bittiğini söylememişti. Çıngarığını bir kez daha sallayarak Kam’ın peşine düştü.

Yine bir ömür gittiler gibi geldi genç adama. Bu kez sarp yeraltı yamaçlarının kenarından bir kişinin güçlükle yürüyebildiği yerlerden, değişik bitkilerin yeşerdiği gizemli yeraltı bahçelerinin arasından geçtiler. Yolun sonunda önlerine atlasan atlanmaz bir geniş yar çıktı. Yarın iki tarafını birbirine bağlayan tahta köprü zamansız bir eskilikteydi ve karşıya geçilmesini olanaksız kılıyordu. Kam genç adama baktı. Gözgöze geldiler. Kam yine birşey söylemeden köprüye doğru yürüdü. Köprünün üzerinde yerinden çıkmış ilk tahtayı eliyle yokladı. Sallanan tahta onu tutan iplerin çürümesiyle üzerine çıkanı taşıyamayacak bir duruma gelmişti. O sırada güvercin gagasında uzun bir iple çıkageldi. Kam iyice bağladı tahtayı sonrada bir adım atarak üzerine çıktı. O tahta yerine yerleştirilmişti ama yanında ve önündeki tahtalar tamir edilmeyi bekliyorlardı. Yine dönüp genç adama baktı. O sırada kuş ağzında yeni bir iple genç adamın omuzuna kondu. Kam bu arada bir sonraki tahtayı yerleştirmeye başlamıştı bile. Adam nereden geldiği belli olmayan ipi kuştan aldı ve önüne çıkan ilk tahtayı yerine yerleştirmeye koyuldu.

Genç adam ve Kam uzun saatler boyunca çıkmış tahtaları yerleştirmek, kırıkları yeniden bağlamak için uğraşıp durdular. Düzeltilen her adım genç adamın daha canla başla çalışmasını sağlıyordu. Geriye bakıp köprünün sağlamlaştığını gördükçe coşkusu artıyor, güvercinin bulup getirdiği ipleri heyecanla ve daha sağlam bağlıyordu.

Uzun çalışmanın sonunda hem köprünün onarımı bitmişti hem de karşıya varmışlardı. “Kemiklerini de düzelttik,” dedi ona Kam.

Genç adam bu kez eskisi kadar şaşırmamıştı. Yaptıklarıyla neleri başardığını artık daha iyi anlamıştı. Kam kendi kendini iyileştirmesine yardımcı oluyordu. Zihnin aydınlığı kararmadıkça yapılabileceklerin sonsuzluğunu tadıyordu.

Kam, yarın karşı yakasındaki patikadan ilerlemeyi sürdürdü. Bu kez yol tutarlı bir şekilde derinlere gidiyordu. Yerin derinliklerinden sızan sıcak buharların doldurduğu dehlizlerden, çatal dilli, sivri dişli mahlukların kol gezdiği çukurlardan geçtiler. Yolların iyice ısındığı ve tekinsizleştiği bir anda varacakları yere ulaştılar. Büyük bir salona gelmişlerdi. Duvarlarda gökkuşağı renklerinde alevler çıkaran meşaleler asılıydı. Salonun uzak ucunda ise büyük, heybetli bir taht vardı. Tahtta oturan geniş göbekli, koca kafalı bir adam sabırla onları seyrediyordu. Yürürlerken Kam anlatmaya başladı.

“Bu karşında gördüğün Diplerin Cini’dir. Çalınan ve kayıp ruhlar hep ona gelir.”

“Bunun benimle ne ilgisi var?” diye sordu genç adam.

“Geçirdiğin kazada aldığın ağır yaralar ruhunun serbest kalmasına neden oldu. Sen kendini toparlayıp ruhunu geri çağırana kadar iblisler onu bulup Diplerin Cini’nin huzuruna getirdiler. Seni onlar ruhunu bulmadan önce toparlayabilseydik, şimdi iyileşmiş ve sağlıklı olurdun. Ancak durumun o kadar kötüymüş ki güvercinin seni geri getirmesi çok zaman aldı.”

“Nasıl geri alacağız ruhumu o zaman?”

“Pazarlık edeceğiz.”

Böylece vardılar Diplerin Cini’nin huzuruna. Tahtın önünde durdular ve cinin onları uzun uzun izlemesini beklediler. Sonunda cin konuştu.

“Ruhunun sahibi artık benim genç adam. Onu geri almadan kendi diyarına geri gidemezsin. Onsuz ölmüş sayılırsın. Gelmekte geç kaldın.” Cinin sesi gürdü ve geniş salonda kudretle yankılanıyordu. Bütün söylediklerine karşın cinin ne sesinde ne bakışında onun kötülüğünü ister gibi bir hali yoktu. Sanki evrenin yaradılışından beri üstlendiği görevi sadakatle yerine getirmek dışında bir şey yapmıyordu. Hatta bakışlarında belki biraz hüzün bile görülebilirdi.

“Yüce Cin!” diye haykırdı genç adam. “Benim yerim burası değil. Ruhumun yeri henüz senin huzurun değil. Bir yol olmalı zamanım dolmadan huzurunda kalmamı önleyecek.”

“Madem sordun iyi dinle,” diye mırıldandı bu kez Diplerin Cini. Sesi yine salonda yankılanmıştı. “Senin ruhuna karşılık başka bir ruh verirsen bana, alabilirsin o zaman ruhunu.”

“Kim verirki benim için ruhunu burada?” diye sordu genç adam. O sırada güvercin kanatlandı. Heyecanla havalanacak oldu adamın omuzundan. Ama genç adam tez davrandı ve iki eliyle kuşu yakaladı. “Olmaz,” diye mırıldandı kuşa. “Sensiz çıkmak hiç çıkmamakla eş.”

“Koruyucuna bağlılığın için sana son bir seçenek daha veriyorum,” diye kükredi Diplerin Cini. “Eğer diğer dünyadan biri, dünyevi değerlerle kirlenmiş bir saflık simgesini adak olarak verirse ruhunu geri alabilirsin.”

Genç adamın bütün dünyası başına yıkılmıştı. Ümitsizliğe kapılmış ve gözleri dolmuştu. Yaşlı gözlerle cine baktı. “Nasıl olur bu?” diye sordu. “Nasıl haber ederim oradan birine ben?” Artık hiç ümidi kalmamıştı. İçine yol boyunca dolmuş olan coşku sönüp gitmiş, yerini sonu belirsiz bir karanlığın kasveti almıştı. Genç adam içini saran ümitsizlikle dizlerinin üzerine çöktü. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kederi öyle büyük, hıçkırıkları öyle yoğundu ki Kam’ın omuzuna koyduğu elini hissetmedi.


Bir kadın ağlıyordu. Çok sevdiği kocası trafik kazasında yaralanmış, yedi gündür komada yatıyordu. Kadın hergün ona izin verilen saatte kocasının yanına geliyor ve onunla konuşuyordu. İyileştiğinde neler yapacaklarını, bir çocuk bile düşünebileceklerini anlatıyordu ona. En sevdiği hikayelerden birini okumuştu bir kez. Ama adam hiç kıpırdamamıştı. Doktor ümidini kesmemesini henüz geçirdiği travmanın etkilerini tam olarak atlatamamış olabileceğini söylüyordu. Kadın da geliyordu. Her gün. Kendisini en güzel hissettiği elbiselerini giyiyor, makyajını eksiksiz yapıyor ve eşinin yanına, ziyaretçiler için ayrılmış iki saati en verimli şekilde geçirmek için geliyordu. Eğer kocası uyanırsa onu en güzel, en çekici haliyle görsün istiyordu.

Ağlamamaya özen gösteriyordu kadın. Güçlü olmak ve umudunu yitirmemek istiyordu. Her eve gidişinde yatağa kapanıp hüngür hüngür ağlarken ertesi gün daha güçlü olmak için kendine söz veriyordu. İstiyordu ki adam gözünü açsın ve ve ona her zaman söylediği gibi “Canım!” desin.

Yedinci gün kadın yine kocasını ziyarete gitmişti. Adama günlük olaylardan sözetmiş, en yakın arkadaşlarıyla ilgili dedikoduları anlatmıştı. O kadar komik ayrıntılardı ki bunlar kadın anlatırken bile kendini gülmekten alamıyordu. Sonunda saatine baktı. Bugünkü birliktelik zamanları da dolmuştu. Gözleri adamın ifadesiz suratına kaydı. Aslında o kadar da ifadesiz değildi sanki, uyuyor gibiydi. Bir çocuğun masumluğuyla uyuyordu. Hep öyle uyurdu; bir çocuk gibi masum ve huzurlu. İlk defa komadaki kocasının yanında gözleri doldu kadının. Adam uyuyordu ama onu ağlarken görsün istemedi. Veda öpücüğünü vermek için hızla eğildi. Öpücüğü dudaklarına kondururken rimelle kararmış bir damla gözyaşı adamın yanağına damladı.


Kaza anını yeniden yaşamaya başladı genç adam. Diplerin Cini’nin sarayında değildi artık. Bir otobüste gidiyordu. Yalnız başına koridor üzerindeki koltuklardan birinde oturuyordu. Otobüs uçarcasına gidiyordu. Bulutlardan başka birşey olmayan mavi bir gökyüzünde büyük bir hızla gidiyordu. Gerçekten uçuyorlardı. Genç adam artık ne sarayı ne de otobüsü duyumsayabiliyordu. Aradaydı.

Otobüs bir bulutun içine girdi. Genç adam ve otobüsü kendilerini köşeyi dönemedikleri sokakta buluverdiler. Ve yine dönemediler o köşeyi. Çarptılar duvara. Acıyla sarsıldı genç adam. Hatırladı ona doğru kanatlanmış uçan cam kırıklarını. Acıyı anımsamak gözlerini yaşlarla doldurdu. Uçuştu yine cam kırıkları. Olamaz, diye düşündü, herşey baştan başlıyor olamaz. Toparlandığında acısının dindiğini fark etti. Son hissettikleri bedeninden çıkan cam kırıklarının acısıydı. Bedeni sokağın ötesinde durmuş boş otobüsün yuvarlanmasını izliyordu. Gözüne çarpan bir ışıltıyla başını göğe çevirdi. Cam kırıkları bu kez göğe doğru uçuyorlar, nereden geldiği belli olmayan bir ışıkla çevreye renkli parıltılar saçıyorlardı. Genç adamın gözleri huzurla kapandı. Bu kez son gördüğü şey minik gökkuşakları arasında sevgili karısının güzel yüzüydü.


Kadın doğrulup kocasına bir an baktıktan sonra kapıya yöneldi. O sırada pencere pervazında duran bir güvercin havalandı. Kadın onu neden daha önce görmediğini anlayamadı. Elini kapı tokmağına attı. İlk duyduğu şey tokmağın tıklaması olmadı bu kez. Duyduğu şey yüreğini hoplatmıştı. “Canım?” demişti biri odanın içerisinden. “Canım!”

Perşembe, Kasım 02, 2006

The Terminal Beach - J.G. Ballard

James Graham Ballard'dan okuduğum ilk kitap. On iki öykülük bir BK derlemesi.

Öykülerden her biri geçtikleri ortamlarda bulunan insanların psikolojilerini inceliyor. Uzay operası tarzında değiller. Farklı gerçekliklerin insanlar üzerindeki ruhsal, zihinsel etkilerini inceliyorlar.

Öykülerin konuları genelde basit: Amazon yağmur ormanlarına düşen bir uzay aracı; boğulup kıyıya vurmuş bir dev; camlaşan ormanlar; tüm suları kuruyup artık terkedilmekte olan dünyada yaşayan son insanlar; aşırı kalabalık bir dünya.

Tümünde son, şaşırtıcı bir gizemin çözülmesiyle gelmiyor. Sonlar farklı gerçekliklere sahip ortamların kabullenilmesi ya da bunlara meydan okunmasını kapsıyor. Öyküler genelde bu kabullenme ya da meydan okuma süreçlerinin öyküleri.

Ballard, Yeni Akım BK öykücülüğünün önemli yazarlarından. Bu derlemesi de Yeni Akım'ın dışa (uzaya) dönük değil, içe (bireye) dönük anlayışını yansıtıyor.

Kitap ilk olarak 1964'de basılmış. Yazarın beşinci kısa hikaye derlemesi.

Cuma, Ekim 27, 2006

Film: Children of Men

Geçen gün zaman buldum "Children of Men" filmini sinemada seyrettim.

İngiliz BK yaklaşımına sahip bir film olması dikkatimi çekti. Bildiğimiz gerçekten yalnızca bir ya da iki ayrıntıyı değiştirip bunun üzerine kalanları odaklıyor. Burada değişen unsur son yirmi yıldır hiç çocuk doğmamış olması. Olaylar bu konu üzerinden alıp gidiyor.

Sade bir film. Şatafatlı sahneler yok, yalın ama etkileyici sahneler var. Büyük, sıradışı, kendini çok aşan kahramanlıklar filmlerden bildiğimiz şekliyle değil günlük hayatta olacak şekliyle anlatılıyor. Kısacası filmin gücü iyi bir BK kurgusunda ve yalınlığında.

Bunun dışında oynadığı her role yakışan Michael Caine amcayı seyretmek gayet keyifli. Clive Owen'ın oyunculuk gücünü buradan pek anlamadım, fena değildi sanırım, ama o adamı Sin City'deki rolüyle daha çok beğenmiştim. Julian Moore ise her zamanki gibi; tüm donukluğuna karşın filmdeki kısa rolüyle bile akılda kalıyor.

Seyredilesi bir film. Hatta son sahne beni oldukça etkiledi. Neden bilmiyorum, ama etkilendim. Anlatmıycam tabii ki :)