O pazar, evimde oturmuş uzun süredir biriken İnterzone dergilerini okuyordum. Aniden kapının çalmasıyla irkildim. Bir elimde dergi, diğerinde kahve bardağim kapıyı üçüncü elimle açtığımda karşımda iki tane kafası kazınmış, kalas gibi adam vardı.
'Hakan Kosggglllu' dedi birisi, 'Hakan Köseoğlu' diye düzeltmemle 'Gel lan pezevenk' diye yakamdan tutup beni merdivenlerden aşağı sürükleyip bir vanın içine atıp bastılar, kapıyı kapatır kapatmaz da girişmeye başladılar.
Hakan Köseoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakan Köseoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Mayıs 25, 2014
Perşembe, Kasım 08, 2012
Sirkeli Kitap turşusu
Perşembe, Ekim 04, 2012
Rinse, Repeat
Datça'da keyif yapmaktayım. Habire aynı şeyler okunmakta. Belki bir bunalım olayı, belki kolaya kaçma ama Sony Reader'de 1500+ roman yüklü iken gidip daha önce okuduğum romanları tekrar okumanın pskiolojisi nedir anlayamadım. Zorluğa gelmeme, kolaya kaçma bir yerde, daha önce okuduğum güzel, başarılı eserleri tekrar okuma hevesi bir yerde.
Eskiden kendime daha çok zaman ayırırken her sene şubat tatilinde oturup bir Yüzüklerin Efendisi'ni okurdum mesela. Mezun olduktan sonra o kadar zaman olmadı, aradan geçen sittin senede bir defa en baştan okumayı başaramadım, bu sene Hobbit'i okuyup Yüzüklerin Efendi'sine tekrar girişmeme rağmen. Arada ciltleri elime alıp favori fasılları tekrar elimden geçirdiğim olmasına rağmen, birkaç haftayı ayırıp ciddi bir şekilde yoğunlaşamadım.
Elimde okunmamış M'siz birkaç İain Banks romanı varken oturup tekrar tekrar İain M. Banks romanlarına takılıyorum. Bu sene başından beri Consider Phlebas, (şu anda okuduğum) Look to Windward, birkaç ay önce okuduğum Use of Weapons...
Aynı şeyleri okumanın güzelliği güzel bir eseri baştan hatırlamanın zevki. Sonunu azcık bile hatırlasak da sonuna kadar gelinceye kadar başımızdan geçenleri tekrar okuyup hatırlama... Look to Windward'da unuttuğum, tekrar okuduğumda tekrar tekrar ohanzi dedirten fasıllar..
Öte yandan yepyeni bir şey okumanın heyecanı da ayrı bir şey ama belki tatil keyfi, çok zor geliyor elime yeni bir roman alıp okumak.
Sizlerde durum nasıldır?
Eskiden kendime daha çok zaman ayırırken her sene şubat tatilinde oturup bir Yüzüklerin Efendisi'ni okurdum mesela. Mezun olduktan sonra o kadar zaman olmadı, aradan geçen sittin senede bir defa en baştan okumayı başaramadım, bu sene Hobbit'i okuyup Yüzüklerin Efendi'sine tekrar girişmeme rağmen. Arada ciltleri elime alıp favori fasılları tekrar elimden geçirdiğim olmasına rağmen, birkaç haftayı ayırıp ciddi bir şekilde yoğunlaşamadım.
Elimde okunmamış M'siz birkaç İain Banks romanı varken oturup tekrar tekrar İain M. Banks romanlarına takılıyorum. Bu sene başından beri Consider Phlebas, (şu anda okuduğum) Look to Windward, birkaç ay önce okuduğum Use of Weapons...
Aynı şeyleri okumanın güzelliği güzel bir eseri baştan hatırlamanın zevki. Sonunu azcık bile hatırlasak da sonuna kadar gelinceye kadar başımızdan geçenleri tekrar okuyup hatırlama... Look to Windward'da unuttuğum, tekrar okuduğumda tekrar tekrar ohanzi dedirten fasıllar..
Öte yandan yepyeni bir şey okumanın heyecanı da ayrı bir şey ama belki tatil keyfi, çok zor geliyor elime yeni bir roman alıp okumak.
Sizlerde durum nasıldır?
Çarşamba, Ekim 03, 2012
Robert Heinlein - Altıncı Sütun (Sixth Column)
![]() |
| Hacı, çek bir atom bana! |
2700km yol ile geçen çılgın bir haftadan sonra sonunda Datça'da tembelliğe verebildim kendimi ama veriş o veriş. Yazıymış, çizgiymiş, kayıtlarmış filan falan, hepsi hikaye. Sabahları kalk, bisikletle biraz sahilde mücadele, arkasından biraz bir şeyler okuma, horul horul uyku, sonra biraz daha oku, artık akşamüstüne doğru gelirken bir deniz kefası derken bir de baktım, laaaan! tatil bitmek üzere, daha bir satır yazmamışım.
Madem öyle dedim, okuduklarım hakkında bir şeyler yazayım. Charlie(s) Stross'un son Laundry romanının yorumunu yazmadan önce kolayına kaçayım dedim. Her nedense şu on gün genelde daha önce okuduklarımı tekrar okur buldum kendimi. Bolca Terry Pratchett ve İain M. Banks okurken bir tane de araya Heinlein sıkıştırdım ancak onca roman arasında seçtiğim gerçekten ilginç bir tanesiydi. İşe bakın ki bunu hayli bir sene önce okumuştum, ismi aklımda kalmamış. Kısacık bir roman olduğundan birkaç saatte bitti ama aklımda daha uzun süre kaldı.
Zaman 1940 sonları - 1941 başları. Amerika ile Japonya'nın bir savaşa doğru gittiği bariz. Avrupa'da neredeyse her ülke birbirinin gırtlağında ve Ruslarla Almanlar kazanmakta, Fransa çoktan kaybetmiş, İngiltere de nanay durumda. İtalya kalkmış Yunanistanı ve kuzey Afrika'yı işgal etmiş. Avrupa'daki savaş biraz yavaşlamış. Gomonistlerle faşistler her tarafı ele geçirmiş. Amerikan gözünden baktığınızda uygar dünya olarak bir ABD kalmış, geri kalan her yer barbarların kontrolü altında. Japonya Çin savaşı onuncu yılına girmekte, Japonlar Çinleri ve Kore'yi feci işgal etmiş, önüne geleni kesiyor biçiyor, hiç bir engel tanımıyor. Tek dertleri petrol ve Hollanda ve Fransa kontrolü altında olan petrol zengini bölgeleri ele geçirmelerinin tek engeli Amerikan kuvvetlerinin ne yapacaklarını bilmemeleri. Bir yandan da Amerika uzak doğu'nun yükselişinden rahatsız, daha 50 sene olmamış, ele geçirdikleri ve kolonisi yaptıkları Filipinlerde bir şeyler olacağından korkuyor. Sonunda Amerika - Japonya ilişkileri o kadar kötüleşiyor ki en sonunda 1941 yazında Japonlar "Başka çaremiz yok, Amerikan askeri gücüne öyle bir darbe vurmalıyız ki biz sağı solu işgal etmeye başlayınca bize engel olamasınlar" diyerek Amerika'nın Pearl Harbour'una saldırıya hazırlanmaya başlıyor. Savaş neredeyse kesin, uzun zamandir kesin hatta. Ancak daha buna zaman var.
Astounding'in efesi Campbell, kendisi bir hikaye yazıyor uzak doğuluların Çin'i işgali hakkında ancak hikaye çok başarılı değil. Hikayeyi Heinlein'e verip "yav sen bir üstünden geçsene bunun" diyor. Heinlein de elindeki eseri hayli bir toparlayıp baştan yazıyor ve böylece Altıncı Sütun (Sixth Column) ortaya çıkıyor.
Benim okuduğum versiyon 1949'da roman olarak tekrar yayınlanmış ancak bu arada tekrardan bir elden geçirildiğini düşünüyorum. 1941'de bilinmeyen nükleer bombalardan filan bahsedilmiş ancak Avrupa'daki savaşın değişiminden bahsedilmemiş.
Kitabın konusu çok basit. Kendisi de zaten kısacık bir şey. Sony Reader'de text halini okurken 170 sayfa bile değildi. 61 bin kelimelik bir şey, bu devirde daha çok Novelette derler herhalde. 1941 başında Astounding'de seri olarak yayınlanan bu romanın konusunu hızlıca anlatayım, aha yukarda yazdığımla ne kadar ilişkisi olduğu kesin.
Ani bir saldırı sayesinde bütün Amerika Uzak doğulular tarafından işgal edilir. Ordudan tek geriye kalan Amerika'nın ortasında bir dağın altında sağ kalabilen bir avuç askeri bilimadamıdır. Tarih "gelecek", 1941 değil, teknolojik bir sürü gelişme mevcut. İkinci dünya savaşı sonrasında Japon-Çin işbirliğinin Rusya ve Hindistanı hızlı bir şekilde işgal etmesiyle dünya çapında bir güç oluşmuş. Avrupa ise tümüyle demir perdeler arkasında kapanmış, içinden hiç bir haber alınamıyor. Aradan geçen yıllarda Amerika da Uzak Doğu ile ilişkiyi tümden kesmiş, kendi içine çekilmiş.
Bu geçmiş çok şasırtıcı değil. Gerçek yaşamda tarih 1942 öncesi. Pearl Harbour saldırısı 1941 Aralığında olmuştu. Daha öncesinde İngiltere - Almanya mücadelesi sürerken Amerika'nın her durumda savaştan ayrı kalmasını isteyenler çoğunluktayken Amerikan Hükümeti halkının isteğine karşı gelerek İngiltere'ye silah satıyordu. Almanya protesto üstüne protesto çekse de Amerika'yı savaşa çekerek 1917'nin tekrarını istemediğinden bir şey yapmıyordu. Ancak Japon askeri liderlerin fikirleri farklı olduğundan ve Japonya ile Almanya arasında bir anlaşma olduğundan 1941 Aralığındaki saldırının İkinci Dünya Savaşının yönünü değiştirdiği herkes tarafından kabul edilen bir şeydir. 1940-1941 başlarında hala Heinlein ve Campbell'in yazdığı dünya tarihi mümkündü. Neyse, kitaba geri dönelim hemen.
![]() |
| Japonların Filipin ve çeversinin işgali ve davranışları Campbell ve Heinlein'in ırkçı düşüncelerini neredeyse doğruluyor. |
İlgalciler ne Çinli, ne Japon ancak Heinlein'in anlattığı şekliyle Filipin ve Çin'i işgal ettiklerinde yaptıgı davranışlarıyla Japonlara çok daha benziyor. İşgalciler bütün okulları, gazeteleri kapatıyorlar. Kendilerine itiraz edenleri toplama ve iş kamplarına tıkıyor, önüne geleni öldürmekten çekinmiyor. Herkese verdikleri bir kimlik kartıyla kim kimdir, ne iş yapar herşeyi biliyor. Kendilerine herhangi bir saldırıda acımasızca halkı bastırıyor, hatta bir yerde her bin kişiden birisini öldürmekten çekinmiyor. Haliyle Amerikan halkı iyice eziliyor, mücadele edecek gücü kendilerinde bulamıyor.
Ancak herşey bitmiş değil. Dağ altında gizlenmiş bir avuç bilimadamımız korkunç silahlar keşfediyor. İnsanları "ırklarına" göre öldürebilecek bir ışın silahı buluyorlar, bütün virüsleri, bakterileri öldürebilecek başka bir cihaz filan falan. Mucize üstüne mucize silah, Amerikan zekası ve teknolojisi sayesinde çok kısa bir şekilde keşfediliyor. İlgalcilerin tek dokunmadığı, "Halkın uyuşturucusu dindir" düşüncesini kendilerine silah yapıp bir din yaratıyorlar, ilgalcilerin dinlerine dokunmamasını garantiledikten sonra bir ayaklanma ayarlayıp sonunda korkunç bir katliamla Amerika'yı uzak doğululardan kurtarıyor.
Yaşasın Amerika! Değil mi?
Yapay bir dini başka bir amaçlarla kullanma, en sonunda da dahi bilim adamının yaratılmış dinin kendisine inanıp kendisini Peygamber-Tanrı ilan etmesi bana Heinlein'in başka bir arkadaşı olan adı belli, güyaa bilime dayalı bir din yaratan bir bilim kurgu yazarını andırıyor!
Heinlein'e bolca faşist derler, genelde bunu da Starship Troopers filmini izledikten sonra haksız yere derler. Öte yandan, Heinlein'in bu kadar faşist, sağcı, ırkçı bir başka romanını okumadım. İlk yayınlandığında takma bir isimle çıkmış bu eserdeki bu değerlerin ne kadarının kafayı zaten sıyırdığı kesin Campbell'in, ne kadarının Heinlein'in olduğunu bilmek zor. Heinlein'in Liberterian bir insan olduğunu biliyoruz zaten ancak diğer romanlarında farklı ırklara ve dinlere çok daha iyi davranan bir insan. Heinlein'in etik yapısı bizlerin Avrupa'da alışık oldugu yapıya uzak. Kendisi de İkinci dünya savaşı zamanlarında deniz kuvvetlerinde askerlik yapıp sonra sağlık sorunlarından çıkartılan Heinlein'in askerlere ve askeri yapıya duyduğu saygı ile demokrasi sevgisi bizlere yabancı geliyor. Altıncı Sütun'daki kahraman askerimiz, kendisine "hadi diktatörlük kuralım hazır düşmanlardan kurtulduk, biz halktan daha iyi biliriz" dendiğinde "siktir git" çekip demokrasiyi savunuyor. Starship Troopers'da da demokratik yapı mevcuttu ancak oy hakkı askerlikten geçiyordu. Ancak askerlik görevini yapıp askerlikten emekli olmuş olanların oy hakkının olduğu bir sistemi savunuyordu. Filminde bu o kadar belli değilken romanında Heinlein sayfalarca herşeyi bırakıp didaktik bir yapıda bize bunları anlatıyor. Benzeri şekilde en favori romanlarımın birisi olan Moon is a Harsh Mistress'te hersey halk tarafından oylamalarla kararlaştırılıyordu. Hiç kimse üstten gelip bir kararı başkalarına zorlayamıyordu. Bu kadar savunmama rağmen bu romanda olduğu kadar "Asker iyisini bilir, farklı 'ırk'lar esasında cahildir" fikri başka romanında yok. Campbell'in orjinalini okumadan kim ne kadarını sağlamış bilemediğimden sadece bu romanı ele alırsak Heinlein'i savunmak çok zor oluyor.
![]() |
| Heinlein yaşı ilerleyince iyice kafayı sıyırmıştı ya... Bu roman daha erken zamanlarından. |
Herşeye rağmen, 2012'de okunduğunda, aradan geçen 70 yılda en azından biz okuyucuların değiştiğini ve işgalci de olsa birilerine sürekli olarak ırkçı terimlerle hitap edilmesini, sadece "ırk" denilen yapma ayrımlarla toplu katliamların tasvirlerini okurken rahatsız olanın sadece ben olmadığını umarım. Irkçılığa, kafatasçılığa her yerde hayır, hepimiz insanız.
Heinlein bu romanı bu yıllarda böyle yazmazdı herhalde derken Amerika'daki kafayı sıyırmış bazı çatlakların 1980'lerde çekilmiş, ABD'nin Ruslar tarafından işgalini ve Amerika'lıların topraklarını geri kazanma çabalarını anlatan süper-sağcı Red Thunder filmini baştan çektiklerini hatırlatıp bu yazıyı burda kapatayım.
Son sözüm şu olsun: İlginç bir kitap. Birkaç saatten fazla zamanınızı da almayacak. Okuyun, kendi fikrinizi kendiniz verin.
Perşembe, Ekim 14, 2010
Salı, Eylül 28, 2010
Alternatifler
"Hanımım, evden çıkmazdan evvel gaz maskenizi takmayı unutmayınız!"
"Tamam tamam Hikmet efendi, unutmam, artık 10 yaşında değilim."
Bu sözlerle konağın kapısını kapatıp yola koyuldu Elif. Çankaya yokuşundaki bahçeden çıkıp bir yukarılara, yüce liderin konağına gözü gitti, sonra aşağılara doğru yola koyulmaya başladı.
Karşısında bütün Ankara gizliydi, hiç bir şeyini göstermeden belli ediyordu varlığını. Çankaya üst tabakası ile Ulus tarafındaki alt tabaka arasına sıkışmış bir bulut tabakası, bu kış sabahında renkleri ayrıca bir soluklaştırmaktaydı. Yüzbinlerce canın ısınmak için yaktığı kömürlü ve odunlu sobaların dumanları daha erkenden şehri kaplamış, Çankaya'nın sırtından aşağı koyu bir bulut tabakasının üstünden daha yeni doğmuş güneş, gaz maskesinin camlarının arasından eski zamanların nefret dolu bir tanrısı gibi tebaasını tapınmaya çağırır gibiydi ama nerdeee....
Erkenden buluşma sözü verdiği için adımlarını hızlandırdı ve yokuştan aşağı inmeye başladı Elif hanım. Tam sisin arasına girmeden batı ufkunda sinek gibi bir sağa bir sola uçuşan, yana döndükçe kanatları parlayan uçakları gördü ve kalbi pır pır attı. Eski sınıfından Hızır her gün hayatını tehlikeye atanlardandı. Gönüllü cepheye gittiği günü andı, arkadaşının salaklığına diyecek birşeyi o gün de bulamamıştı. Öte yandan hain İngilizlerin Ankara'yı bombalamasını engelleyen tek şey Hızır gibilerin cesaretiydi.
Akif ile buluşacakları kahveye gelince dikkatlice çift kapıdan geçti, gaz maskesini çıkartıp omzuna astı. Saat daha erken olduğundan içeride henüz pek kimse olmadığından Akif Elif'i hemen farketti ve elini sallayarak yanına çağırdı.
"Elif hanım, hoşgeldiniz, umarım yürüyüşünüz keyifliydi. Oğlum, iki çay getir!"
"Akif bey, siz benden de erkencisiniz, çok mu merak ediyorsunuz yorumlarımı?"
"Pek tabii ki, ilk okuyan sizsiniz."
Elif masaya oturdu, kahvehanecinin çırağının getirdiği çaya şekerini atıp karıştırdı. Pek bir acelesi yoktu. Hızır ve arkadaşları cephede savaşmaya gideli beri konuşacak pek bir arkadaş edinememişti ve Akif ile sohbet etmek en büyük zevklerinizden birisi olmuştu.
"Akif bey, yazdıklarınız hakkında sert yorumlarım olacak, kusura bakmayın eğer ağır gelirse dediklerim."
"Yok haaşaa, olur mu? En sert laflarınızı esirgemeyin."
"Açıkçası bu güne kadar yazdığınız en büyük saçmalık. Yazdıklarınız hiç de olası değil. Nasıl bu kadar uydurursunuz inanamadım!"
"Ama Elif hanım??!!"
"Susun da dinleyin! Diyorsunuz ki Mustafa Kemal Paşa Sakarya meydan muhaberesinde ölmeseymiş herşey bir farklı olurmuş. Bir insanın tarihi bu kadar değiştirmesi mümkün değildir."
"Vallahi Elif hanım, Kemal Paşa o ana kadar milli mücadeleyi göturen adamdı, herşey onun başının altından çıktıydı."
"Külliyen yalan, palavra. Rauf efendi, Fevzi Çakmak efendi ve nicelerini nasıl unutursunuz? Yüce liderimiz değil miydi İnönü'nde gavurları durduran, arkasından Sakarya'da sipheleri kazdırıp hem İngilizleri hem yunanlıların ilerlemesinin önünü kesen, arkasından 14 yıl boyunca aynı yerde tutan?"
Akif bu saldırganlığı beklemiyordu. Elleri titreyerek cebinden bir sigara kutusu çıkarttı, kahvehaneci boşları toplamaya gelmişti ki hemen bir kibrit çakıverdi. Derin bir nefes çekip, bir gri duman arasında ne cevap vereceğini düşünmeye çalışırken Elif bu sessizliği kabullenme olarak görüp biraz acıdığındna tekrar lafa başladı.
"Tabii ki Mustafa Kemal Paşa'nın savaştaki katkıları hatırlanmaya değer ancak kendisi kendi ölümüne yol açtı. Dumlupınar'ın galibi Gelibolu'daki gibi eline bir nişancı tüfeği alıp Yunanlıları vurmaya kalkışmasaydı belki dedikleriniz olurdu. Belki Sakarya muhaberesi gerçekten 14. gününde biterdi, belki iki taraf toparlanmak için zaman bulurdu, belki bir sonraki yaz sonu büyük bir hücumla hem Yunanlıları hem İngilizleri dışarı atardık, ne Almanlardan ne de Ruslardan yardım almadan!"
"Elif hanım, bence biraz haksızlık yapıyorsunuz. Mustafa Kemal Paşa bir keskin nişancı tarafından vurulmasaydı burdaki savaş devam etmezdi, birkaç seneye biterdi bence. Kitabımda uzun uzun anlattım, kendisini tanıyanlar gerek Saltanat'a, gerek imam tayfasına nefretinden bahsederler. Eğer bu savaş hemen bitse İngilizlerle Ruslar arasındaki yüzyıllarca süren mücadele sona ererdi, Almanya yenik bir ülke olarak kalmaya devam ederdi, buradaki mücadelenin teknolojik yanı olmaz, bütün dünya yıllarca sürecek bir barışta mutlu mutlu yaşardı."
"Hiç zannetmiyorum Akif efendi. Dediğim gibi bence çok uçmuşsunuz. Nasıl Alman imparatorluğunun hemen pes edeceğini düşünmüşsünüz anlamıyorum. Sağolsunlar, bizim hala emperyalistlerle mücadelemizi görüp hemen kendilerini toparladılar, bize destek çıktılar. Uçak ve silah fabrikalarını Sivas yöresinde kurdular, bilim adamlarını gönderdiler. Rus yoldaşlar da cabası. Hep beraber savaşıyoruz İngilizlere ve hain Yunanlılara karşı 14 yıldır. 14 günde bitecek bir savaş değildi Sakarya."
Akif diyecek birşey bulamadı. Elif de dostuna biraz sert çıktığını farkettiğinden bakışlarını masaya çevirdi ve susakaldı. Kahvehaneci elinde iki taze tavşan kanıyla geldi ve "Akif bey, Elif hanım, buyrunuz, ateşli ateşli tartışıyorsunuz yine, gören de iki aşık kavga ediyor zanneder!" dedi.
Akif kahvehanecinin tepsisinden bardağı hışımla kaptı. Elif ise kızarmış yüzünü nasıl saklayacağını dert ederken kahvehaneci devam etti.
"Kusura bakmayın, kulak kabarttım. Siz gençler bilmezsiniz. Kemal Paşa bizi nasıl etkilemişti. Ben hem Gelibolundaydım hemde Sakarya'daydım. 13. gün akşamı iki taraf da mahvolmuştu. Paşalar hep beraber cepheye gelmişlerdi, zirvelerin ötesine bakıyordu. Ben de hemen orada yanlarındaydım bir şans. Aralarında ordunun ne kadar yorgun olduğunu, Yunanlı pes etmezse kaybedeceğimizi konuşuyorlardı ki Kemal Paşa sinirlendi, eline bir tüfek kapıp zirvenin tepesine kadar çıktı. Etraftan vızır vızır mermiler uçuşuyordu. Kemal Paşa ölümsüzlüğüne inanıyordu. Gelibolu'da gavurlarla mücacelemizde de aynısını yapardı, hepimizin yüregine güç katardı. Ancak şans işte. Elindeki tüfekle tek tek nişan alırken birden bir mermi kafasının yarısını uçurdu ve zirvenin üstüne öylece düştü. Bütün ordunun gücü o an gitti. Hepimiz olduğumuz yerde kaldık. Yavaş yavaş haber cephe boyunca yayıldı. Anafartalar'ın galibi Mustafa Kemal Paşa gitmişti."
Saşkın kalan Arif ağzı açık kahvehaneciye bakıyordu. Kahvehaneci nerde olduğunu bilmez gibi elini uzatıp Arif'in elindeki sigarayı aldı ve derin bir nefes çekti.
"Orda, o an bir millet öldü çocuklar. Hayallerimiz, ümitlerimiz, hepsi Kemal Paşa ile o zirvede kaldı. İsmet Paşa iyi bir asker olsa da Kemal Paşa gibi bir lider değildir, resmi tarihe inanmayın. Tek bir cephe savaşını bile kazanamıştır. İnönü'de Yunan pes etmeseydi biz bitmiştik. O zamandır ne yaptık? Hain Padişah hala İstanbul'da, gavurlar ülkenin yarısını işgal etmiş. 14 yıldır biz de her gün Yunanlıyla savaşıyoruz, İngiliz uçakları bizi zehirleyecek diye korkuyoruz. Yaktı bizi İsmet Paşa..."
Kendini ilk toparlayan Elif oldu.
"Hain! Alçak! Nasıl Milli Şef hakkında böyle konuşursun?"
Kahvehaneci de utandı, yüzünü yere dönüp "Umarım bir gün mücadelemizde başarılı oluruz, gençler, bunlar sizin tasanız artık" diyerek ocağının yanına gitti, omuzları çökük bir şekilde.
Akif ve Elif bir süre seslerini çıkartmadan oturdular, yaşadıkları günleri ve alternatifleri düşünerek. Aniden dışarıdaki bulutlar açıldı ve kahvehanenin içi güneş ışıklarıyla doldu.
Akif, Elif'e dönerek "Biraz yürümek ister misiniz Elif hanım?" diye sordu. Elif başını sallayınca ayağa kalkıp dışarı çıktılar.
Ağaçların arasından sokaklarda manasızca dolaşırken üstlerinden bir grup jet büyük bir patırtı ile geçti. Akif, Elif'e dönerek konuşmaya başladı.
"Belki haklısınız Elif hanım. Sakarya 1921 yazındaydı. Aradan sadece 14 yıl geçti. 1935 yılındayız. Belki ben fazla attım yazarken. Benim hayalimdeki dünyada 1935 yılında Mustafa Kemal hala başımızda. Jet uçakmış neymiş, hiç bir şey yok."
Aniden bir gümbürtü duydular, başları doğuya cevrildi. Kırıkkale yönünden batıya doğru üzerlerinden geçen beyaz ize baktılar. Elif cevap verdi Akif'e:
"Emin değilim Akif efendi, belki siz haklısınız. Belki daha güzel olurdu, barış içerisinde bir dünya. Alman fon Braun efendi ile Yoldaş Korolyev belki beraberce İngilizlere karşı Anadolu'da çalışmazdı. Belki dünyanın barış dolu olduğu bir zaman içerisinde amaçları fezaya erişmek olurdu, belki bu zamana Ay'da bizim yaşadığımız dünyayı konuşurduk."
"Ah ah Elif hanım, sizin hayal gücünüz benimkinden zengin!"
"Tamam tamam Hikmet efendi, unutmam, artık 10 yaşında değilim."
Bu sözlerle konağın kapısını kapatıp yola koyuldu Elif. Çankaya yokuşundaki bahçeden çıkıp bir yukarılara, yüce liderin konağına gözü gitti, sonra aşağılara doğru yola koyulmaya başladı.
Karşısında bütün Ankara gizliydi, hiç bir şeyini göstermeden belli ediyordu varlığını. Çankaya üst tabakası ile Ulus tarafındaki alt tabaka arasına sıkışmış bir bulut tabakası, bu kış sabahında renkleri ayrıca bir soluklaştırmaktaydı. Yüzbinlerce canın ısınmak için yaktığı kömürlü ve odunlu sobaların dumanları daha erkenden şehri kaplamış, Çankaya'nın sırtından aşağı koyu bir bulut tabakasının üstünden daha yeni doğmuş güneş, gaz maskesinin camlarının arasından eski zamanların nefret dolu bir tanrısı gibi tebaasını tapınmaya çağırır gibiydi ama nerdeee....
Erkenden buluşma sözü verdiği için adımlarını hızlandırdı ve yokuştan aşağı inmeye başladı Elif hanım. Tam sisin arasına girmeden batı ufkunda sinek gibi bir sağa bir sola uçuşan, yana döndükçe kanatları parlayan uçakları gördü ve kalbi pır pır attı. Eski sınıfından Hızır her gün hayatını tehlikeye atanlardandı. Gönüllü cepheye gittiği günü andı, arkadaşının salaklığına diyecek birşeyi o gün de bulamamıştı. Öte yandan hain İngilizlerin Ankara'yı bombalamasını engelleyen tek şey Hızır gibilerin cesaretiydi.
Akif ile buluşacakları kahveye gelince dikkatlice çift kapıdan geçti, gaz maskesini çıkartıp omzuna astı. Saat daha erken olduğundan içeride henüz pek kimse olmadığından Akif Elif'i hemen farketti ve elini sallayarak yanına çağırdı.
"Elif hanım, hoşgeldiniz, umarım yürüyüşünüz keyifliydi. Oğlum, iki çay getir!"
"Akif bey, siz benden de erkencisiniz, çok mu merak ediyorsunuz yorumlarımı?"
"Pek tabii ki, ilk okuyan sizsiniz."
Elif masaya oturdu, kahvehanecinin çırağının getirdiği çaya şekerini atıp karıştırdı. Pek bir acelesi yoktu. Hızır ve arkadaşları cephede savaşmaya gideli beri konuşacak pek bir arkadaş edinememişti ve Akif ile sohbet etmek en büyük zevklerinizden birisi olmuştu.
"Akif bey, yazdıklarınız hakkında sert yorumlarım olacak, kusura bakmayın eğer ağır gelirse dediklerim."
"Yok haaşaa, olur mu? En sert laflarınızı esirgemeyin."
"Açıkçası bu güne kadar yazdığınız en büyük saçmalık. Yazdıklarınız hiç de olası değil. Nasıl bu kadar uydurursunuz inanamadım!"
"Ama Elif hanım??!!"
"Susun da dinleyin! Diyorsunuz ki Mustafa Kemal Paşa Sakarya meydan muhaberesinde ölmeseymiş herşey bir farklı olurmuş. Bir insanın tarihi bu kadar değiştirmesi mümkün değildir."
"Vallahi Elif hanım, Kemal Paşa o ana kadar milli mücadeleyi göturen adamdı, herşey onun başının altından çıktıydı."
"Külliyen yalan, palavra. Rauf efendi, Fevzi Çakmak efendi ve nicelerini nasıl unutursunuz? Yüce liderimiz değil miydi İnönü'nde gavurları durduran, arkasından Sakarya'da sipheleri kazdırıp hem İngilizleri hem yunanlıların ilerlemesinin önünü kesen, arkasından 14 yıl boyunca aynı yerde tutan?"
Akif bu saldırganlığı beklemiyordu. Elleri titreyerek cebinden bir sigara kutusu çıkarttı, kahvehaneci boşları toplamaya gelmişti ki hemen bir kibrit çakıverdi. Derin bir nefes çekip, bir gri duman arasında ne cevap vereceğini düşünmeye çalışırken Elif bu sessizliği kabullenme olarak görüp biraz acıdığındna tekrar lafa başladı.
"Tabii ki Mustafa Kemal Paşa'nın savaştaki katkıları hatırlanmaya değer ancak kendisi kendi ölümüne yol açtı. Dumlupınar'ın galibi Gelibolu'daki gibi eline bir nişancı tüfeği alıp Yunanlıları vurmaya kalkışmasaydı belki dedikleriniz olurdu. Belki Sakarya muhaberesi gerçekten 14. gününde biterdi, belki iki taraf toparlanmak için zaman bulurdu, belki bir sonraki yaz sonu büyük bir hücumla hem Yunanlıları hem İngilizleri dışarı atardık, ne Almanlardan ne de Ruslardan yardım almadan!"
"Elif hanım, bence biraz haksızlık yapıyorsunuz. Mustafa Kemal Paşa bir keskin nişancı tarafından vurulmasaydı burdaki savaş devam etmezdi, birkaç seneye biterdi bence. Kitabımda uzun uzun anlattım, kendisini tanıyanlar gerek Saltanat'a, gerek imam tayfasına nefretinden bahsederler. Eğer bu savaş hemen bitse İngilizlerle Ruslar arasındaki yüzyıllarca süren mücadele sona ererdi, Almanya yenik bir ülke olarak kalmaya devam ederdi, buradaki mücadelenin teknolojik yanı olmaz, bütün dünya yıllarca sürecek bir barışta mutlu mutlu yaşardı."
"Hiç zannetmiyorum Akif efendi. Dediğim gibi bence çok uçmuşsunuz. Nasıl Alman imparatorluğunun hemen pes edeceğini düşünmüşsünüz anlamıyorum. Sağolsunlar, bizim hala emperyalistlerle mücadelemizi görüp hemen kendilerini toparladılar, bize destek çıktılar. Uçak ve silah fabrikalarını Sivas yöresinde kurdular, bilim adamlarını gönderdiler. Rus yoldaşlar da cabası. Hep beraber savaşıyoruz İngilizlere ve hain Yunanlılara karşı 14 yıldır. 14 günde bitecek bir savaş değildi Sakarya."
Akif diyecek birşey bulamadı. Elif de dostuna biraz sert çıktığını farkettiğinden bakışlarını masaya çevirdi ve susakaldı. Kahvehaneci elinde iki taze tavşan kanıyla geldi ve "Akif bey, Elif hanım, buyrunuz, ateşli ateşli tartışıyorsunuz yine, gören de iki aşık kavga ediyor zanneder!" dedi.
Akif kahvehanecinin tepsisinden bardağı hışımla kaptı. Elif ise kızarmış yüzünü nasıl saklayacağını dert ederken kahvehaneci devam etti.
"Kusura bakmayın, kulak kabarttım. Siz gençler bilmezsiniz. Kemal Paşa bizi nasıl etkilemişti. Ben hem Gelibolundaydım hemde Sakarya'daydım. 13. gün akşamı iki taraf da mahvolmuştu. Paşalar hep beraber cepheye gelmişlerdi, zirvelerin ötesine bakıyordu. Ben de hemen orada yanlarındaydım bir şans. Aralarında ordunun ne kadar yorgun olduğunu, Yunanlı pes etmezse kaybedeceğimizi konuşuyorlardı ki Kemal Paşa sinirlendi, eline bir tüfek kapıp zirvenin tepesine kadar çıktı. Etraftan vızır vızır mermiler uçuşuyordu. Kemal Paşa ölümsüzlüğüne inanıyordu. Gelibolu'da gavurlarla mücacelemizde de aynısını yapardı, hepimizin yüregine güç katardı. Ancak şans işte. Elindeki tüfekle tek tek nişan alırken birden bir mermi kafasının yarısını uçurdu ve zirvenin üstüne öylece düştü. Bütün ordunun gücü o an gitti. Hepimiz olduğumuz yerde kaldık. Yavaş yavaş haber cephe boyunca yayıldı. Anafartalar'ın galibi Mustafa Kemal Paşa gitmişti."
Saşkın kalan Arif ağzı açık kahvehaneciye bakıyordu. Kahvehaneci nerde olduğunu bilmez gibi elini uzatıp Arif'in elindeki sigarayı aldı ve derin bir nefes çekti.
"Orda, o an bir millet öldü çocuklar. Hayallerimiz, ümitlerimiz, hepsi Kemal Paşa ile o zirvede kaldı. İsmet Paşa iyi bir asker olsa da Kemal Paşa gibi bir lider değildir, resmi tarihe inanmayın. Tek bir cephe savaşını bile kazanamıştır. İnönü'de Yunan pes etmeseydi biz bitmiştik. O zamandır ne yaptık? Hain Padişah hala İstanbul'da, gavurlar ülkenin yarısını işgal etmiş. 14 yıldır biz de her gün Yunanlıyla savaşıyoruz, İngiliz uçakları bizi zehirleyecek diye korkuyoruz. Yaktı bizi İsmet Paşa..."
Kendini ilk toparlayan Elif oldu.
"Hain! Alçak! Nasıl Milli Şef hakkında böyle konuşursun?"
Kahvehaneci de utandı, yüzünü yere dönüp "Umarım bir gün mücadelemizde başarılı oluruz, gençler, bunlar sizin tasanız artık" diyerek ocağının yanına gitti, omuzları çökük bir şekilde.
Akif ve Elif bir süre seslerini çıkartmadan oturdular, yaşadıkları günleri ve alternatifleri düşünerek. Aniden dışarıdaki bulutlar açıldı ve kahvehanenin içi güneş ışıklarıyla doldu.
Akif, Elif'e dönerek "Biraz yürümek ister misiniz Elif hanım?" diye sordu. Elif başını sallayınca ayağa kalkıp dışarı çıktılar.
Ağaçların arasından sokaklarda manasızca dolaşırken üstlerinden bir grup jet büyük bir patırtı ile geçti. Akif, Elif'e dönerek konuşmaya başladı.
"Belki haklısınız Elif hanım. Sakarya 1921 yazındaydı. Aradan sadece 14 yıl geçti. 1935 yılındayız. Belki ben fazla attım yazarken. Benim hayalimdeki dünyada 1935 yılında Mustafa Kemal hala başımızda. Jet uçakmış neymiş, hiç bir şey yok."
Aniden bir gümbürtü duydular, başları doğuya cevrildi. Kırıkkale yönünden batıya doğru üzerlerinden geçen beyaz ize baktılar. Elif cevap verdi Akif'e:
"Emin değilim Akif efendi, belki siz haklısınız. Belki daha güzel olurdu, barış içerisinde bir dünya. Alman fon Braun efendi ile Yoldaş Korolyev belki beraberce İngilizlere karşı Anadolu'da çalışmazdı. Belki dünyanın barış dolu olduğu bir zaman içerisinde amaçları fezaya erişmek olurdu, belki bu zamana Ay'da bizim yaşadığımız dünyayı konuşurduk."
"Ah ah Elif hanım, sizin hayal gücünüz benimkinden zengin!"
Dipnot: İlk laf Kansu'nundur, bisürü tenkyu!
Perşembe, Mart 25, 2010
Süs Eşyası
Yabancıların gemisine ilk bindiğimizde hepimiz heyecanlıydık. İlk defa vatanımızdan, gezegenimizden, güneşimizden uzaklaşacaktık. Hedefimiz Galaksi müzelerinden birisiydi.
Günlerimiz yabancıların dev uzay gemisini gezmekle geçti. Dediklerine göre sadece bu gemide onbinlerce varlık yaşamaktaydı. Şu anda olmasa da yüzbinin üzerinde varlık ile dolaştıkları normalmiş. Yine de bu görkemli, kocaman gemide olup biten sosyal hayatın zevklerine bizi de bütün hevesleriyle katmaları hepimizin hoşuna gitmişti. Her gün yeni varlıklarla, yeni sanatçılarla tanıştık. Sanatçı bütün gücüyle diğer sanatçılar ile ortak çalışmalara girdikçe benim yanında dolaşma gereğim azaldı ve kendimi hedonistik zevklere verdim. Yabancıların kendilerini eğlendirmekteki yetenekleri gerçekten hayranlık verici idi.
Bir gün arkadaş canlısı bir yabancı ile geminin yüzeyinde kocaman bir parka çıktık. Gemi zıplamaların arasında, normal uzaydaydı. Ufukta küçücük ama parlak bir yıldızın ışıkları üstümüze düşüyordu ve hemen üzerimizde kocaman bir gezegen bütün haşmetiyle dev gibi bir hilal yaratmaktaydı. Kendi gözlerimle gördüğüm ilk yabancı gezegendi ve etrafımdakileri unutup gezegene takıldım. Arkadaşım sonunda dayanamayıp beni hafifçe dürttü ve "Buraya ne seyretmeye geldiğimizi unuttun galiba?" dedi.
Bütün park binbir çeşitli botanik bitkileriyle kaplıydı. "Zıplamalarda ve yıldızlardan uzaktayken bunlara ne oluyor?" diye sordum. Cevap vermektense ellerinden birisini uzatip tepemizde doğrulttu, hiç farketmemiştim ama hayli tepemizde çok ince bir ağ vardı. "Yukarıdan ışık ve yağmur yağdırıyoruz. Bazı bitkiler daha az veya fazla istiyor, onları da farklı bölgelere koyuyoruz" dedi. Kendimi küçük bir cocuk gibi hissettim, bu kadarını tahmin etmem lazımdı, bilgisizliğimden utandım ve konuyu değiştirmeye çalıştım. "Bana biraz örnek gösterecektin?"
Arkadaşım koluma girerek beni parkta gezdirmeye başladı ve daha önce bitkilerden farketmediğim şeylerden bahsetmeye başladık. "Bu heykel, Zanfoe İmparatorluğundan" dedi, "daha doğrusu bizden önce bir imparatorluktular, şimdi bize bağlılar ama onlardan tek istediğimiz efendi olmaları ve sanatlarını bizimle paylaşmaları".
Yabancılar bizim sistemimize geldiğinde hayli bir tantana olmuştu. Sonunda galakide yanlız olmadığımız ortaya çıkmıştı ve herkes hayli heyecanlıydı. O günleri pek hatırlamıyorum, daha yeni doğmuştum ve herkesin benimle ilgilenmesinden, Sanatçı'nın yanında bir oraya bir buraya gitmekten olup bitenleri pek takip edemiyordum. Anladığım kadarıyla bir süre sonra heyecan azalmış ve herkes günlük hayatına devam etmişti. Sonuçta uzaydan bir takım varlıkların gelip "Merhaba, barış içinde geldik, bizi liderlerinize götürün" demesi ekmek kapısı dertlerini yok etmiyor.
Yabancılar sadece gezegenin liderleriyle muhattap olmak yerine bizlerin arasına da inmişlerdi ama sonuçta milyarların arasında birkaç bin yabancı ne ki? Sanatçı'nın ünü olmasaydı bir yabancı ile tanışma şansım çok düşük olurdu, onların uzay gemisine binip yıldızlar arasında yolculuk ise...
Arkadaşımın dediği bir şey dikkatimi çekti, "Önce bir imparatorluktular? Ne demek istedin lütfen açıklar mısın?"
Sanki bir küçüğe anlatır gibi "Çok dert etme. Gezegeninize bir şey yapmayacağız. Tek istediğimiz aranızda büyük savaşlara girmemeniz ve her birinize uygar davranmanız. Hükümetlerinize bazı kurallar koyacağız ve gezegeninize bir konsolosluk kuracağız. Bunun karşılığında diğer gezegenlerle ve bizlerle ticaret yapmanıza yardımcı olacağız ve son olarak, kültürünüzün en iyilerinden bir tadımlık alacağız" dedi.
"Kültürümüzden bir tadımlık mı alacaksınız?"
"Bu resim" olağanüstü bir portreye işaret ederek, "Uban halkının en büyük eseri. Tarihlerinde bu kadar meşhur bir portre yapılmamış. Bir çok kişi İnsanlığın Mona Lisa'sı ile karşılaştırıyor. Her ne kadar onların atanomik yapısı ile Mona Lisa'nun anatomik yapısı son derece farklı olsa da aralarındaki bir çok benzerlik estetik zevkin bütün galakside ortak olduğunu düşündürüyor. Heykeller, resimler, çizimler. Şiir, romanlar, tiyatro oyunları biraz daha kültür farklılığını gösteriyor, filmler ise genelde anlaşılmaz oluyor belli bir aşamadan sonra. Ama elle tutulur eserler her nasılda bütün gezegenlerde ortak bir tepki oluşturuyor, olumlu ya da olumsuz."
Başka bir grup soyut heykel grubunun önüne geldik. Bir süre heykelleri seyredip ne mana ifade ettiklerini anlamaya çalıştıktan sonra dayanamayıp soruyu patlattım. "Peki Uban halkı Mane Lise'lerini çalmanız hakkında ne dedi?"
Arkadaşım bu kez açık ve hafif bir kahkaha attı. "Çalmak? Yoo, hayır, kesinlikle hayır. Uban halkı istedikleri zaman başkentlerindeki sanat müzesine gidip Mona Lisa'larını izleyebilirler. Bizimki bir kopya. Ama gerçeği kadar iyi bir kopya."
Sonra uzun uzun bana nasıl bu eserleri topladıklarını anlattı. Eserler özel bir makina içerisine yerleştiriliyormuş. Teker teker içindeki her atomun bir kopyası yapılarak eserin - tam manasıyla - bire bir kopyası alınıyormuş. Yanyana koysalar bile hangisi hangisi anlamak mümkün olmayacak bir şekilde kopyalanan eserin orjinali geri iade edilip kopyası Galaksi müzelerinden birisine veya içinde olduğum gemi gibi büyükçe gemilerindeki parklara yerleştiriyorlarmış.
"Peki hangisini geri verdiğinizi nasıl bilebiliriz eğer o derecede kopyalıyorsanız, ya orjinalini çalıyorsanız?" sorusuna "Güven. Sadece güven ile bilebilirsin. Kimse ayırt edemez her iki kopyayı. İzotoplara kadar bire bir kopyalanmış bir şeyi nasıl ayırt edebilirsin? Öte yandan bizim için maddi bir değeri yok bunların. Kime ne kadar satalım ki? Ne de olsa bir tane daha istersek bir kopya daha yapmamızı kim engelleyebilir? Bizim için sadece bir estetik değeri var, gemilerimizde ve müzelerimizdekiler ve senin gibi misafirlerimizin zevki için bunlar. Sonuçta yaratılan eserlerin neredeyse hepsini kopyalıyoruz ancak en meşhur olanlara bu gemi gibi yerlerde yer var" cevabını aldım.
Buna diyecek bir şey bulamadım. Ne hakları vardı bir sürü kültürün en değerli varlıklarını kopyalamaya? Kim karar verebilirdi galaksideki en güçlü varlıkların bunları yapmasına izin vermeye? Bir sürü düşünceler içerisinde gezegen ve yıldızın ışığı altında dolaşmaya devam ederken aniden etraf birden karardı. Birkaç saniye sonra üzerimizdeki ışıklar devreye girdi. Ne yıldız ne de gezegen ortalıktaydı. Zıplama anonsunu duymamıştık bile. Arkadaşım "sonunda hedefimizin yolundayız" dedi.
Aradan birkaç gün geçti ve yine parkta bir sürü şaheserin arasında dolaşırken aniden tepemde mavi-beyaz bir gezegen belirdi. Hedefimiz, Galaksi Müzesi merkezlerinden birisine sonunda ulaşmıştık. Sanatçı ve Yabancı arkadaşlarım son derece heyecanlıydı. Hep beraber gezegenin yüzeyine bir mekikle indik. Bütün gezegen galaksinin dört bir yanındaki eserlerin 'kopyalarını' inceledik. Aradan haftalar geçtikten sonra en sonunda önemli gün geldi ve ben, Sanatçı ve yabancı arkadaşlarımız müzenin merkezinde buluştuk.
Karşımızda bir çok karışık gözüken aletin arasında iki büyük saydam küre vardı.
Sanatçı kaptığı bir sandalyenin üstüne çıktı ve hepimize seslendi. "Sevgili arkadaşlarım, sanatçılar, artistler, zevkli varlıklar! Benim en önemli eserimi müzenize katmanızdan çok gururluyum. Bu gün burada eserimi huzurlarınızda müzenize bağışlıyorum. Umarım gelecekte nice farklı kültürlerden varlıklar eserlerimize bakıp bizim aldığımız hazları alsınlar ve isimlerimiz zamanla unutulsa da eserlerimiz mutluluk ve zevk vermeye devam etsin!" Herkesin alkışları arasında yabancı arkadaşım kolumdan tutarak beni kürelerin birisine doğru yöneltti ve bana "hiç korkma" diye fısıldadı. Niye korkacağımı anlamadan kendimi kürenin içinde buldum.
Kürenin altından beyaz bir duman fışkırmaya başladı ve kendimden geçtim.
Kendime geldiğimde diğer kürede birisini farkettim. Simsiyah pürüzsüz derisi, inanılmaz bacakları, altı olağanüstü şekilli kolları ile bu muhteşem varlık, etkileyici zeka dolu gözleriyle bana bakıyordu. Etrafımızda yabancılar ve Sanatçı bizleri izleyerek alkış tutuyorlardı.
Aniden korkunç bir fikir aklıma geldi. Hangimiz kopyaydık? Hangimiz gerçek bendi? İkimiz aynı anda bir türlü bitmez bir çığlık atmaya başladık.
Günlerimiz yabancıların dev uzay gemisini gezmekle geçti. Dediklerine göre sadece bu gemide onbinlerce varlık yaşamaktaydı. Şu anda olmasa da yüzbinin üzerinde varlık ile dolaştıkları normalmiş. Yine de bu görkemli, kocaman gemide olup biten sosyal hayatın zevklerine bizi de bütün hevesleriyle katmaları hepimizin hoşuna gitmişti. Her gün yeni varlıklarla, yeni sanatçılarla tanıştık. Sanatçı bütün gücüyle diğer sanatçılar ile ortak çalışmalara girdikçe benim yanında dolaşma gereğim azaldı ve kendimi hedonistik zevklere verdim. Yabancıların kendilerini eğlendirmekteki yetenekleri gerçekten hayranlık verici idi.
Bir gün arkadaş canlısı bir yabancı ile geminin yüzeyinde kocaman bir parka çıktık. Gemi zıplamaların arasında, normal uzaydaydı. Ufukta küçücük ama parlak bir yıldızın ışıkları üstümüze düşüyordu ve hemen üzerimizde kocaman bir gezegen bütün haşmetiyle dev gibi bir hilal yaratmaktaydı. Kendi gözlerimle gördüğüm ilk yabancı gezegendi ve etrafımdakileri unutup gezegene takıldım. Arkadaşım sonunda dayanamayıp beni hafifçe dürttü ve "Buraya ne seyretmeye geldiğimizi unuttun galiba?" dedi.
Bütün park binbir çeşitli botanik bitkileriyle kaplıydı. "Zıplamalarda ve yıldızlardan uzaktayken bunlara ne oluyor?" diye sordum. Cevap vermektense ellerinden birisini uzatip tepemizde doğrulttu, hiç farketmemiştim ama hayli tepemizde çok ince bir ağ vardı. "Yukarıdan ışık ve yağmur yağdırıyoruz. Bazı bitkiler daha az veya fazla istiyor, onları da farklı bölgelere koyuyoruz" dedi. Kendimi küçük bir cocuk gibi hissettim, bu kadarını tahmin etmem lazımdı, bilgisizliğimden utandım ve konuyu değiştirmeye çalıştım. "Bana biraz örnek gösterecektin?"
Arkadaşım koluma girerek beni parkta gezdirmeye başladı ve daha önce bitkilerden farketmediğim şeylerden bahsetmeye başladık. "Bu heykel, Zanfoe İmparatorluğundan" dedi, "daha doğrusu bizden önce bir imparatorluktular, şimdi bize bağlılar ama onlardan tek istediğimiz efendi olmaları ve sanatlarını bizimle paylaşmaları".
Yabancılar bizim sistemimize geldiğinde hayli bir tantana olmuştu. Sonunda galakide yanlız olmadığımız ortaya çıkmıştı ve herkes hayli heyecanlıydı. O günleri pek hatırlamıyorum, daha yeni doğmuştum ve herkesin benimle ilgilenmesinden, Sanatçı'nın yanında bir oraya bir buraya gitmekten olup bitenleri pek takip edemiyordum. Anladığım kadarıyla bir süre sonra heyecan azalmış ve herkes günlük hayatına devam etmişti. Sonuçta uzaydan bir takım varlıkların gelip "Merhaba, barış içinde geldik, bizi liderlerinize götürün" demesi ekmek kapısı dertlerini yok etmiyor.
Yabancılar sadece gezegenin liderleriyle muhattap olmak yerine bizlerin arasına da inmişlerdi ama sonuçta milyarların arasında birkaç bin yabancı ne ki? Sanatçı'nın ünü olmasaydı bir yabancı ile tanışma şansım çok düşük olurdu, onların uzay gemisine binip yıldızlar arasında yolculuk ise...
Arkadaşımın dediği bir şey dikkatimi çekti, "Önce bir imparatorluktular? Ne demek istedin lütfen açıklar mısın?"
Sanki bir küçüğe anlatır gibi "Çok dert etme. Gezegeninize bir şey yapmayacağız. Tek istediğimiz aranızda büyük savaşlara girmemeniz ve her birinize uygar davranmanız. Hükümetlerinize bazı kurallar koyacağız ve gezegeninize bir konsolosluk kuracağız. Bunun karşılığında diğer gezegenlerle ve bizlerle ticaret yapmanıza yardımcı olacağız ve son olarak, kültürünüzün en iyilerinden bir tadımlık alacağız" dedi.
"Kültürümüzden bir tadımlık mı alacaksınız?"
"Bu resim" olağanüstü bir portreye işaret ederek, "Uban halkının en büyük eseri. Tarihlerinde bu kadar meşhur bir portre yapılmamış. Bir çok kişi İnsanlığın Mona Lisa'sı ile karşılaştırıyor. Her ne kadar onların atanomik yapısı ile Mona Lisa'nun anatomik yapısı son derece farklı olsa da aralarındaki bir çok benzerlik estetik zevkin bütün galakside ortak olduğunu düşündürüyor. Heykeller, resimler, çizimler. Şiir, romanlar, tiyatro oyunları biraz daha kültür farklılığını gösteriyor, filmler ise genelde anlaşılmaz oluyor belli bir aşamadan sonra. Ama elle tutulur eserler her nasılda bütün gezegenlerde ortak bir tepki oluşturuyor, olumlu ya da olumsuz."
Başka bir grup soyut heykel grubunun önüne geldik. Bir süre heykelleri seyredip ne mana ifade ettiklerini anlamaya çalıştıktan sonra dayanamayıp soruyu patlattım. "Peki Uban halkı Mane Lise'lerini çalmanız hakkında ne dedi?"
Arkadaşım bu kez açık ve hafif bir kahkaha attı. "Çalmak? Yoo, hayır, kesinlikle hayır. Uban halkı istedikleri zaman başkentlerindeki sanat müzesine gidip Mona Lisa'larını izleyebilirler. Bizimki bir kopya. Ama gerçeği kadar iyi bir kopya."
Sonra uzun uzun bana nasıl bu eserleri topladıklarını anlattı. Eserler özel bir makina içerisine yerleştiriliyormuş. Teker teker içindeki her atomun bir kopyası yapılarak eserin - tam manasıyla - bire bir kopyası alınıyormuş. Yanyana koysalar bile hangisi hangisi anlamak mümkün olmayacak bir şekilde kopyalanan eserin orjinali geri iade edilip kopyası Galaksi müzelerinden birisine veya içinde olduğum gemi gibi büyükçe gemilerindeki parklara yerleştiriyorlarmış.
"Peki hangisini geri verdiğinizi nasıl bilebiliriz eğer o derecede kopyalıyorsanız, ya orjinalini çalıyorsanız?" sorusuna "Güven. Sadece güven ile bilebilirsin. Kimse ayırt edemez her iki kopyayı. İzotoplara kadar bire bir kopyalanmış bir şeyi nasıl ayırt edebilirsin? Öte yandan bizim için maddi bir değeri yok bunların. Kime ne kadar satalım ki? Ne de olsa bir tane daha istersek bir kopya daha yapmamızı kim engelleyebilir? Bizim için sadece bir estetik değeri var, gemilerimizde ve müzelerimizdekiler ve senin gibi misafirlerimizin zevki için bunlar. Sonuçta yaratılan eserlerin neredeyse hepsini kopyalıyoruz ancak en meşhur olanlara bu gemi gibi yerlerde yer var" cevabını aldım.
Buna diyecek bir şey bulamadım. Ne hakları vardı bir sürü kültürün en değerli varlıklarını kopyalamaya? Kim karar verebilirdi galaksideki en güçlü varlıkların bunları yapmasına izin vermeye? Bir sürü düşünceler içerisinde gezegen ve yıldızın ışığı altında dolaşmaya devam ederken aniden etraf birden karardı. Birkaç saniye sonra üzerimizdeki ışıklar devreye girdi. Ne yıldız ne de gezegen ortalıktaydı. Zıplama anonsunu duymamıştık bile. Arkadaşım "sonunda hedefimizin yolundayız" dedi.
Aradan birkaç gün geçti ve yine parkta bir sürü şaheserin arasında dolaşırken aniden tepemde mavi-beyaz bir gezegen belirdi. Hedefimiz, Galaksi Müzesi merkezlerinden birisine sonunda ulaşmıştık. Sanatçı ve Yabancı arkadaşlarım son derece heyecanlıydı. Hep beraber gezegenin yüzeyine bir mekikle indik. Bütün gezegen galaksinin dört bir yanındaki eserlerin 'kopyalarını' inceledik. Aradan haftalar geçtikten sonra en sonunda önemli gün geldi ve ben, Sanatçı ve yabancı arkadaşlarımız müzenin merkezinde buluştuk.
Karşımızda bir çok karışık gözüken aletin arasında iki büyük saydam küre vardı.
Sanatçı kaptığı bir sandalyenin üstüne çıktı ve hepimize seslendi. "Sevgili arkadaşlarım, sanatçılar, artistler, zevkli varlıklar! Benim en önemli eserimi müzenize katmanızdan çok gururluyum. Bu gün burada eserimi huzurlarınızda müzenize bağışlıyorum. Umarım gelecekte nice farklı kültürlerden varlıklar eserlerimize bakıp bizim aldığımız hazları alsınlar ve isimlerimiz zamanla unutulsa da eserlerimiz mutluluk ve zevk vermeye devam etsin!" Herkesin alkışları arasında yabancı arkadaşım kolumdan tutarak beni kürelerin birisine doğru yöneltti ve bana "hiç korkma" diye fısıldadı. Niye korkacağımı anlamadan kendimi kürenin içinde buldum.
Kürenin altından beyaz bir duman fışkırmaya başladı ve kendimden geçtim.
Kendime geldiğimde diğer kürede birisini farkettim. Simsiyah pürüzsüz derisi, inanılmaz bacakları, altı olağanüstü şekilli kolları ile bu muhteşem varlık, etkileyici zeka dolu gözleriyle bana bakıyordu. Etrafımızda yabancılar ve Sanatçı bizleri izleyerek alkış tutuyorlardı.
Aniden korkunç bir fikir aklıma geldi. Hangimiz kopyaydık? Hangimiz gerçek bendi? İkimiz aynı anda bir türlü bitmez bir çığlık atmaya başladık.
Cumartesi, Ocak 16, 2010
Hesap Kitap
Elif aynaya son bir kere baktıktan sonra kendisine güvenli ve gururlu bir şekilde evinden çıktı ve tepeden aşağı yürümeye başladı. Boğaz, saraylar ve camiiler bu soğuk ama güzel Ocak gününde bütün görkemleriyle güneşin ışıkları altında parıldıyordu.
Elif İçişleri Bakanlığının bahçe kapısına geldiğinde heyecanı ve merakı iyice azalmıştı. Bir tanıdığı ilginç bir karakterden bahsetmişti. Kapıdaki bekçiye ismi verip yol tarifini aldı ve yüce bakanlık binasının karanlık labirentini dolaşmaya başladı.
Bodrum katında, karanlık küçük bir odada Hikmet Efendi'yi buldu. Yanında ufak tefek bir gavur oturmaktaydı. Hikmet Efendi ile hızlı bir şekilde ingilizce konuşmaktaydılar. Hikmet Elif'i kapının eşiğinde görünce ayağa kalktı ve yabancıyı göstererek hızlıca "Elif hanım, bahsettiğim kişi budur. Mösyö Babıç" dedi.
Elif, Hikmet'in terbiyesizliğine çoktan alışmıştı. Hikmet son derece kolay heyecanlanan, sürekli aklına gelen fikirleri kovalamaktan insanlarla pek anlaşamayan birisiydi ve görgü kurallarını pek kafasına sokamamış birisi olsa bile Elif'in sevdiği insanlardan birisi olduğundan bu davranışı pek dert etmeden Babıç'a elini uzattı.
"Sizden çok bahsedildi Babıç efendi. Benim adım, Hikmet'in dediği gibi, Elif. Medrese'de öğrenciyim."
Babıç'ın şaşkınlığı belliydi. 'Hanımefendi, çok iyi ingilizce konuşuyorsunuz. Tanıştığımıza memnun oldum. Saygıdeğer Padişah'ınız beni imparatorluğunuza davet ettiğinden beri muhteşem insanlarla tanışmaktayım. Ne yazık ki benim hayallerim Avrupa ülkelerinde istenmiyor. Kilise incilde olmayan herhangi bir bilimin gerçek olamayacağını beyan ettiğinden beri benim gibi mühendisler, bilim adamları istenmeyen insanlar ilan edildi. Çok şükür Padişahınız ve ulemalarınız yeniliklere açıklar."
"Ah Mösyö Babıç, bunları dert etmeyin. Yeni bir dünyadasınız artık. Hikmet Efendi bazı meraklarımızın benzer olduğunu söylüyor. Her ne kadar hayli genç olsam da umarım beraber çalışabiliriz".
Bakışları Elif'in gözlerine takılmış Babıç'ın kaşları hafifçe kalktı. Hikmet ise bir birine, bir ötekine bakarak acaba büyük bir hata mı yaptıgını düsünüyordu.
Aradan yazlar, baharlar, kışlar geçti. Soğuk ve sisli bir Aralık sabahı artık saçları bembeyaz olmuş, sırtı bükülmüş bir Elif Hanımefendi, konağının kapısından yavaş yavaş çıkarak yürümeye başladı. Sarı, kirli bir sis yüzünden göz gözü görmüyordu. Elif, elindeki mendili agzına ve burnuna tutarak etrafına bakındı. Böyle bir günde geç konağın önündeki boğaz, bahçedeki elma ağaçları gözükmüyordu. İskeleye vardığında vapur çoktan gitmişti. İskeledeki elektrikli kayıkların birisine yardım alarak bindi ve sessizce yola çıktılar. Kayıkçı siste bir şey göremediğinden yavaştan alıyordu. Uzaktan vapurların kornaları duyuluyordu.
Kendi kendine "Bir yerde yanlış yaptık Babıç efendi." dedi. Hedefi eski sevgilisinin mezarıydı. "Bir yerde yanlış yaptık. Hesap Makinamıza bütün bildiklerimizi girdik ama istediğimiz gelecek bu değildi Babıç efendi."
Hikmet, Babıç ve Elif beraber Osmanlı'ya Hesap Makinasını tanıtmıştı. Diğer gavur ve yerli ulema bu cihazın değerini anlamış ve Osmanlı'yı dünyadaki en büyük güç yapmıştı. İstanbul bütün dünyanın en ileri, en kuvvetli şehri haline gelmiş, Hesap makinası sayesinde uzaya bile adam göndermiş olmasına rağmen havası suyu yaşanmaz hale gelmişti.
Elif, kayığın önünde, gözleri dik bir şekilde sise bakıyordu. "Belki bu işin içinden bir şekilde kurtuluruz. Çokça dediğin gibi 'Yetersiz bilgi kullanmaktan gelen hatalar, hiç bilgi kullanmamaktan gelen hatalardan azdır'. Umarım Sadrazam Hikmet efendi izin verir Hesap Makınasını tekrar kullanmama."
Sislerin içinden bir vapur aniden bitiverdi kayığın yanında. Kayıkçının gözleri faltaşı gibi açıldı. Vapur yoluna devam ettiğinde geride sadece birkaç tahta parçası kalmıştı. Gelişimi artık kimse durduramayacaktı.
Elif İçişleri Bakanlığının bahçe kapısına geldiğinde heyecanı ve merakı iyice azalmıştı. Bir tanıdığı ilginç bir karakterden bahsetmişti. Kapıdaki bekçiye ismi verip yol tarifini aldı ve yüce bakanlık binasının karanlık labirentini dolaşmaya başladı.
Bodrum katında, karanlık küçük bir odada Hikmet Efendi'yi buldu. Yanında ufak tefek bir gavur oturmaktaydı. Hikmet Efendi ile hızlı bir şekilde ingilizce konuşmaktaydılar. Hikmet Elif'i kapının eşiğinde görünce ayağa kalktı ve yabancıyı göstererek hızlıca "Elif hanım, bahsettiğim kişi budur. Mösyö Babıç" dedi.
Elif, Hikmet'in terbiyesizliğine çoktan alışmıştı. Hikmet son derece kolay heyecanlanan, sürekli aklına gelen fikirleri kovalamaktan insanlarla pek anlaşamayan birisiydi ve görgü kurallarını pek kafasına sokamamış birisi olsa bile Elif'in sevdiği insanlardan birisi olduğundan bu davranışı pek dert etmeden Babıç'a elini uzattı.
"Sizden çok bahsedildi Babıç efendi. Benim adım, Hikmet'in dediği gibi, Elif. Medrese'de öğrenciyim."
Babıç'ın şaşkınlığı belliydi. 'Hanımefendi, çok iyi ingilizce konuşuyorsunuz. Tanıştığımıza memnun oldum. Saygıdeğer Padişah'ınız beni imparatorluğunuza davet ettiğinden beri muhteşem insanlarla tanışmaktayım. Ne yazık ki benim hayallerim Avrupa ülkelerinde istenmiyor. Kilise incilde olmayan herhangi bir bilimin gerçek olamayacağını beyan ettiğinden beri benim gibi mühendisler, bilim adamları istenmeyen insanlar ilan edildi. Çok şükür Padişahınız ve ulemalarınız yeniliklere açıklar."
"Ah Mösyö Babıç, bunları dert etmeyin. Yeni bir dünyadasınız artık. Hikmet Efendi bazı meraklarımızın benzer olduğunu söylüyor. Her ne kadar hayli genç olsam da umarım beraber çalışabiliriz".
Bakışları Elif'in gözlerine takılmış Babıç'ın kaşları hafifçe kalktı. Hikmet ise bir birine, bir ötekine bakarak acaba büyük bir hata mı yaptıgını düsünüyordu.
Aradan yazlar, baharlar, kışlar geçti. Soğuk ve sisli bir Aralık sabahı artık saçları bembeyaz olmuş, sırtı bükülmüş bir Elif Hanımefendi, konağının kapısından yavaş yavaş çıkarak yürümeye başladı. Sarı, kirli bir sis yüzünden göz gözü görmüyordu. Elif, elindeki mendili agzına ve burnuna tutarak etrafına bakındı. Böyle bir günde geç konağın önündeki boğaz, bahçedeki elma ağaçları gözükmüyordu. İskeleye vardığında vapur çoktan gitmişti. İskeledeki elektrikli kayıkların birisine yardım alarak bindi ve sessizce yola çıktılar. Kayıkçı siste bir şey göremediğinden yavaştan alıyordu. Uzaktan vapurların kornaları duyuluyordu.
Kendi kendine "Bir yerde yanlış yaptık Babıç efendi." dedi. Hedefi eski sevgilisinin mezarıydı. "Bir yerde yanlış yaptık. Hesap Makinamıza bütün bildiklerimizi girdik ama istediğimiz gelecek bu değildi Babıç efendi."
Hikmet, Babıç ve Elif beraber Osmanlı'ya Hesap Makinasını tanıtmıştı. Diğer gavur ve yerli ulema bu cihazın değerini anlamış ve Osmanlı'yı dünyadaki en büyük güç yapmıştı. İstanbul bütün dünyanın en ileri, en kuvvetli şehri haline gelmiş, Hesap makinası sayesinde uzaya bile adam göndermiş olmasına rağmen havası suyu yaşanmaz hale gelmişti.
Elif, kayığın önünde, gözleri dik bir şekilde sise bakıyordu. "Belki bu işin içinden bir şekilde kurtuluruz. Çokça dediğin gibi 'Yetersiz bilgi kullanmaktan gelen hatalar, hiç bilgi kullanmamaktan gelen hatalardan azdır'. Umarım Sadrazam Hikmet efendi izin verir Hesap Makınasını tekrar kullanmama."
Sislerin içinden bir vapur aniden bitiverdi kayığın yanında. Kayıkçının gözleri faltaşı gibi açıldı. Vapur yoluna devam ettiğinde geride sadece birkaç tahta parçası kalmıştı. Gelişimi artık kimse durduramayacaktı.
Çarşamba, Haziran 17, 2009
J.R.R. Tolkien - The Legend of Sigurd & Gurdun
J.R.R. Tolkien - The Legend of Sigurd & Gurdun diye bir kitap çıkmış, direk kaptım. £18.99 hard cover. Yuh.
Norveç efsanelerine dayanan bir takım şiirleri ve notları içeren kocaman bir kitap. Daha okumaya başlamadım ama süper bir kapağı var.
Açıkcası merak ediyorum, Christopher Tolkien daha kac cilt çıkartacak babasının notlarından. J.R.R. Tolkien yazmış da yazmış. Afferin amcaya da arada süpheye düşüyorum acaba Christoper bunları yazıp yazıp bize "babam yazdı notlardan aha" diyerekten kakalıyor mu diye....
Bunca yıl içerisinde babamın diyerekten çıkarttığı kitaplara bakarsak:
Turin Turanbar ve Nienor'un hikayesi ve Beleg ve Luthien'in maceraları beni hep Yüzüklerin Efendisi'nden çok etkilemiştir. Luthien'in ay ışığında ormanda dansederken Beleg'in onu görüp aşık olması, Luthien'in annesi ve babası olan Thingol ve Melian'in yine ormanda birbirlerini görüp birbirlerine bakışırken değil mevsimlerin, değil yılların, yüzyılların geçmesi son derece hoş olaylar. Ayrıcana Smaug ile Glaurung'u karşılaştırmak mümkün değil. Glaurung tam bildigin adi pislik ejderha iken Hobbit'in Smaug'u bir kedi yavrusu şirinliğinde kalıyor.
Neyse...
Norveç efsanelerine dayanan bir takım şiirleri ve notları içeren kocaman bir kitap. Daha okumaya başlamadım ama süper bir kapağı var.
Açıkcası merak ediyorum, Christopher Tolkien daha kac cilt çıkartacak babasının notlarından. J.R.R. Tolkien yazmış da yazmış. Afferin amcaya da arada süpheye düşüyorum acaba Christoper bunları yazıp yazıp bize "babam yazdı notlardan aha" diyerekten kakalıyor mu diye....
Bunca yıl içerisinde babamın diyerekten çıkarttığı kitaplara bakarsak:
- 12 Cilt Middle Earth tarihçesi (bunların bazıları gerçekten süper, Lays of Beleriand mesela dumur edici bir şey) - hepsi Christopher Tolkien tarafından derlenmiş
- 12 tane ayrıca ölümünden sonra yayınlanmış bir takım kitaplar (bir kısmı Middle Earth, birisi Silmarillion, mektuplar ve bu kitap) - bunlarında çoğunluğu Christoper Tolkien işşi
- artı J.R.R.'ın yazdığına emin oldugum 9 adet ölümünden önce yayınlanmış kitaplar (Yüzüklerin Efendisi tek bir kitap sayılıyor, onu da bölersek üçe 12 de burası ediyor).
Turin Turanbar ve Nienor'un hikayesi ve Beleg ve Luthien'in maceraları beni hep Yüzüklerin Efendisi'nden çok etkilemiştir. Luthien'in ay ışığında ormanda dansederken Beleg'in onu görüp aşık olması, Luthien'in annesi ve babası olan Thingol ve Melian'in yine ormanda birbirlerini görüp birbirlerine bakışırken değil mevsimlerin, değil yılların, yüzyılların geçmesi son derece hoş olaylar. Ayrıcana Smaug ile Glaurung'u karşılaştırmak mümkün değil. Glaurung tam bildigin adi pislik ejderha iken Hobbit'in Smaug'u bir kedi yavrusu şirinliğinde kalıyor.
Neyse...
Podcast ve blog durumları
Merhaba millet,
Şu günlerde biraz beceriksiziz. Eralp'in yeni ufaklığı, Başar'ın yeni işi, Mert'in ve benim yoğunluğum derken bir tek Kansu kaldı "hani kayıt hani kayıt" diye bağıran. Bu pazar kayıt fırsatımızı çok kötü kaçırdık. Mitra izin verirse bu pazar bir kayıt yapmayı umuyoruz. Eğer becerirsek hafta içine edit edip postalarım.
Başka neler yapıyoruz? Mert şu günlerde başka yerlere hikaye yazıp göndermekle meşgul. Umarız ödüllü yazarımız olur. Yiğit çevirilerle uğraşmakta. Başar ev aramak ve yeni işine alışmakla uğraşıyor. Beni sorarsanız oturup Sci-Fi London 8'in anılarını ve yorumlarını yazıp web sayfasına koydukları kısaları izlemek ile hayatımın geri kalanındaki milyon küçük projelere zaman ayırmakla geçiyor, kalanı ise boş boş tavana bakmakla! Eralp'ten pek haber alamadım son günlerde ancak ufak popolardan bok temizlemekte olduğuna dair bir izlenim var bende.
Ayrıcana becerirsek gelecek podcastımızda yeni bir ses de olabilir!
Kusura bakmayınız, birşeyler gelecek yakında.
Şu günlerde biraz beceriksiziz. Eralp'in yeni ufaklığı, Başar'ın yeni işi, Mert'in ve benim yoğunluğum derken bir tek Kansu kaldı "hani kayıt hani kayıt" diye bağıran. Bu pazar kayıt fırsatımızı çok kötü kaçırdık. Mitra izin verirse bu pazar bir kayıt yapmayı umuyoruz. Eğer becerirsek hafta içine edit edip postalarım.
Başka neler yapıyoruz? Mert şu günlerde başka yerlere hikaye yazıp göndermekle meşgul. Umarız ödüllü yazarımız olur. Yiğit çevirilerle uğraşmakta. Başar ev aramak ve yeni işine alışmakla uğraşıyor. Beni sorarsanız oturup Sci-Fi London 8'in anılarını ve yorumlarını yazıp web sayfasına koydukları kısaları izlemek ile hayatımın geri kalanındaki milyon küçük projelere zaman ayırmakla geçiyor, kalanı ise boş boş tavana bakmakla! Eralp'ten pek haber alamadım son günlerde ancak ufak popolardan bok temizlemekte olduğuna dair bir izlenim var bende.
Ayrıcana becerirsek gelecek podcastımızda yeni bir ses de olabilir!
Kusura bakmayınız, birşeyler gelecek yakında.
Kurôn wa kokyô o mezasu - The Clone Returns Home - Klon Evine Doner - Evine Donen Klon
- Yönetmen: Kanji Nakajima
- Yıl: 2008
- Süre: 110 dakika

Resmi nah şurdan çaldım, kızmazlar umarım!
Herşeyden önce Eee 701'de Türkçe karakter kullanmak iğrenç bir olay. Yazamıyorum resmen!!! Yazma hatalarını filan affedin eğer kaçırdıysam arada.
Sci-Fi London 8, Başar ile benim 29 Nisan ve 4 Mayıs arasında takıldıgımız bir bilim kurgu film festivaliydi. Biz herşeye gidemedik ama hayli bir kısa film izledik, uzun metrajlarda da takıldığımız hayli bir film oldu. A.R.O.G ve G.O.R.A bile gösterildi (biz gitmedik). Kısa filmlerin bir kısmını web sayfalarında gösteriyorlar. Onların da yorumlarını yaparken ayrıcana postalayacağım o linkleri.
Herneyse, Sci-Fi London 8'deki bence en ilginç fimlerden birisiydi Klon Evine Doner. Sci-Fi London 8'un yöneticisi Louis Savy'e göre ismin birkaç farklı çevirisi mevcut ama en doğru şekilde çevirdiklerini iddia etti. Ben de nah yukarıdaki gibi çevirdim.
Japon yapımı olduğundan geyik, biraz boş ama eğlenceli bir film bekliyordum. Normalde Japon ürünü izlediklerimin macera, anime veyahut Kurosava'nın feci uzun ama ilginç filmleri olmasından kaynaklanan bir sorun.
Öncelikle bir ozetini geçelim. Burdan sonrası paso spoiler dolu. Eger izleme fikriniz varsa burada durun, gidin bir yerlerden edinin ve izleyin. Bence değer. Ozellikle orijinal Solaris'i beğendiyseniz.
Kahramanımz Kohei Takahara bir astronottur. Kohei'nin ESA ile mi yoksa Japonların kendi uzay programında mı çalıstığı pek belli degil. Filmin açılısında Kohei'nin iş arkadaşlarından birisi bir kazada ölür. Bu Kohei'yi sıradaki astronot yapar halihazırdaki görev için.
Japon Uzay Ajansı bir PR faciası daha olmasın diye Kohei'ye bir seçim sunar. Yeni ve çok gizli bir teknoloji ile Kohei'nin hafızası bilgisayarlara kaydedilecek, başına bir şey gelir ise DNA'sından bir klon yaratılıp hafızası bu klona yüklenecek. Her ne kadar Kohei'ye bu bir opsiyon olarak gösterilse de aksi bir karara pek bir şansının olmadığı üstleri tarafından açık açık soylenmese de imla edilir. Kohei de kimseye, özellikle eşine bir şey söylenmemesi şartı ile kabul eder.
Nitekim Kohei uzay istasyonunun dışında çalışırken başına bir kaza gelir ve nalları dıker. Bu arkadaşımıza artık Kohei #1 diyecegim, esas ve harbi Kohei.
Kohei'nin ölümü ailesine duyurulur. Kohei #1'nin eşi kendisine Klon olayından haber verilmediği için çok kızar ancak Japon Uzay Ajansı itiraz etme şansının olmadığını açıkca ortaya koyar. Haliyle Klon operasyonuna başlanır.
Unutulmaması gereken bir nokta, hafıza transferini geçin, su ana kadar dünyada kimsenin klonlanmadığı. Haliyle bu operasyonların etik konusundaki durumları çok muallak. Film boyunca gerek klonlama gerek hafıza transeri bolca tartışılıyor karakterler arasında. Güç sahibi olan Devlet kontrol altında tuttuğu canları istediği gibi kullanıyor. Bu aşamada klonlanan Kohei #1'nin yasal olarak ne haklara sahip olduğu çok muallakta. Kohei #1'in cesedi uzayda kaybolmuş durumda. Haliyle ne bir cenaze var, ne de bir [grief] durumu. Kohei #2'nin durumu daha da bir muallak. Sonuçta anasının karnından doğmadından bu yaratığa bir kişilik diyebilir miyiz? Hafızası bilgisayardan yüklenene kadar bu et ve kemik yığını kimdir?
Sonunda bir hastahaneye benzeyen bir yerde bir yatakta Kohei #2 ile karşılaşırız.
Şimdi işleri biraz karıstıralım.
Kohei bir çocuk iken meğerse bir ikiz kardeşi varmış. Film hayli bir geçmişe dönüşlerle dolu. İki kardeş arasındaki ilişkinin pek iyi olmadığı söylenebilir. Hep kendi aralarında suçları birbirlerine atmaktalar. Küçük Kohei'nin anladığı kadarıyla anneleri öteki kardeşi daha çok sevmekte. Filmde hayli bir süre iki kardeşin birbiriyle ilişkisi irdeleniyor.
Kohei #2 kendisine geldiğinde bir şok geçirir ve kendisini yıllar once bir nehirde beraber oynarken boğularak ölmüş kardeşi Norobu zanneder. Ne eşini tanır, ne de çevresindekileri. Sonunda kafası son derece karışık bir şekilde taşradaki bir hastaneye kapatılır. Uzay Ajansının liderileri ve doktorlar Kohei #2'nin başarısız bir deney olduğuna karar verir ve onu öldürüp tekrar denemeye karar verirler.
Bu arada Kohei #2 kafası son derece karışık bir şekilde hastaneden kaçar ve taşrada dolaşmaya başlar.
Burada filmin en hoş yanlarından birisine geliyoruz. Genelde Japon filmlerinde gördüklerim kalabalık ve hareketli şehirleri. Burada Japonya'nın ne kadar güzel bir yer olduğunu olaganüstü bir sinematografi ile göruyoruz. Açıkçası sinemada en ön koltuklardan izlediğimizden olsa gerek bana bütün film hafifçe flu gözüktüyse de eminin DVD veya BD ile izlendiğinde çok daha güzel olacaktı.
Kohei #2 bir nehir kenarında bir uzay elbisesi bulur! Uzay elbisesinin içinde Kohei #1'in vücudu vardır. Hala kendisini ikiz kardeşi zannettiği için Uzay gemisinin içindeki Kohei #1'i sırtına alarak çocukken yaşadıkları eve doğru yola çıkar.
Burada film biraz metafizikleşiyor. Pek tabii ki Kohei #1'in uzay elbiseli veya elbisesiz cesedinin Japonyaya tek parça olarak düşmesinin imkanı yok. Hatta bir yerde Kohei #2'nin sırtından alınır uzay elbisesi ve hurdalarla beraber çöpe atılır ancak Kohei #2 bir yıkıntıda dinlenirken Kohei #1 ve uzay elbisesi tekrar ortaya çıkar. Gittikçe hafızaları birbirine giren Kohei #2 bir tarlada yorgunluktan yıkılır ve sırtındaki uzay elbisesi ayağa kalkarak Kohei #2'ye destek olur. Uzay elbisesi bir çiftçi tarafından korkuluk olarak tasvir edilir ancak çiftçinin mi yoksa Kohei #2'nin mi bakış açısı gerçektir pek belli edilmez.
En sonunda Kohei #2 çocukken yaşadıkları evin yığıntısına gelir ve yıkılır.
Bu arada Uzay Ajansının liderleri hafıza transferi konusunda dünyadaki en büyük lideri projelerinde çalışıp yeni bir Kohei klonu başarılı bir şekilde yaratmaya ikna etmeye çalısmaktadır. Meğerse bu 'Sensei' kendi torununu klonlamayı başarnca mış, devlet de yakalayınca ev hapsine tıkılmış ve klon torunu 'imha' edilmiş!
Yine bu aşamada klonların ne olduğu ciddi bir şekilde tartışılıyor. Açıkça Japon devletinin klonlara özgür düşünen bir insan değil, kendilerine ait bir yaratık olarak baktığı kesin. 'Başarısız' deneyler hiç bir endişe güdülmeden 'imha' ediliyor. Ayrıca bilgisayarda tutulan hafızanın bir kişilik olup olmadıgı da irdeniyor.
Şantaj sayesinde sağlanan Sensei'nin yardımıyla yaratılan Kohei #3 bir başarıdır. Hafızası ve kişiliği yerinde olan Kohei #3, Kohei #2'den haberdar olunca onu aramaya yola çıkar ve neredeyse aynı yollardan geçerek (hatta Kohei #2'nin karşılaştığı çiftçiye de rastlayarak) çocukluk evinde bulur kendisini. Yıkıntının içinde içi boş bir uzay elbisesinin yanında Kohei #2'nin cesedini bulur. Çocuklukluğunda kardeşi ile oynadığı bahçeye cesedi gömer. Film de burada biter.
Eger orijinal Solaris filminin akışını çok hızlı bulduysanız bu film sizin için ideal. Filmin temposu gerçekten çok çok düşük. Bazı sahneler Solaris'teki manasız araba yolculuğu gibi uzun uzun devam ediyor (bu arada o araba yolculuğu sahnesi de Japonyada çekilmiş. Yönetmen "Yahu Japonya çok ileri bir yer, oraya gidip biraz film çekelim, gelecekte tadı verir" diye ekibi toplayıp Japonya'ya gider ancak bir bok bulamaz filme koyacak ancak uzuun bir tünelli üst geçitli bir çekimi sonunda kullanma kararı verir. Çok ilginç bir şey. Bu arada orijinal Solaris de benim favori filmlerindendir).
Arada işlenen olaylardan birisi ise Kohei'nin annesinin kanserden ölmesi. Annesi Kohei ve Norobu'yu hiç karıştırmayan ender kişilerden. Kohei #2 annesini ölüm döşeğinde ziyaret ettiğinde annesinin Kohei #2'yi Kohei olarak tanıması önemli bir nokta.
Bu arada Kohei #2 ve Kohei #3 sadece bizim bildiğimiz denemeler. Bir ara başkalarının da yaratıldığı ve imha edildigi ima ediliyor. Sonuçta böyle bir denemenin hangi etik kurallarıyla gerçek hayatta kullanılacağını bilemiyoruz. Iç organ yetiştirmek için klon yaratmak etik mi değil mi hala tartışılan bir konu. Bazıları en baştan klon yaratmaya karşı iken bazıları yaratılan klonların ruhlarının olmayacağını iddia ederken bana sorarsanız ruh denen kavramın varlığı bile belli değil. Ayrıca birden fazla aynı vücudun aynı anda aynı hafızalarla yaşaması ilginç bir sorun yaratıyor, bu farklı bedenler sonuçta aynı orijinal bireyin zihnini ve geçmişini içermekte, hangisi yasal olarak orjinal kişiliğin devami? Bu filmin sonunda Kohei #3 dışında herhangi birisi canlı kalmıyor ancak Kohei #1'in yıllarca süren astronot eğitimini acaba klonlar birebir kullanabilecek mi? Sonuçta günden güne yapabildiğimiz coğu şey omurilik soganımız tarafından refleks haline getirilmiş şeyler, hafıza veya kişilik transferi omurilik soğanımızı da yazabilecek mi? Eger bu transfer söz konusu ise (ki klonlar hemen yürümeye ve konuşmaya başladığına göre öyle), peki uzay ajansının bir sürü Kohei yetiştirip astronot sayısını son derece hızlı bir şekilde arttırmasını engelleyen nedir? Sonuçta yıllarca uzman eğitim masrafından daha ucuza çıksa gerek klonlamak. Pek tabii ki bu teknolojinin asker yetiştirmek için kullanılması da mümkün (bkz. süper rezil Star Wars filmleri (bence sadece üç tane Star Wars filmi var ve Empire Strikes Back en iyisidir)).
Film son derece güzel işlenmiş. CGI dolu ama senaryosu yüz kelime içerisinde yazılabilecek son dönem filmleriyle karşılaştırıldığında uzaydaki EVA sahnesi dışında herhangi bir CGI içermeyen, dev bir bilgisayar sisteminin gösterildiği gelecekçi sahneler dışında tümüyle bildiğimiz odalar, geçmişin anıları ve son derece güzel Japonya taşra manzaraları ile sadece karakterlerin dedikleri ve yaptıklıyla anlatılmış, son derece zor etiksel konuları irdeleyen bu film bende mutluluk yarattı. Bence festival içerisinde izlediğimiz en iyi ikinci filmdi. İlk film hangisi diye sorarsanız ayrıca yorumlayacagım 20'ci Yüzyıl Çocukları (20th Century Boys). CGI için çok para harcanmadan da iyi bilim kurgu filminin çekilebileceğinin büyük bir kanıtı.
Bu filmi bittorrent sayfalarında bulamadım ama belki siz bulursunuz. Açıkcası DVD'sini arşiv amaçlı kesinlikle edinmek isterim.
Bu günlük bu kadar. Sci-Fi London 8'de hayli bir film gördük. Yeni yorumlar yakında.
Perşembe, Mayıs 28, 2009
Flash-Yorum: Star Trek: Enterprise
İlk sezonu sonunda bitirdim. Çok kısa bir yorumum var. Hızlıca yazayım.
Ben manyak mıyım yaaa... Bu moktanlıkta ve kötülükte bir şeyi izleyerek niye hayatımı boşa harcıyorum? En azından siz harcamayınız. Aman aman... Amaannnnnn...
İkinci sezonla devam edeceğim ve bu acıları çekeceğim ki sizler çekmeyin.
Dipnot: Star Trek Enterprise hayli eski artık. İptal edileli yıllar oldu ama süper eğlenceli bir Star Trek filminden sonra dur bir daha deneyeyim demiştim. Daha önce BBC'de yayınlanırken evde televizyon olmadığından ofisteki televizyondan izlemeye çalışıyordum ama bir yere kadar. Sonunda çok fazla episod kaçırdığıma kanaat getirerek (ve o zaman bile çok hoşuma gitmediğinden) izlemeyi bırakmıştım. Ben Battlefield Earth kitabını kasıp okumuş adamım. Bunu da kasarım.
Ben manyak mıyım yaaa... Bu moktanlıkta ve kötülükte bir şeyi izleyerek niye hayatımı boşa harcıyorum? En azından siz harcamayınız. Aman aman... Amaannnnnn...
İkinci sezonla devam edeceğim ve bu acıları çekeceğim ki sizler çekmeyin.
Dipnot: Star Trek Enterprise hayli eski artık. İptal edileli yıllar oldu ama süper eğlenceli bir Star Trek filminden sonra dur bir daha deneyeyim demiştim. Daha önce BBC'de yayınlanırken evde televizyon olmadığından ofisteki televizyondan izlemeye çalışıyordum ama bir yere kadar. Sonunda çok fazla episod kaçırdığıma kanaat getirerek (ve o zaman bile çok hoşuma gitmediğinden) izlemeyi bırakmıştım. Ben Battlefield Earth kitabını kasıp okumuş adamım. Bunu da kasarım.
Pazar, Nisan 19, 2009
J.G. Ballard'i kaybettik
78'ine basmis olan bu New Wave yazarini da kaybettik...
Gidip bir iki kitabini okuyayim bari.
Gidip bir iki kitabini okuyayim bari.
Pazartesi, Ocak 05, 2009
Oooops!
Aniden çölün ortasında, gecenin yarısında güneş doğdu birkaç saniye için. Kimse cihazı nereden bulduklarını bilemedi. Kudüs yanmaktaydı nükleer güçlerin yarattığı güneşin işikları altında. Aradan yıllar gibi geçen dakikalardan sonra IAF uçakları yoldaydılar ölümcül yükleri ile. Kısa bir süre sonra Suriye ve Irak başkentleri de birer mantar bulutu ile süslendi, Gazze şeridi yerle bir oldu. Suriyenin henüz tamamlanmamış nükleer silahlarının parçaları düşen bombaların gücüyle çevrelerinde ne varsa zehirlediler. Hemen arkasından İrandaki mollalar "Kahrolsun Amerika" çığlıklarıyla önlerindeki düğmeye bastılar ve basit ama etkili roketleri Avrupanın şehirlerine doğru yola çıktı. Fırsat bu fırsat diye Pakistan ve Hindistan da birbirlerine roketlerini salladılar ölümcül yükleri ile. Esas ilginç olan Çin Halk Cumhuriyeti'nin roketlerinin bir kısmının Hindistan'a doğru yol almasıydı. Öte yandan, Tayvan'in yerle bir olması çok kişiyi şaşırtmamıstı. Aniden Kuzey Kore başkanı aynada saçını seyretmek dışında bir uğraş buldu kendisine. Roketler sağa sola uçuşurken nükleer silahları olmayan ülkeler eski düşmanlarına saldırmak için planlara başlamıştı bile.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı masasında oturmuş gelen raporları okuyordu, danışmanları masanın etrafına toplanmış, çaresiz bir şekilde duvardaki ekrandan dünyanın çeşitli yerlerinin uydu fotograflarına bakmaktaydı. Başkan raporlardan kafasını kaldırıp "Bir şansımız var mı?" diye sordu. Generallerden birisi hızlıca cevapladı.
"Başkanım, şimdi saldırırsak kazanma şansımız daha yüksek."
"Neyi kazanma şansımız?" Başkan başını ellerinin arasına alarak raporlara bir kez daha baktı.
General buna bir cevap veremedi, ne de olsa verdiği cevap yılların hazırlığının sağladığı otomatik bir cevaptı. Kendi kendine mırıldandı sessizce, "Nerde eski Sovyetler ihtiyacın oldugunda."
Bu odadan binlerce kilometre ötede, Moskova'da aynı soru yankılanmıştı ve aynı cevap verilmişti. Tek fark karşı sorunun eksikliği idi. Rus Federasyonun başkanının gözleri parlıyordu heyecanla.
Ayın yörüngesindeki gözlem gemisindekiler şaşkınlık içerisindeydi. Gözlem odasına toplanmış mürettebat sessiz bir şekilde üçyüzbin kilometre uzaktaki gezegende olup biteni izlemekteydi. Tek ses Dünyada hayli bir süre zamanını geçirmiş Psikologdan çıktı: "Hassiktir" ve odadakilere sordu, "Bizim Uzay turistini gören var mı bu gün?"
Kaptan uyargacını kafasının etrafına sardı. Adrenalin peşindeki zenginlerin oyunlarından gına gelmişti. "Bu kez bu şakacının zikini kopartacağım!"
Psikolog hafifçe inledi "Ooooooooff..." diye.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı masasında oturmuş gelen raporları okuyordu, danışmanları masanın etrafına toplanmış, çaresiz bir şekilde duvardaki ekrandan dünyanın çeşitli yerlerinin uydu fotograflarına bakmaktaydı. Başkan raporlardan kafasını kaldırıp "Bir şansımız var mı?" diye sordu. Generallerden birisi hızlıca cevapladı.
"Başkanım, şimdi saldırırsak kazanma şansımız daha yüksek."
"Neyi kazanma şansımız?" Başkan başını ellerinin arasına alarak raporlara bir kez daha baktı.
General buna bir cevap veremedi, ne de olsa verdiği cevap yılların hazırlığının sağladığı otomatik bir cevaptı. Kendi kendine mırıldandı sessizce, "Nerde eski Sovyetler ihtiyacın oldugunda."
Bu odadan binlerce kilometre ötede, Moskova'da aynı soru yankılanmıştı ve aynı cevap verilmişti. Tek fark karşı sorunun eksikliği idi. Rus Federasyonun başkanının gözleri parlıyordu heyecanla.
Ayın yörüngesindeki gözlem gemisindekiler şaşkınlık içerisindeydi. Gözlem odasına toplanmış mürettebat sessiz bir şekilde üçyüzbin kilometre uzaktaki gezegende olup biteni izlemekteydi. Tek ses Dünyada hayli bir süre zamanını geçirmiş Psikologdan çıktı: "Hassiktir" ve odadakilere sordu, "Bizim Uzay turistini gören var mı bu gün?"
Kaptan uyargacını kafasının etrafına sardı. Adrenalin peşindeki zenginlerin oyunlarından gına gelmişti. "Bu kez bu şakacının zikini kopartacağım!"
Psikolog hafifçe inledi "Ooooooooff..." diye.
Pazartesi, Aralık 22, 2008
Pardon
Yeni çiftin düğünü bütün hızıyla devam ediyordu boğaz manzaralı lokalde. İçkiler lıkır lıkır iniyor, her dakika daha çok insan kendisini ortalığa atıp çılgınca oynuyordu. Orkestranın gürültüsü boğazın sakin sularının üstünden neredeyse karşı yakadan duyuluyordu. Bütün Ortaköy mahallesi sakinleri "yuh bre" çekiyordu.
Aniden dalgalandı sakince akan boğaz suları ve önce bir dokungaç suyun yüzeyine çıktı. Arkasından su gittikçe çalkalanmaya başladı ve yeşil gri bir yaratık kendisini suların üzerine çekerek sahile çıktı, tam da lokalın karşısında.
Eski tanrıların lideri yüce Chtulhu aniden sessisleşen düğün misafirlerine bakarak "Pardon, sesi kısabilir misiniz azıcık?" diye sordu. Sağda solda herkes akıllarını kaybetmekle meşgulken bir tek orkestranın davulcusu sakin bir şekilde karşısındaki mahlukata bakarak "Emrin olur abi yaa, ayıpsın" cevabını verebildi. Eski tanrı davulcunun cevabından tatmin bir şekilde tekrardan derinlikler daldı ve bir istanbul düğünü de bu şekilde sonlandı...
Aniden dalgalandı sakince akan boğaz suları ve önce bir dokungaç suyun yüzeyine çıktı. Arkasından su gittikçe çalkalanmaya başladı ve yeşil gri bir yaratık kendisini suların üzerine çekerek sahile çıktı, tam da lokalın karşısında.
Eski tanrıların lideri yüce Chtulhu aniden sessisleşen düğün misafirlerine bakarak "Pardon, sesi kısabilir misiniz azıcık?" diye sordu. Sağda solda herkes akıllarını kaybetmekle meşgulken bir tek orkestranın davulcusu sakin bir şekilde karşısındaki mahlukata bakarak "Emrin olur abi yaa, ayıpsın" cevabını verebildi. Eski tanrı davulcunun cevabından tatmin bir şekilde tekrardan derinlikler daldı ve bir istanbul düğünü de bu şekilde sonlandı...
Cuma, Aralık 19, 2008
Sevgili Kalamar'dan Sevgili Yerli'ye
Tamam, en baştan başlamam lazım anlatmaya, başka türlü adım kötüye çıkacak yine.
Bu gezegene gelmeden önce yüzyıllarca devir yolculuk yaptık. İlk koloni yolculugu idi bizimkisi. Her zaman oldugu gibi devletin parasını boşa harcıyorsunuz diye diye iyice kıstılar bütçeyi. Proje ilerlemeye çalışırken gelip giden hükümetlerin her birisi kendi politik kesintisini yaptı. Öte yandan yine bürokratlar tarafından yöneltilen projenin bütçesinin hayli bir kısmı çarçur edildi.
Yola çıktığımızda artık hiçbirimizin elimizin altındaki ekipmana bir güveni kalmamıştı açıkçası. Motorların uğuldaması, pompaların vınlaması, boruların ve tüplerin ığıldaması - hepsi bir garibimize gidiyordu, birşeylerin yanlış gideceği kesindi. Sonunda birşeyler nalları dikti ve başımıza neler geldi ama ona sora geleceğim.
Biz ilk koloniydik. Haliyle herşey bizim başarımıza bağlıydı. İlk gidenler başarısız olursa niye tekrardan bu kadar para harcansın? Ayrıca başarısızlığın sebebi bulanacak... Zaten bütçeleri tümden kesmek varken hele...
Haliyle hayli yoğun baskı altındaydık başarılı olmak için elimizdeki şartlarla. Gerçeklerin üzerinde beklentilere cevap vermek çok zor bir iş.
Geminin kaptanı bendim. Tayfalara karşı sorumluluk üstüne hükümet bürokratlar ve politikacılarla ugraşmaktan gına gelmişti. Haliyle bütün tasarım hatalarına, eksikliklere rağmen başarılı bir kalkış ve çok da sorunlu olmayan bir yolculuk başlangıcı hepimize çok iyi gelmişti. Bütün mürettebat hayli neşeliydik, Teknisyen haricinde. Teknisyen aletlere bır anne gibi bakıyordu, neredeyse her saniyesini herşeyin düzenli çalışması için ugramaşmakla geçiriyordu. Haliyle keyfi sürekli çok bozuk şekilde geminin koridorlarında dolaşıyordu.
Teknisyen. Ah Teknisyen. İlk planlara başladığımızda en neşeli ve hareketli olan, proje sırasında herşeye heyecanla atılan, 10 devir üst üste en hevesli tayfa ödülünü alan Teknisyen. Esasında hala herşeyi ona borçluyuz. Cesedini buradaki ilk yaşamın kaynağı olarak kullanmasaydık buradan kurtulabilme şansımız bile olmazdı. Herneyse, yine çok ileriye atladım.
Yolculuk devirlerce sürecekti. Haliyle herşeyin aşagı yukarı normal olduğuna kanaat getirince herkesi uyku kabinlerine kapattık. Teknisyen, Doktor ve ben her yarıdönüm kalkıp kontrolleri yapacaktık.
Ziguratt'ın en alt tabakasına kolonide kullanılacak ekipmanları yerleştirmiştik. Bir üst tabakada koloniciler uyku kabinlerinde uyuyorlardı. En üst katmanda da motorlar ve geri kalan ekipman, en tepede ise benim mekanım, kaptanın yeri.
İlk birkacyüz devir sakin gitti, bir sorun yaşamadık ufak tefek tamir edilebilir arızalar haricinde. Kabaca yarıyolda iken felaket bir kaza başımıza geldi. Herşey yakınında geçtığimiz bir yıldızın patlamasıyla başladı. Patlamanın şok ve radyasyon dalgaları bize vurduğunda zaten kendi başına tıngır mıngır çalışan sistemler arka arkaya çöktüler. Koloninin bir kısmını radyasyon hasarı yüzünden kaybettik. Uykularında hic birşeyin farkında olmadan gittiler. Doktorun çabalarıyla geri kalanları kurtarabildik ama büyük kısmında zaman geçtikçe mutasyonlar olacaktı. Doktor ve ben ise tümden şanssızdık. Yaşayacaktık ancak korkunç bir gelecek bekliyordu bizleri. Esas acıklı durum Teknisyen'in durumuydu. Tamiratlarla uğraşırken aldığı dozaj sonunu belli etmişti.
Arka arkaya çöken sistemlerle Teknisyen ugraşırken ben haldır huldur acil iniş yapabileceğimiz bir sistem arıyordum ve bu sistemde karar kıldım.
Sert bir iniş kolonide kullanacağımız ekipmanları darmaduman etti. İndiğimiz gezegen metan atmosferli zavallı birşey olsa da uzun vadede bir seyler yapılabilir gibiydi.
Radyasyon hastalıgından ölmekte olan Teknisyen, yüzü ve vücudu biçimden biçime girmiş ben ve Doktor hep beraber kafa kafaya verip ne yapacağımızı düşünmeye başladık.
Yolculugun başından beri karamsar olan Teknisyen başına geleceklerin kesinliğı sayesinden midir, manasız bir neşeye sahipti. "Takma be kafana Kaptan yaa, kabinler sağlam en azından, olayı uzun vadeli düşün, şimdi olmasa da gelecekte bir şekilde çözülür dertlerimiz!" dedi bir gün ve bu bana bir fikir verdi. Doktorun da oluruyla bir plan oluştu aklımızda. Ancak bir şeyi gözönüne almayı unutmuştuk.
Teknisyenin mutasyondan şekilden şekle girmis sıcak vücüdunu temel malzeme olarak kullandık. Kazada hayatını kaybetmişleri de organik madde kaynağı olarak kullandık ve Ziggurat'ın etrafına ektik, Böylece bu gezegende hayatın ilk adımını attık.
Sevgili Yerli. Unuttuğumuz nokta Teknisyenin genlerinin sizere kadar varma olasılığı idi. Bu yüzden telepatik olarak bizlere bağlisınız ve bizim bildiklerimizi bir seferde kavramanız o kadar zor ki. Oysa ki aradan geçen milyarlarca devirlerden sonra sizler bizlere yardım edecek kadar geliştiniz. Koloninin sahip olduğu bilgilerle yıldızlara tekrar yolculuk edebiliriz. Umarım sen bize yardim edebilirsin. Sevgili Yerli lütfen lütfen dinle beni. Sevgili yerli lütfen.... Lütfen...
-------
Kaptan Idris'in gözleri faltaşı gibi teknesinin hemen yanında açık denizin içinden çıkmış canavara bakıyordu. Aklının son parcacıkları uçuup giderken zihninde son duyduyu sozler şöyleydi: "Chtulhu Fhtagn... Fhtagn..."
Bu gezegene gelmeden önce yüzyıllarca devir yolculuk yaptık. İlk koloni yolculugu idi bizimkisi. Her zaman oldugu gibi devletin parasını boşa harcıyorsunuz diye diye iyice kıstılar bütçeyi. Proje ilerlemeye çalışırken gelip giden hükümetlerin her birisi kendi politik kesintisini yaptı. Öte yandan yine bürokratlar tarafından yöneltilen projenin bütçesinin hayli bir kısmı çarçur edildi.
Yola çıktığımızda artık hiçbirimizin elimizin altındaki ekipmana bir güveni kalmamıştı açıkçası. Motorların uğuldaması, pompaların vınlaması, boruların ve tüplerin ığıldaması - hepsi bir garibimize gidiyordu, birşeylerin yanlış gideceği kesindi. Sonunda birşeyler nalları dikti ve başımıza neler geldi ama ona sora geleceğim.
Biz ilk koloniydik. Haliyle herşey bizim başarımıza bağlıydı. İlk gidenler başarısız olursa niye tekrardan bu kadar para harcansın? Ayrıca başarısızlığın sebebi bulanacak... Zaten bütçeleri tümden kesmek varken hele...
Haliyle hayli yoğun baskı altındaydık başarılı olmak için elimizdeki şartlarla. Gerçeklerin üzerinde beklentilere cevap vermek çok zor bir iş.
Geminin kaptanı bendim. Tayfalara karşı sorumluluk üstüne hükümet bürokratlar ve politikacılarla ugraşmaktan gına gelmişti. Haliyle bütün tasarım hatalarına, eksikliklere rağmen başarılı bir kalkış ve çok da sorunlu olmayan bir yolculuk başlangıcı hepimize çok iyi gelmişti. Bütün mürettebat hayli neşeliydik, Teknisyen haricinde. Teknisyen aletlere bır anne gibi bakıyordu, neredeyse her saniyesini herşeyin düzenli çalışması için ugramaşmakla geçiriyordu. Haliyle keyfi sürekli çok bozuk şekilde geminin koridorlarında dolaşıyordu.
Teknisyen. Ah Teknisyen. İlk planlara başladığımızda en neşeli ve hareketli olan, proje sırasında herşeye heyecanla atılan, 10 devir üst üste en hevesli tayfa ödülünü alan Teknisyen. Esasında hala herşeyi ona borçluyuz. Cesedini buradaki ilk yaşamın kaynağı olarak kullanmasaydık buradan kurtulabilme şansımız bile olmazdı. Herneyse, yine çok ileriye atladım.
Yolculuk devirlerce sürecekti. Haliyle herşeyin aşagı yukarı normal olduğuna kanaat getirince herkesi uyku kabinlerine kapattık. Teknisyen, Doktor ve ben her yarıdönüm kalkıp kontrolleri yapacaktık.
Ziguratt'ın en alt tabakasına kolonide kullanılacak ekipmanları yerleştirmiştik. Bir üst tabakada koloniciler uyku kabinlerinde uyuyorlardı. En üst katmanda da motorlar ve geri kalan ekipman, en tepede ise benim mekanım, kaptanın yeri.
İlk birkacyüz devir sakin gitti, bir sorun yaşamadık ufak tefek tamir edilebilir arızalar haricinde. Kabaca yarıyolda iken felaket bir kaza başımıza geldi. Herşey yakınında geçtığimiz bir yıldızın patlamasıyla başladı. Patlamanın şok ve radyasyon dalgaları bize vurduğunda zaten kendi başına tıngır mıngır çalışan sistemler arka arkaya çöktüler. Koloninin bir kısmını radyasyon hasarı yüzünden kaybettik. Uykularında hic birşeyin farkında olmadan gittiler. Doktorun çabalarıyla geri kalanları kurtarabildik ama büyük kısmında zaman geçtikçe mutasyonlar olacaktı. Doktor ve ben ise tümden şanssızdık. Yaşayacaktık ancak korkunç bir gelecek bekliyordu bizleri. Esas acıklı durum Teknisyen'in durumuydu. Tamiratlarla uğraşırken aldığı dozaj sonunu belli etmişti.
Arka arkaya çöken sistemlerle Teknisyen ugraşırken ben haldır huldur acil iniş yapabileceğimiz bir sistem arıyordum ve bu sistemde karar kıldım.
Sert bir iniş kolonide kullanacağımız ekipmanları darmaduman etti. İndiğimiz gezegen metan atmosferli zavallı birşey olsa da uzun vadede bir seyler yapılabilir gibiydi.
Radyasyon hastalıgından ölmekte olan Teknisyen, yüzü ve vücudu biçimden biçime girmiş ben ve Doktor hep beraber kafa kafaya verip ne yapacağımızı düşünmeye başladık.
Yolculugun başından beri karamsar olan Teknisyen başına geleceklerin kesinliğı sayesinden midir, manasız bir neşeye sahipti. "Takma be kafana Kaptan yaa, kabinler sağlam en azından, olayı uzun vadeli düşün, şimdi olmasa da gelecekte bir şekilde çözülür dertlerimiz!" dedi bir gün ve bu bana bir fikir verdi. Doktorun da oluruyla bir plan oluştu aklımızda. Ancak bir şeyi gözönüne almayı unutmuştuk.
Teknisyenin mutasyondan şekilden şekle girmis sıcak vücüdunu temel malzeme olarak kullandık. Kazada hayatını kaybetmişleri de organik madde kaynağı olarak kullandık ve Ziggurat'ın etrafına ektik, Böylece bu gezegende hayatın ilk adımını attık.
Sevgili Yerli. Unuttuğumuz nokta Teknisyenin genlerinin sizere kadar varma olasılığı idi. Bu yüzden telepatik olarak bizlere bağlisınız ve bizim bildiklerimizi bir seferde kavramanız o kadar zor ki. Oysa ki aradan geçen milyarlarca devirlerden sonra sizler bizlere yardım edecek kadar geliştiniz. Koloninin sahip olduğu bilgilerle yıldızlara tekrar yolculuk edebiliriz. Umarım sen bize yardim edebilirsin. Sevgili Yerli lütfen lütfen dinle beni. Sevgili yerli lütfen.... Lütfen...
-------
Kaptan Idris'in gözleri faltaşı gibi teknesinin hemen yanında açık denizin içinden çıkmış canavara bakıyordu. Aklının son parcacıkları uçuup giderken zihninde son duyduyu sozler şöyleydi: "Chtulhu Fhtagn... Fhtagn..."
Pazartesi, Kasım 03, 2008
Yolculuk
Kabaca yariyoldayken bulduk onlari. Samanyolundan Andromeda'ya yolculugumuz arasinda arastirma ve olcumler yaptigimiz bir suru kisa sayilabilecek ziplamalardan olusuyordu.
Zipla. Deneyleri yapacak uydulari sal. Bir onceki deneylerin sonuclarini incele. Uydulari tekrardan topla. Ziplamaya hazirliga basla.
Bir sure sonra kacinci ziplamada oldugunu unutuyor insan. Ote yandan insanligin Andromeda galaksisine ilk yolculugunu cok iyi bir sekilde kaydini tutmamak cinayetten ote bir suc olsa gerek.
Bilimadami aniden calisma odama daldi. "Tarihci, gel, bunu kacirmaman lazim!"
Pesinden kopruye kostum. Murettebatin kalanini olusturan Kaptan, Doktor ve Filozof zaten kopruye gelmisti ve Pilot her zamanki gibi kumandalarin basindaydi. Hepimiz yanina yigildik. Pilot gostergelerden birisine parmagiyla isaret etti.
"Bir kutle var, hayli yakinimizda ve haylice buyuk. Mesafe on-onbes parsek olsa gerek. Kutlesi de uc carpi on uzeri onsekiz kilogram."
Hepimizin birden bire nefessiz bir sekilde donduk kaldik.
Herseyden once kisa bir aciklama aramizdaki bilimle cok ilgili olmayanlar icin. Bir parsek 3 isik yilindan biraz fazla. Andromeda ve samanyolunun arasindaki mesafe asagi yukari 775bin parsek, yani iki bucuk milyon isik yili civarinda yuvarlak hesap. Gunes ile en yakin yildiz arasindaki mesafe kabaca 4 isik yili. Gunes ile dunyanin arasindaki mesafe 8 isik dakikasi. Yani bu cisimle aramizda asagi yukari 30-40 isik yili mesafe vardi. Ote yandan her iki galaksiden en asagi bir milyon isik yili uzaktaydik. En son bir yildizi gec, kucuk bir gezegen boyundaki bir kutle tespit edeli en az birbucuk yil olmustu. Kutleye gelince, bu olcumlerimizi aldigimiz cisim neredeyse bir ay kadar buyuktu. Birkac hidrojen atomu disinda bir kutleye galaksilerden bu kadar uzakta rastlamak gercekten cok buyuk bir olaydi. Hepimiz sessiz bir heykel gibi kala kaldik.
Sonsuzluk gibi gecen bir sureden sonra Kaptan hepimizin aklinda olan soruyu sordu: "Ne zaman yakinina ziplayabiliriz?"
---
Uzay-zamanin bu kadar duz oldugu bir yerde herhangi bir kutle cok uzaklardan hissedilebilir oluyor. Ziplamadan sonra cismin yanina yaklastikca ne kadar buyuk oldugunu farkettik. Capi iki yuz kilometreden biraz daha buyuk, yuvarlagimsi bir cisimdi. Boyutunu net olarak tespit edebildigimiz an kabin tartisan insanlarla doldu. Bu boyut ile bu kutle bir degildi. Sadece Pilot ve ben bu tartismalara girmektense koprunun videolarindan disariyisi seyretmeye devam ettik. Her iki galaksiden bu kadar uzaktayken bir yildiz isigi bile saglayacak kadar foton olmadigindan radar ile haritasini cikartmaya calisiyorduk.
Ekrandaki goruntu yavas netlesti ve daha cok detak gozukur oldu. Pilot agzi acik bir sekilde koltuguna yaslanmis bir sekilde kalinca ben titreye titreye girtlagimi temizleyip sakin bir sekilde konusmaya calistim: "Kaptan - bu bir gezegen degil. Bu bir gemi."
Kopru aniden bir sessizlige gomuldu ve geri kalanlar da ekranlarin basina toplandilar karsimizdaki manzarayi seyretmek icin.
---
En hayal kirikligina dusuren sey, gemideki herkesin milyonlarca yil once olmus oldugnu kesfetmemizdi. Kocaman ay buyuklugundeki cisim milyarlarca, hayir, trilyonlarca varligi hibernasyon kabinlerinde tasiyan bir yolcu gemisiydi. Muhtemelen icinde dolastigimiz kocaman, tuplerle dolu katedral buyuklugundeki depolar zaten bir atmosfer icerecek sekilde tasarlanmamisti. Cesitli yerlerden ornekler aldik ve izotoplari kullarak bir tarih bulmaya calistik.
Ilk rakamlar bu geminin ve yolcularinin en azindan birkac milyar yildir yolda oldugunu gosteriyordu. Geminin buyuk bir kismi hibernasyona yatmis yaratiklardan olusuyordu. Daha sonra yasam sistemlernin oldugu bolgeleri bulduk. Buralarda yasamlarini uyanik olarak bu kocaman geminin icerisinde gecirenlerin kalintilarini bulduk. Ote yandan pek bir sey kalmamisti geriye herhangi bir cevap alabilecegimiz.
---
Ne de olsa tekrar gelebilecegimizi dusunerek bir isaret vericisi biraktik ve kendi gemimize binerek yolulugua devam hazirliklarina basladik.
Filozof ile son bir kez gemiyi kendi gozlerimizle gorebilmek icin gozetleme haznesine cikmistik.
Filozof bana bir suredir dusundugu teorisini anlatmaya basladi:
"Bu yaratiklar bunca gunes sistemlerini terkedip yeni bir galaksiye gececek kadar cesaretliymisler. Ya cok ciddi bir nufus sorunlari vardi ya da arastirma ve kesif icin yanip tututsan, son derece yaratici ve merakli bir irk idi!"
"Ya da son derece umutsuz, herseye ragmen yeni bir yerde yeni bir baslangic yapmanin hayalini kovalayan bir irk" diye cevap verdim. Bu kadar kisiyi toplayip sadece tek bir gemiye tikmak ve bu kadar buyuk bir yolculuga kalkismak bana akil kari gelmiyordu.
Her ikimiz de yolculari son bir kez selamladik uzun yolculuklarina sag saglim devam etmelerini dileyerek.
Ziplama birkac saniye sonra geldi ve gozetleme kabini simsiyah ziplama boyutunun karaltisi ile doldu.
Kendi kendime konusurcasina devam ettim: "Ya da her irkin yaptigi gibi kendilerinden ustun ve daha tehlikeli birilerinden saklanmaya calisiyorlar. Acaba iclerine bu kadar korku sokan ne ola ki?"
Zipla. Deneyleri yapacak uydulari sal. Bir onceki deneylerin sonuclarini incele. Uydulari tekrardan topla. Ziplamaya hazirliga basla.
Bir sure sonra kacinci ziplamada oldugunu unutuyor insan. Ote yandan insanligin Andromeda galaksisine ilk yolculugunu cok iyi bir sekilde kaydini tutmamak cinayetten ote bir suc olsa gerek.
Bilimadami aniden calisma odama daldi. "Tarihci, gel, bunu kacirmaman lazim!"
Pesinden kopruye kostum. Murettebatin kalanini olusturan Kaptan, Doktor ve Filozof zaten kopruye gelmisti ve Pilot her zamanki gibi kumandalarin basindaydi. Hepimiz yanina yigildik. Pilot gostergelerden birisine parmagiyla isaret etti.
"Bir kutle var, hayli yakinimizda ve haylice buyuk. Mesafe on-onbes parsek olsa gerek. Kutlesi de uc carpi on uzeri onsekiz kilogram."
Hepimizin birden bire nefessiz bir sekilde donduk kaldik.
Herseyden once kisa bir aciklama aramizdaki bilimle cok ilgili olmayanlar icin. Bir parsek 3 isik yilindan biraz fazla. Andromeda ve samanyolunun arasindaki mesafe asagi yukari 775bin parsek, yani iki bucuk milyon isik yili civarinda yuvarlak hesap. Gunes ile en yakin yildiz arasindaki mesafe kabaca 4 isik yili. Gunes ile dunyanin arasindaki mesafe 8 isik dakikasi. Yani bu cisimle aramizda asagi yukari 30-40 isik yili mesafe vardi. Ote yandan her iki galaksiden en asagi bir milyon isik yili uzaktaydik. En son bir yildizi gec, kucuk bir gezegen boyundaki bir kutle tespit edeli en az birbucuk yil olmustu. Kutleye gelince, bu olcumlerimizi aldigimiz cisim neredeyse bir ay kadar buyuktu. Birkac hidrojen atomu disinda bir kutleye galaksilerden bu kadar uzakta rastlamak gercekten cok buyuk bir olaydi. Hepimiz sessiz bir heykel gibi kala kaldik.
Sonsuzluk gibi gecen bir sureden sonra Kaptan hepimizin aklinda olan soruyu sordu: "Ne zaman yakinina ziplayabiliriz?"
---
Uzay-zamanin bu kadar duz oldugu bir yerde herhangi bir kutle cok uzaklardan hissedilebilir oluyor. Ziplamadan sonra cismin yanina yaklastikca ne kadar buyuk oldugunu farkettik. Capi iki yuz kilometreden biraz daha buyuk, yuvarlagimsi bir cisimdi. Boyutunu net olarak tespit edebildigimiz an kabin tartisan insanlarla doldu. Bu boyut ile bu kutle bir degildi. Sadece Pilot ve ben bu tartismalara girmektense koprunun videolarindan disariyisi seyretmeye devam ettik. Her iki galaksiden bu kadar uzaktayken bir yildiz isigi bile saglayacak kadar foton olmadigindan radar ile haritasini cikartmaya calisiyorduk.
Ekrandaki goruntu yavas netlesti ve daha cok detak gozukur oldu. Pilot agzi acik bir sekilde koltuguna yaslanmis bir sekilde kalinca ben titreye titreye girtlagimi temizleyip sakin bir sekilde konusmaya calistim: "Kaptan - bu bir gezegen degil. Bu bir gemi."
Kopru aniden bir sessizlige gomuldu ve geri kalanlar da ekranlarin basina toplandilar karsimizdaki manzarayi seyretmek icin.
---
En hayal kirikligina dusuren sey, gemideki herkesin milyonlarca yil once olmus oldugnu kesfetmemizdi. Kocaman ay buyuklugundeki cisim milyarlarca, hayir, trilyonlarca varligi hibernasyon kabinlerinde tasiyan bir yolcu gemisiydi. Muhtemelen icinde dolastigimiz kocaman, tuplerle dolu katedral buyuklugundeki depolar zaten bir atmosfer icerecek sekilde tasarlanmamisti. Cesitli yerlerden ornekler aldik ve izotoplari kullarak bir tarih bulmaya calistik.
Ilk rakamlar bu geminin ve yolcularinin en azindan birkac milyar yildir yolda oldugunu gosteriyordu. Geminin buyuk bir kismi hibernasyona yatmis yaratiklardan olusuyordu. Daha sonra yasam sistemlernin oldugu bolgeleri bulduk. Buralarda yasamlarini uyanik olarak bu kocaman geminin icerisinde gecirenlerin kalintilarini bulduk. Ote yandan pek bir sey kalmamisti geriye herhangi bir cevap alabilecegimiz.
---
Ne de olsa tekrar gelebilecegimizi dusunerek bir isaret vericisi biraktik ve kendi gemimize binerek yolulugua devam hazirliklarina basladik.
Filozof ile son bir kez gemiyi kendi gozlerimizle gorebilmek icin gozetleme haznesine cikmistik.
Filozof bana bir suredir dusundugu teorisini anlatmaya basladi:
"Bu yaratiklar bunca gunes sistemlerini terkedip yeni bir galaksiye gececek kadar cesaretliymisler. Ya cok ciddi bir nufus sorunlari vardi ya da arastirma ve kesif icin yanip tututsan, son derece yaratici ve merakli bir irk idi!"
"Ya da son derece umutsuz, herseye ragmen yeni bir yerde yeni bir baslangic yapmanin hayalini kovalayan bir irk" diye cevap verdim. Bu kadar kisiyi toplayip sadece tek bir gemiye tikmak ve bu kadar buyuk bir yolculuga kalkismak bana akil kari gelmiyordu.
Her ikimiz de yolculari son bir kez selamladik uzun yolculuklarina sag saglim devam etmelerini dileyerek.
Ziplama birkac saniye sonra geldi ve gozetleme kabini simsiyah ziplama boyutunun karaltisi ile doldu.
Kendi kendime konusurcasina devam ettim: "Ya da her irkin yaptigi gibi kendilerinden ustun ve daha tehlikeli birilerinden saklanmaya calisiyorlar. Acaba iclerine bu kadar korku sokan ne ola ki?"
Cumartesi, Kasım 01, 2008
Kaptanın Yolculuğu
“Bir gün Dursun ile yine balığa çıkmışız...” İdris Kaptan yeni bir hikayeye başladı. Karadeniz adını verdiği küçükçe bir içdenizdeki kaptanlık yıllarını hala mutlu bir şekilde andığı ortada idi. Yine kaçırılmış büyük bir avın inanılmaz (muhtemelen de inanmamanın daha mantıklı olduğu) detaylarından sonra tekrar sessizlik kapladı köprüyü. İdris Kaptan gömleğin cebinden çıkarttığı sigara paketine bir baktı ve derin derin iç çekti. Belliydi ki kabin camından izlediğimiz görkemli yıldızlar Karadenizin karanlık gecelerini hatırlatmaktaydı.
“Kaptan, okuyucularım için buralara nasıl geldiğinizi anlatabilir misiniz? Sizin gibilerin sayısı gerçekten az, bu yüzden...”.
Kaptan bir kahkaha patlattı. Bu neşeli, konuşkan insanın neden bu işi seçtiği gerçekten kendisiyle tanışan her kişinin merak ettiği bir konuydu.
“Arkadaşım, çok uzun bir hikaye değil, anlatayım!”
“Yıl, 2014. Ben Trabzon adında küçük bir şehrin yakınlarında bir kasabada yaşıyordum. Ufakça bir balıkçı teknem vardı. Her gece güneş batmaya doğru tekneye atlar, iyice açıldıktan sonra ağları atardım. Bazı bazı yanımda bir ya da iki el olurdu ama yalnız oldugum çok olurdu.”
Paketten çıkarttığı sigaraya bakarak devam etti. “ İğrenç bir alışkanlık ya. Herneyse, ağları saldıktan sonra teknenin direğine asılı uzun dalga antenini telsize bağlar, elime mikrofonu alırdım. 2010 civarında güneşin aktivitesi gittikçe arttıgından özellikle geceleri bütün gezegen telsizimin mikrofonundan bana selam söylerdi.
Hele denizin ortasında, karadan iyice uzakta güzel açık bir gece ışıkları kapattın mı bütün gökyüzü binlerce yıldızın ışıgı altında fenerler gibi parlardı. Yıldız ışıkları denizden yansırken telsizden dostlarla sohbet büyü gibi bir ortam yaratırdı. Gerçekten en mutlu olduğum zamanlar böyle anlardı.”
“Herneyse, gene böyle bir gece ben balığa çıkmışım. Ağlar atılmış, beklerken 20 megahertzde konuşuyoruz dostlarla. Amerikadan bir adam çıkmış uzaylıların kendisini ziyaret ettiğini ve affedersin, kıçına bir şeyler sokup ölçüm aldıklarından bahsediyor. Frekanstaki diğerleriyle beraber dalgamızı geçmekteyiz bu adamla. Ben uzaylılara hiç inanmıyorum, yoktur bizim dinimizde böyle şeyler.” Bana bir göz kırptı ve devam etti, “Sonra aniden bütün frekanslarda bir ton geliyor. Ondan sonra ingilizce, rusça, fransızca almanca derken bütün dillerde tekrar eden bir yayın başlıyor. Ben haliyle ingilizce ve rusça biliyorum, başka türlü bizim oralarda balığa çıkamazsın, haliyle hemen anlıyorum ne oluyor bitiyor. Frekansta sesimi duyabilen var ise onlara anlatmaya çalışıyorum ne olup bittiğini ama sonra ögreniyorum ki adamlar bastırmışlar herşeyi, korkunç bir güçle yayın yapıyorlar.“
Sigarasını öteki cebindeki kibrit kutusundan çıkarttıgı çöple yaktı.
“Yahu meğerse bizim gezegen binlerce yıldır gizli bir örgüt tarafından uzaylılara karşı korunuyormuş! Bu adamlar bizim için uzak gezegenlerde ve yıldızlarda İnsanlık için savaşırmış, en azından Mısırlılar devrinden beri! Gizli gizli topladıkları gönüllülerle dünyanın geri kalanıyla karşılastırdığında büyünün daniskası cihazlar ve uzay gemileriyle alt etmişler çevremizdeki bütün kötü uzaylıları ve artık sonunda hazırmışlar geri kalan İnsanlığı uzaya çıkartmaya, bu gezegenleri ve yıldızları kolonize etmeye! Dahası, şu anda başlarındaki genç, Anadolu'nun bağrından çıkan birisiymiş. Anlaman lazım, biz Lazız ama Anadolu çocuğuyuz, o toprakların sevgisi ile yaşamısız onca yıldır. Nasıl gurur duydum, gereksiz bir gurur ama yine de gel kalbe anlat bunu.”
Sigarasının dumanını içine çekti ve ilk nefesinden sonra bir öksürük krizine tutuldu. Dokungaçlarımın birisiyle uzanıp sırtına birkaç defa vurdum.
“Sağolasın. Neyse, uzun lafın kısası ilk başvuranlardan birisiydim. Daha doğrusu ilk birkaç milyon içerisindeydim. Çeşitli testlerden sonra bana en uygun işi buldular, teklif ettiler, ben de atladım üstüne.”
Bir bipleme duyuldu. Önümüzdeki tarayıcıda bir gaz yoğunluğunun yaklaştıgı uyarısı vardı. İdris Kaptan bana gülümseyerek “Ağları atmanın zamanı gelmiş, yoldaş” dedi ve panellerdeki düğmelere basmaya başladı.
Kabinden dışarı baktıgımızda Galaksinin yıldızları aynı şekilde parlıyordu ancak manyetik alanlar gemiden uzağa uzanıp boşluktaki hidrojen gazını kendisine doğru çekmeye başladı. Bussard Ramjet adı verilen motoru besleyen gazlar koca uzay gemisini yıldızlar arasında ışığa yakın bir hızda hareket ettirmekteydi.
“Bazı yıldız sistemlerindeki uzaylı dostlarımıza fazla teknoloji göstermek istemiyorlar ama kültür ticaretine de devam etmek istiyorlardı. Bu sistemlere zıplayan gemiler yerine bunun gibi yavaş gemilerle ulaşılıyor haliyle. Sen benim gemime zıpladın geldin, öyle geri döneceksin ama benim hala sekiz ışık yılı yolum var. Işık hızı sagolsun, o kadar uzun tutmuyor benim için ama zaman geçiyor benim etrafımda.”
Dayanamadım. “Zaten bu yüzden sizin gibi kaptanların sayısı çok az. Herşeyi bırakıp bu şekilde yolculuk yapmaya hazır kişi sayısı çok az. Belli bir zihin yapısı gerektiriyor olsa gerek?”
Idris Kaptan tekrar kahkaha attı. “Bilemem, belki. Bizim eş kocakarı olalı yüzyıllar oldu. Belki onun dırdırından kaçıyordum, belki de bilmeden aradığım başka bir şey vardı. Çok şükür, teknoloji sagolsun, kaptanlık çok farklı değil bu gemiler için. Yine yolunu buluyorsun, yine limanları hedefleyip açıklarda yolculuk ederken sakin geceleri benzeri bir şekilde dolduruyorsun. En azından aniden bir fırtına çıkmıyor buralarda.”
Elini ansible telsizine attı. “Eee, şimdi izin verirsen, zamanı geldi”. Başımı salladım. “Frekanslar biraz farklı tabii ki ama olayın temeli yine aynı: Sohbet etmek isteyen varsa frekansta...” Eline aldığı mikrofonun üstündeki düğmeye bastı ve konuşmaya başladı. “CQ CQ CQ Kaptan İdris burada. Aldebaranlı ziyaretçisiyle bitmez tukenmez yolda devam ediyor”. Ansible çağrı frekansında olan bir başka varlık cevap verdi ve uzun bir sohbet başladı. Birbirinden en azından yüzlerce ışık yılı uzak, tümüyle başka ırklardan iki varlıgın uzun mesafe dostluğunu dinlemek yüreklerimde sıcacık bir his yarattı.
Sevgili okuyucu, İdris Kaptan ve benzerlerinin sayısı gittikçe azalmakta. Benzeri zihin yapısında olan, insan veya değil, varlık sayısı her sene azalıyor. Bunun sebebi belli değil ancak benim şahsi fikrim güzel bir gece açık denizde yıldızları izleyerek aralarında yolculuk yapmayı hayal ederek dostlarıyla sohbet eden varlıkların sayısının azalması. İdris Kaptan Dünya tarihiyle 2491 yılında gemisiyle kayboldu. Emimin bir yerlerde hala dostlarıyla sohbet etmekte. Kanımca sadece etrafına kendisinden çok daha farklı bakmakta olan bizlere karşı ilgisini kaybetti ve yıldızların arasında keyfine bakmakta, arada bir sigarasının dumanından öksürük krizlerine gire gire.
“Kaptan, okuyucularım için buralara nasıl geldiğinizi anlatabilir misiniz? Sizin gibilerin sayısı gerçekten az, bu yüzden...”.
Kaptan bir kahkaha patlattı. Bu neşeli, konuşkan insanın neden bu işi seçtiği gerçekten kendisiyle tanışan her kişinin merak ettiği bir konuydu.
“Arkadaşım, çok uzun bir hikaye değil, anlatayım!”
“Yıl, 2014. Ben Trabzon adında küçük bir şehrin yakınlarında bir kasabada yaşıyordum. Ufakça bir balıkçı teknem vardı. Her gece güneş batmaya doğru tekneye atlar, iyice açıldıktan sonra ağları atardım. Bazı bazı yanımda bir ya da iki el olurdu ama yalnız oldugum çok olurdu.”
Paketten çıkarttığı sigaraya bakarak devam etti. “ İğrenç bir alışkanlık ya. Herneyse, ağları saldıktan sonra teknenin direğine asılı uzun dalga antenini telsize bağlar, elime mikrofonu alırdım. 2010 civarında güneşin aktivitesi gittikçe arttıgından özellikle geceleri bütün gezegen telsizimin mikrofonundan bana selam söylerdi.
Hele denizin ortasında, karadan iyice uzakta güzel açık bir gece ışıkları kapattın mı bütün gökyüzü binlerce yıldızın ışıgı altında fenerler gibi parlardı. Yıldız ışıkları denizden yansırken telsizden dostlarla sohbet büyü gibi bir ortam yaratırdı. Gerçekten en mutlu olduğum zamanlar böyle anlardı.”
“Herneyse, gene böyle bir gece ben balığa çıkmışım. Ağlar atılmış, beklerken 20 megahertzde konuşuyoruz dostlarla. Amerikadan bir adam çıkmış uzaylıların kendisini ziyaret ettiğini ve affedersin, kıçına bir şeyler sokup ölçüm aldıklarından bahsediyor. Frekanstaki diğerleriyle beraber dalgamızı geçmekteyiz bu adamla. Ben uzaylılara hiç inanmıyorum, yoktur bizim dinimizde böyle şeyler.” Bana bir göz kırptı ve devam etti, “Sonra aniden bütün frekanslarda bir ton geliyor. Ondan sonra ingilizce, rusça, fransızca almanca derken bütün dillerde tekrar eden bir yayın başlıyor. Ben haliyle ingilizce ve rusça biliyorum, başka türlü bizim oralarda balığa çıkamazsın, haliyle hemen anlıyorum ne oluyor bitiyor. Frekansta sesimi duyabilen var ise onlara anlatmaya çalışıyorum ne olup bittiğini ama sonra ögreniyorum ki adamlar bastırmışlar herşeyi, korkunç bir güçle yayın yapıyorlar.“
Sigarasını öteki cebindeki kibrit kutusundan çıkarttıgı çöple yaktı.
“Yahu meğerse bizim gezegen binlerce yıldır gizli bir örgüt tarafından uzaylılara karşı korunuyormuş! Bu adamlar bizim için uzak gezegenlerde ve yıldızlarda İnsanlık için savaşırmış, en azından Mısırlılar devrinden beri! Gizli gizli topladıkları gönüllülerle dünyanın geri kalanıyla karşılastırdığında büyünün daniskası cihazlar ve uzay gemileriyle alt etmişler çevremizdeki bütün kötü uzaylıları ve artık sonunda hazırmışlar geri kalan İnsanlığı uzaya çıkartmaya, bu gezegenleri ve yıldızları kolonize etmeye! Dahası, şu anda başlarındaki genç, Anadolu'nun bağrından çıkan birisiymiş. Anlaman lazım, biz Lazız ama Anadolu çocuğuyuz, o toprakların sevgisi ile yaşamısız onca yıldır. Nasıl gurur duydum, gereksiz bir gurur ama yine de gel kalbe anlat bunu.”
Sigarasının dumanını içine çekti ve ilk nefesinden sonra bir öksürük krizine tutuldu. Dokungaçlarımın birisiyle uzanıp sırtına birkaç defa vurdum.
“Sağolasın. Neyse, uzun lafın kısası ilk başvuranlardan birisiydim. Daha doğrusu ilk birkaç milyon içerisindeydim. Çeşitli testlerden sonra bana en uygun işi buldular, teklif ettiler, ben de atladım üstüne.”
Bir bipleme duyuldu. Önümüzdeki tarayıcıda bir gaz yoğunluğunun yaklaştıgı uyarısı vardı. İdris Kaptan bana gülümseyerek “Ağları atmanın zamanı gelmiş, yoldaş” dedi ve panellerdeki düğmelere basmaya başladı.
Kabinden dışarı baktıgımızda Galaksinin yıldızları aynı şekilde parlıyordu ancak manyetik alanlar gemiden uzağa uzanıp boşluktaki hidrojen gazını kendisine doğru çekmeye başladı. Bussard Ramjet adı verilen motoru besleyen gazlar koca uzay gemisini yıldızlar arasında ışığa yakın bir hızda hareket ettirmekteydi.
“Bazı yıldız sistemlerindeki uzaylı dostlarımıza fazla teknoloji göstermek istemiyorlar ama kültür ticaretine de devam etmek istiyorlardı. Bu sistemlere zıplayan gemiler yerine bunun gibi yavaş gemilerle ulaşılıyor haliyle. Sen benim gemime zıpladın geldin, öyle geri döneceksin ama benim hala sekiz ışık yılı yolum var. Işık hızı sagolsun, o kadar uzun tutmuyor benim için ama zaman geçiyor benim etrafımda.”
Dayanamadım. “Zaten bu yüzden sizin gibi kaptanların sayısı çok az. Herşeyi bırakıp bu şekilde yolculuk yapmaya hazır kişi sayısı çok az. Belli bir zihin yapısı gerektiriyor olsa gerek?”
Idris Kaptan tekrar kahkaha attı. “Bilemem, belki. Bizim eş kocakarı olalı yüzyıllar oldu. Belki onun dırdırından kaçıyordum, belki de bilmeden aradığım başka bir şey vardı. Çok şükür, teknoloji sagolsun, kaptanlık çok farklı değil bu gemiler için. Yine yolunu buluyorsun, yine limanları hedefleyip açıklarda yolculuk ederken sakin geceleri benzeri bir şekilde dolduruyorsun. En azından aniden bir fırtına çıkmıyor buralarda.”
Elini ansible telsizine attı. “Eee, şimdi izin verirsen, zamanı geldi”. Başımı salladım. “Frekanslar biraz farklı tabii ki ama olayın temeli yine aynı: Sohbet etmek isteyen varsa frekansta...” Eline aldığı mikrofonun üstündeki düğmeye bastı ve konuşmaya başladı. “CQ CQ CQ Kaptan İdris burada. Aldebaranlı ziyaretçisiyle bitmez tukenmez yolda devam ediyor”. Ansible çağrı frekansında olan bir başka varlık cevap verdi ve uzun bir sohbet başladı. Birbirinden en azından yüzlerce ışık yılı uzak, tümüyle başka ırklardan iki varlıgın uzun mesafe dostluğunu dinlemek yüreklerimde sıcacık bir his yarattı.
Sevgili okuyucu, İdris Kaptan ve benzerlerinin sayısı gittikçe azalmakta. Benzeri zihin yapısında olan, insan veya değil, varlık sayısı her sene azalıyor. Bunun sebebi belli değil ancak benim şahsi fikrim güzel bir gece açık denizde yıldızları izleyerek aralarında yolculuk yapmayı hayal ederek dostlarıyla sohbet eden varlıkların sayısının azalması. İdris Kaptan Dünya tarihiyle 2491 yılında gemisiyle kayboldu. Emimin bir yerlerde hala dostlarıyla sohbet etmekte. Kanımca sadece etrafına kendisinden çok daha farklı bakmakta olan bizlere karşı ilgisini kaybetti ve yıldızların arasında keyfine bakmakta, arada bir sigarasının dumanından öksürük krizlerine gire gire.
Perşembe, Ekim 30, 2008
Zamazingo
Hikmet Usta alarmının çalması ile güzel rüyalarının arasından çekilerek hayatın acımasız gerçekleri ile bir kez daha karşı karsıya geldi. Traş olmaya bile tenezzul etmeden ustune tulumunu çekerek kabininden dışarı çıktı. Eski alışkanlığının etkisinde bir fare kadar gürültü çıkartmadan kabinin kapısını kapattı. Ancak gerisin geriye kapıya baktığında bunun gereksizliği görünce tekrar Hikmet'in keyfi bozuldu.
Son limandan hemen ayrıldıktan sonra geçırdıkleri kaza yüzünden oda arkadaşi Ahmet şu anda geminin morgunda bir buz kalıbı olarak birinci sinif ceset bileti ile yolculuğun geri kalanını sürdürüyordü. İşin kötüsü aynı kazada geminin mürettabatının neredeyse hepsini kaybetmişlerdi ve geriye sadece üç kişi kalmıştı. Tekrar Alfa Centauri'ye geri dönmek yerine kaptan Ayşe yolculuğa devam etmeye karar vermişti - çok zor bir karar da değildi acıkçası, geri dönmenin maliyeti devam etmeye göre çok daha fazla olduğundan Şirket sahiplerinin hışmına ugrayıp kaptanlığı kaybetmektense bir kahraman olarak Aydaki üslerine varma düşüncesi çok daha çekiciydi.
Hikmet Usta geminin tek tayfası kalmıştı geriye, bir de teknik mühendis Muzaffer, en son da kaptan Ayşe. Muzaffer ile Hikmet beraber zaten hasarlı gemiyi ayakta tutmak için korkunç bir çabayla calışıyorlardı. İlk birkaç gün tümüyle uykusuz halde neredeyse yıkılmakta olan sistemlerle mücadele ile geçmişti. Hem Muzaffer, hem Hikmet son derece yorgundular. Günlerdir ilk defa sekiz saat uyumuş ama hala uykusunu alamamiş Hikmet, Muzaffer’i azat etmek için makina odasına yollandı.
Muzaffer günlerdir ilk uykusuna gideceğinin düşüncesi ile dakikaları sayıyordu. Hala yüzünden uyku akan, yorgunluktan gözleri mosmor Hikmet makina odasına girince bir selam verdi bezgince.
"Hikmet, çok şükür geldin sonunda yahu, yıkılmak üzereyim"
"Muzaffer Bey, uyku yetmedi ya, yine de bir 8 saat siz uyuyun, sonra bi daha değişiriz."
"Bana uyar usta. Bu arada, yahu, kafa çalışmıyor, zamazingo" Muzaffer eliyle makina odasındaki kontrollere dogru salladi. "eeee, alette, meret yani, eee, diyorum ya, bi takim garip rakamlar var, bi baksana yahu."
"Tamam dert etme, ben bakarım, sen git yat."
Muzaffer kapıdan dişarı sallana sallana çıktıktan sonra Hikmet etrafına bir baktı. Hala uykunun etkisindeydi ve Muzaffer'in ne dediğine çok dikkat etmemişti. Bir şeyler yanliş gözüküyor olsa gerekti. Eninde sonunda bulurdu zaten. Bir bardak çay koyduktan sonra kendine, göstergeleri kontrole başlayarak geminin geçen her saniye daha da bozulan sistemlerine bakıcılığa basladı.
Sekiz saat göz açıp kaparcasına geçti. Hava temizleme sistemi bozulmuştu ve tamir edildi. Reaksiyon roketlerinin birisi durup dururken çok hafif bir şekilde basinç düşüklüğü gösteriyordu, olabildiğince borular yamandı, vidalar ve contalar yenilendi, sübaplar kontrol edildi. Muzaffer elinde bir bardak kahve ile kapıdan içeri girdiğinde Hikmet'in hali haraptı yine. Muzaffer ise biraz daha iyi gözüküyorsa da uykunun yeterli olmadiği belliydi.
"Muzaffer Bey, aha is listesi burada, ancak" Hikmet alnını ovaladi iki eliyle yorgunluktan "yahu şu zımbırtı hala sorun çıkartıyor. Akıl kalmadi yahu, cihaz yanlış ölçüyor yani, n'apsam yapayım bulamadım nerden."
"Tamam, ben bakarım, sen bir şeyler atıştır, git yat."
Hikmet duvardan destek ala ala yavaşça kantine yürüdü. Geminin bu kadar boş olması çok ilginçti. Kantinde bir tabağa soğuk bir kuru fasülye pilav doldurup mikrodalgaya attı ancak sigortaların attığını bir dakika boşu boşuna bekledikten sonra farketti. Kantinin ihtiyaclari o kadar aşagıdaydı ki yapılacaklar listesinde, bu olayın farkına bile varmamışlardı.
Pilavını soğuk fasülyelerle çatallarken koridordan bir pingleme duydu. Bir elinde tabak, bir elinde çatal, sesi takip etti ve kendini geminin köprüsünde buldu.
"Kaptan?"
"Hikmet, gel gel, yanlızlıktan canım sıkılmaya baslamıştı zaten."
Kaptan Ayşe bomboş köprüde tek başına koltugunda oturuyordu. Köprünün geri kalanı bomba patlamiş gibiydi ki işin gerçeği bundan çok uzak değildi. Gemiye çarpan meteorlardan birisi köprünün zırhını delip koca bir delik açmis, o an köprüdeki herkes birkaç saniye içerisinde basınç düşüşünden ölmüştü. Geminin radarlarindan birisinin arıza yapması ve genç ve tecrübesiz radar teknisyeninin diğer radara geçişindeki gecikme arasında nasıl bir şanstır ki olmuşşa olmuş, gemiye çarpan bir yiğin çakıl taşı Ayse'nin ve Hikmet'in neredeyse bütün gemi yoldaşlarının sonu olmuştu. Kaptan, o an kabininde uyuduğu için radar teknisyeninin hatasını düzeltemediğinden suçu kendisinde buluyordu. Hikmet bunun farkındaydi ancak sempati duymak için çok yorgundu.
"Ne dinliyorsunuz Ayşe hanım?"
"Ya, cihazların çoğu hala çalışmıyor, Muzaffer sen uyurken gelip birkaç kritik cihazı tamir etmeyi başardı, ben de o arada kendi kontrollerime bakıyordum ki müzik sistemi hala çalışıyormuş ancak kayıtların büyük kısmı kaybolmuş. Ben de kalanlardan sevdiklerimden birisini dinliyordum, Pink Floyd'un albumleri sağlam. Bu çalan Yankılar şarkısı. Sen türküleri tercih ederdin, değil mi?"
"Öyledir Ayşe hanım, bizimkiler beni daha bir geleneklere uygun yetiştirdiler, türküleri daha çok severim bu klasik muziklere göre."
Ayşe hafifçe gülümsedi. "Güzeldir bunlar yaaa, biraz melankolik ama olsun. Neyse, nasıl gidiyor?"
"Nöbeti Muzaffer Bey'e devrettim, şunu bitirip biraz uyuyacagım yine."
"İyi iyi, bir çeyler yapabilirsem haber verin, eğitimim farklı ama gördük biraz mühendislik sonuçta."
"Ayşe hanım, yardım edebilseniz kesin söyleriz, dert etmeyin."
Hikmet elindeki çatal ile selam verip kabinine yollandı. Bu kez Ahmet'in yokluğunu hatırlayarak kabin kapısını gönlünce çarptı kapattı.
Sekiz saat sonra Hikmet çok daha iyi hissediyordu. Makina odasından içeri bir türkü mırıldanarak girdiğinde Muzaffer'i elektron kaynaklarının birisinin altında buldu.
"Muzaffer Bey, gidin biraz dinlenin, sıra sizde."
"Hikmet, sıçtık ulan, sen uyurken sorunlar arttı da artti, meret hala çalışmıyor, ben bununla boğuşurken sen de zıkkımın köküne bir baksana yahu, uykuyu siktiret şimdi şunu halledeyim önce".
Hikmet, Muzaffer'in neden bahsettiğini anlamamıstı ama tekrar sorarak muhendisin yıpranmiş, ince iplik olmuş sabrını test etmeye kalkışmamanın daha iyi olacağını düsünerek reaktör kontrollerine göz atmaya gitti. Reaktörde çok miktarda argon var gibi gözüküyordu, Hikmet herşeyi unutarak basıncı düsürmeye ve radyoaktif argonu hazneden atmaya çalışmaya başladı. Çılgınca bir tempo tekrar başladı.
Sayısız gecen saatler sonra, Kaptan Ayşe koridordan aşagı koşarak makina odasından kafasını soktu "Ey ahali, zıplamadan çıkma zamanı geldi, hazır mıyız?"
Karşısında iki teknsiyen, yüzlerinden yorgunluk ve uyku akar bir şekilde sayıklamaya başladılar:
"Zamazingoda bi sorun var ama şansımızı deneyelim."
"Zıkkıma ben baktım yahu, bişi olmaaaz."
"Meretin seviyeleri şimdi daha iyi."
Ve uzun bir liste saymaya başladılar...
Zamanın ilerlediğinin farkında olan Ayşe, "Yeter, tamam, çıkıyoruz" diyerek köprüye geri koştu. İki teknisyen çılgın bir şekilde makina odasındaki cihazlara tekrar saldırdılar, birkaç saat daha dayanabilirlerse Ay yörüngesine yerleşip postu kurtarabileceklerdi.
Ayşe konsolundaki akan rakamlara baktı, bir yandan gözü gittikçe ilerleyen kronometredeydi. Bilgisayar sistemleri çoktan iptal oldugundan operasyon sırasında çok daha fazla kontrol edilmesi gereken şey var olsa da zaman kalmamıstı artık.
Kronometre sıfırı vurduğunda Ayşe elininin altındaki dügmeye bastı. Gemi iki boyut arasında sarsılarak hareket etti ve kendisini enerji seviyesinin daha uygun oldugu evrene yerleştirdi.
Ayşe'nin agzı kocaman açık kalmıştı. Karşısında Ay'ın gri yüzünü göreceğine kocaman parlak bir yıldız bütün haşmetiyle köprüyü aydınlatıyordu. İki teknisyenin mücaleleri arasında bir şeyin unutulduğu belliydi: Geminin saatleri normalden yavas çalışıyor olsa gerekti. Gemi dünya yörüngesinde olacağına Merkür'ün yörüngesinin bile içindeydi. Birkaç saniyelik fark birkaç işik dakikası mesafeye denk gelmişti.
Ayşe koltuğuna yığıldı. Bir eli gözlerini kapatırken diğer eli konsolda kendilerini kurtaracak bir düğme arıyorken kazara muzık sistemini acti.
Pink Floyd'un meshur şarkılarından birisi köprüyü doldurdu. "Kontrolleri güneşin kalbine ayarlayın!" Ayşe'nin kontrollerle mücadelesi sırasında sözlerin ne kadar yerinde olduğunu düşünecek zamanı hiç olmadı.
Son limandan hemen ayrıldıktan sonra geçırdıkleri kaza yüzünden oda arkadaşi Ahmet şu anda geminin morgunda bir buz kalıbı olarak birinci sinif ceset bileti ile yolculuğun geri kalanını sürdürüyordü. İşin kötüsü aynı kazada geminin mürettabatının neredeyse hepsini kaybetmişlerdi ve geriye sadece üç kişi kalmıştı. Tekrar Alfa Centauri'ye geri dönmek yerine kaptan Ayşe yolculuğa devam etmeye karar vermişti - çok zor bir karar da değildi acıkçası, geri dönmenin maliyeti devam etmeye göre çok daha fazla olduğundan Şirket sahiplerinin hışmına ugrayıp kaptanlığı kaybetmektense bir kahraman olarak Aydaki üslerine varma düşüncesi çok daha çekiciydi.
Hikmet Usta geminin tek tayfası kalmıştı geriye, bir de teknik mühendis Muzaffer, en son da kaptan Ayşe. Muzaffer ile Hikmet beraber zaten hasarlı gemiyi ayakta tutmak için korkunç bir çabayla calışıyorlardı. İlk birkaç gün tümüyle uykusuz halde neredeyse yıkılmakta olan sistemlerle mücadele ile geçmişti. Hem Muzaffer, hem Hikmet son derece yorgundular. Günlerdir ilk defa sekiz saat uyumuş ama hala uykusunu alamamiş Hikmet, Muzaffer’i azat etmek için makina odasına yollandı.
Muzaffer günlerdir ilk uykusuna gideceğinin düşüncesi ile dakikaları sayıyordu. Hala yüzünden uyku akan, yorgunluktan gözleri mosmor Hikmet makina odasına girince bir selam verdi bezgince.
"Hikmet, çok şükür geldin sonunda yahu, yıkılmak üzereyim"
"Muzaffer Bey, uyku yetmedi ya, yine de bir 8 saat siz uyuyun, sonra bi daha değişiriz."
"Bana uyar usta. Bu arada, yahu, kafa çalışmıyor, zamazingo" Muzaffer eliyle makina odasındaki kontrollere dogru salladi. "eeee, alette, meret yani, eee, diyorum ya, bi takim garip rakamlar var, bi baksana yahu."
"Tamam dert etme, ben bakarım, sen git yat."
Muzaffer kapıdan dişarı sallana sallana çıktıktan sonra Hikmet etrafına bir baktı. Hala uykunun etkisindeydi ve Muzaffer'in ne dediğine çok dikkat etmemişti. Bir şeyler yanliş gözüküyor olsa gerekti. Eninde sonunda bulurdu zaten. Bir bardak çay koyduktan sonra kendine, göstergeleri kontrole başlayarak geminin geçen her saniye daha da bozulan sistemlerine bakıcılığa basladı.
Sekiz saat göz açıp kaparcasına geçti. Hava temizleme sistemi bozulmuştu ve tamir edildi. Reaksiyon roketlerinin birisi durup dururken çok hafif bir şekilde basinç düşüklüğü gösteriyordu, olabildiğince borular yamandı, vidalar ve contalar yenilendi, sübaplar kontrol edildi. Muzaffer elinde bir bardak kahve ile kapıdan içeri girdiğinde Hikmet'in hali haraptı yine. Muzaffer ise biraz daha iyi gözüküyorsa da uykunun yeterli olmadiği belliydi.
"Muzaffer Bey, aha is listesi burada, ancak" Hikmet alnını ovaladi iki eliyle yorgunluktan "yahu şu zımbırtı hala sorun çıkartıyor. Akıl kalmadi yahu, cihaz yanlış ölçüyor yani, n'apsam yapayım bulamadım nerden."
"Tamam, ben bakarım, sen bir şeyler atıştır, git yat."
Hikmet duvardan destek ala ala yavaşça kantine yürüdü. Geminin bu kadar boş olması çok ilginçti. Kantinde bir tabağa soğuk bir kuru fasülye pilav doldurup mikrodalgaya attı ancak sigortaların attığını bir dakika boşu boşuna bekledikten sonra farketti. Kantinin ihtiyaclari o kadar aşagıdaydı ki yapılacaklar listesinde, bu olayın farkına bile varmamışlardı.
Pilavını soğuk fasülyelerle çatallarken koridordan bir pingleme duydu. Bir elinde tabak, bir elinde çatal, sesi takip etti ve kendini geminin köprüsünde buldu.
"Kaptan?"
"Hikmet, gel gel, yanlızlıktan canım sıkılmaya baslamıştı zaten."
Kaptan Ayşe bomboş köprüde tek başına koltugunda oturuyordu. Köprünün geri kalanı bomba patlamiş gibiydi ki işin gerçeği bundan çok uzak değildi. Gemiye çarpan meteorlardan birisi köprünün zırhını delip koca bir delik açmis, o an köprüdeki herkes birkaç saniye içerisinde basınç düşüşünden ölmüştü. Geminin radarlarindan birisinin arıza yapması ve genç ve tecrübesiz radar teknisyeninin diğer radara geçişindeki gecikme arasında nasıl bir şanstır ki olmuşşa olmuş, gemiye çarpan bir yiğin çakıl taşı Ayse'nin ve Hikmet'in neredeyse bütün gemi yoldaşlarının sonu olmuştu. Kaptan, o an kabininde uyuduğu için radar teknisyeninin hatasını düzeltemediğinden suçu kendisinde buluyordu. Hikmet bunun farkındaydi ancak sempati duymak için çok yorgundu.
"Ne dinliyorsunuz Ayşe hanım?"
"Ya, cihazların çoğu hala çalışmıyor, Muzaffer sen uyurken gelip birkaç kritik cihazı tamir etmeyi başardı, ben de o arada kendi kontrollerime bakıyordum ki müzik sistemi hala çalışıyormuş ancak kayıtların büyük kısmı kaybolmuş. Ben de kalanlardan sevdiklerimden birisini dinliyordum, Pink Floyd'un albumleri sağlam. Bu çalan Yankılar şarkısı. Sen türküleri tercih ederdin, değil mi?"
"Öyledir Ayşe hanım, bizimkiler beni daha bir geleneklere uygun yetiştirdiler, türküleri daha çok severim bu klasik muziklere göre."
Ayşe hafifçe gülümsedi. "Güzeldir bunlar yaaa, biraz melankolik ama olsun. Neyse, nasıl gidiyor?"
"Nöbeti Muzaffer Bey'e devrettim, şunu bitirip biraz uyuyacagım yine."
"İyi iyi, bir çeyler yapabilirsem haber verin, eğitimim farklı ama gördük biraz mühendislik sonuçta."
"Ayşe hanım, yardım edebilseniz kesin söyleriz, dert etmeyin."
Hikmet elindeki çatal ile selam verip kabinine yollandı. Bu kez Ahmet'in yokluğunu hatırlayarak kabin kapısını gönlünce çarptı kapattı.
Sekiz saat sonra Hikmet çok daha iyi hissediyordu. Makina odasından içeri bir türkü mırıldanarak girdiğinde Muzaffer'i elektron kaynaklarının birisinin altında buldu.
"Muzaffer Bey, gidin biraz dinlenin, sıra sizde."
"Hikmet, sıçtık ulan, sen uyurken sorunlar arttı da artti, meret hala çalışmıyor, ben bununla boğuşurken sen de zıkkımın köküne bir baksana yahu, uykuyu siktiret şimdi şunu halledeyim önce".
Hikmet, Muzaffer'in neden bahsettiğini anlamamıstı ama tekrar sorarak muhendisin yıpranmiş, ince iplik olmuş sabrını test etmeye kalkışmamanın daha iyi olacağını düsünerek reaktör kontrollerine göz atmaya gitti. Reaktörde çok miktarda argon var gibi gözüküyordu, Hikmet herşeyi unutarak basıncı düsürmeye ve radyoaktif argonu hazneden atmaya çalışmaya başladı. Çılgınca bir tempo tekrar başladı.
Sayısız gecen saatler sonra, Kaptan Ayşe koridordan aşagı koşarak makina odasından kafasını soktu "Ey ahali, zıplamadan çıkma zamanı geldi, hazır mıyız?"
Karşısında iki teknsiyen, yüzlerinden yorgunluk ve uyku akar bir şekilde sayıklamaya başladılar:
"Zamazingoda bi sorun var ama şansımızı deneyelim."
"Zıkkıma ben baktım yahu, bişi olmaaaz."
"Meretin seviyeleri şimdi daha iyi."
Ve uzun bir liste saymaya başladılar...
Zamanın ilerlediğinin farkında olan Ayşe, "Yeter, tamam, çıkıyoruz" diyerek köprüye geri koştu. İki teknisyen çılgın bir şekilde makina odasındaki cihazlara tekrar saldırdılar, birkaç saat daha dayanabilirlerse Ay yörüngesine yerleşip postu kurtarabileceklerdi.
Ayşe konsolundaki akan rakamlara baktı, bir yandan gözü gittikçe ilerleyen kronometredeydi. Bilgisayar sistemleri çoktan iptal oldugundan operasyon sırasında çok daha fazla kontrol edilmesi gereken şey var olsa da zaman kalmamıstı artık.
Kronometre sıfırı vurduğunda Ayşe elininin altındaki dügmeye bastı. Gemi iki boyut arasında sarsılarak hareket etti ve kendisini enerji seviyesinin daha uygun oldugu evrene yerleştirdi.
Ayşe'nin agzı kocaman açık kalmıştı. Karşısında Ay'ın gri yüzünü göreceğine kocaman parlak bir yıldız bütün haşmetiyle köprüyü aydınlatıyordu. İki teknisyenin mücaleleri arasında bir şeyin unutulduğu belliydi: Geminin saatleri normalden yavas çalışıyor olsa gerekti. Gemi dünya yörüngesinde olacağına Merkür'ün yörüngesinin bile içindeydi. Birkaç saniyelik fark birkaç işik dakikası mesafeye denk gelmişti.
Ayşe koltuğuna yığıldı. Bir eli gözlerini kapatırken diğer eli konsolda kendilerini kurtaracak bir düğme arıyorken kazara muzık sistemini acti.
Pink Floyd'un meshur şarkılarından birisi köprüyü doldurdu. "Kontrolleri güneşin kalbine ayarlayın!" Ayşe'nin kontrollerle mücadelesi sırasında sözlerin ne kadar yerinde olduğunu düşünecek zamanı hiç olmadı.
Çarşamba, Ekim 29, 2008
Yüzük
Hücresinde bir köşeye oturmuş sırasının gelmesini beklerken bir yandan parmağındaki yüzükle oynuyordu. Yüzüğün iki ayrı parçasını belli bir kombinasyon ile çevirdiği anda teleportasyon cihazı olduğu yere kitlenecek ve onu buradan alıp gemisinin güvenliğine götürecekti.
Öte yandan son yıllardır yaşadıkları birer birer aklından geçiyordu. Yoldaşları ve mücadelesini verdikleri Devrimi düşündükçe yüzüğü alıp uzaklara atası geçiyordu.
Hala bunları düsünürken kapı açıldı ve bir tegmen ile iki asker içeri girdiler. Sırası gelmişti. Birkaç dakika sonra duvara yaslanmış, göz bagcıgını reddetmiş şekilde kendisine doğrulmuş 12 tüfeğe bakıyordu. "Devrim zamanı geldiğinde duvara sırtını ilk verenlerden..."
Aradan birkaç saat sonra 16 yaşındaki genç bir er hayatının süprizi ile karşı karşıyaydı.
Öte yandan son yıllardır yaşadıkları birer birer aklından geçiyordu. Yoldaşları ve mücadelesini verdikleri Devrimi düşündükçe yüzüğü alıp uzaklara atası geçiyordu.
Hala bunları düsünürken kapı açıldı ve bir tegmen ile iki asker içeri girdiler. Sırası gelmişti. Birkaç dakika sonra duvara yaslanmış, göz bagcıgını reddetmiş şekilde kendisine doğrulmuş 12 tüfeğe bakıyordu. "Devrim zamanı geldiğinde duvara sırtını ilk verenlerden..."
Aradan birkaç saat sonra 16 yaşındaki genç bir er hayatının süprizi ile karşı karşıyaydı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)

