Pazar, Mart 09, 2014

Öykü: Aynur Yalçınkaya

Bu hikayeyi yazmaya başlayalı üç ay kadar oldu sanırım ve nihayet bu akşam bitirebildim. Üzerinde çok da fazla oynamadım. Belki de blogda yayınlamakta biraz aceleci davrandım. Çoğu zaman olduğu gibi isimsiz bir hikaye oldu bu da. Aslında Zilyka’yı çizmeyi de düşündüm. Çünkü kafamda tam manasıyla canlanan  bir Atzan ırkı fikri vardı. Ama buna vakit bulamadım. Hikayede geçen isimlerin bir kısmı Abhaz mitolojisinden alıntıdır. Konu ile mitolojinin hiçbir alakası yok tabii ki. Konuyu biz insanoğlunun birbirleriyle olan  girift ilişkileri şekillendirdi. Sizler de kabul edersiniz ki yaşamları ego üzerine kurulu biz insanoğlunun hiçbir farkı yok Atzan ırkından. Bizler de birbirimizin yaşam enerjisini sömürerek egolarımızı şişirmiyor muyuz? Paçalarımızdan akan bencillik ve kibrimizle belki de Atzan’lardan daha da korkunç bir ırkız. Başka hikayelerde görüşmek üzere...
 
 
“Yalnızlık mı” dedi Bay A.
“Evet, yalnızlık büyük bir sorundu Syridon’da benim için. Fakat bir süre sonra duyarsızlaştım. İnsanoğlu hep yalnız değil miydi zaten? Kalabalıklar sizin yalnız olduğunuz gerçeğini değiştirmez. Yalnızca size bunu unutturur. Kalabalıklar afyondur. Ama her gün bir Tanrı beklemiş olduğumu itiraf etmeliyim. Sonra bunun da sadece benim kibrimin bir yansıması olduğunu fark ettim. Tektim, kendimle  başbaşaydım.  Her sabah uyandığımda kendimle selamlaştım, kendimle güldüm, kendimle karnımı doyurdum, kendimle okudum ve kendimle yazdım.  İlk günlerin nasıl bir cehennem olduğunu size anlatamam. Uyanış ve kalp bölgemde hissettiğim yanar tarzda bir sızı.  Aylar geçtikçe o sızı kaybolmaya başladı ve sonunda artık orada yoktu.

Sızı kaybolmuştu kaybolmasına ama bu kez de can sıkıntısından muzdariptim. Kahrolası zamanın daha hızlı geçmesini sağlayacak uğraşlar bulmalıydım kendime.  Bu gezegenden kurtulmamın neredeyse imkansız olduğunun bilincinde olarak kaderin bana biçtiği rolü boyun eğip kabullenmiştim. “Kadere karşı gelmek yalnızca  aptalların işidir. Hoş, aptal olmak da onların kaderidir” derdi annem sıklıkla.  Can sıkıntımı Syridon’daki bitkileri ve hayvanları inceleyerek gidermeye karar verdim. Uzay gemimin zorunlu iniş yaptığı alanın ikiyüz metre kadar ötesinde bir orman uzanıyordu.   Ulu Orman adını verdiğim bu ormandaki bilimsel araştırmalarım gerçekten de beni yeterince oyalamaya başlamıştı.   Böylece aylar ayları kovaladı. 
 Syridon’da geçen ikinci yılımın bir sabahı uyandığımda karşımda sarı renkli bir yaratık buldum. Kafasını yüzüme doğru eğmiş,  bana bakıyordu. Bana "Benden korkmamalısın” dedi. “Ben de senin gibi bir kazazedeyim.”  Bu ses yakın arkadaşım Myrin’in sesinin tıpatıp aynısıydı. Konuşurken kelimelere getirdiği vurgular ve hafif Setsi aksanına varıncaya dek. O benimle konuşurken içimi bir sıcaklık kaplamıştı. Hakkımda her şeyi biliyor gibiydi.  O zamana kadar gördüğüm hiçbir canlıya benzemeyen dış görünüşüne rağmen ona karşı yabancılık hissi taşımıyor aksine sonsuz güveniyordum.
Yaratık aylarca benimle ne göz göze geldi ne de sorduğum sorulara yanıt verdi. Gördüğüm kadarıyla, gün boyunca uzay gemimin Syridon’a düştüğü ilk yıl inşa ettiğim küçük barınağımın  bir köşesinde kıvrılıp yatıyor, geceleri ise sessiz ve hareketsiz bir biçimde oturuyordu. Neyle beslendiğini bir türlü keşfedemediğim bu yaratığın varlığı beni hiçbir şekilde rahatsız etmiyordu.
Gelişinin üzerinden dört ay kadar geçmişti ki bir öğlen “Benim adım Zilyka” dedi “Bana bu isimle hitap edebilirsin.”  Ona hangi gezegenden geldiğini sordum.  Daha önce hiç duymadığım “Noh” isimli bir gezegenden bahsetti. Ona uzay gemisinin kalıntılarının nerede olduğunu sordum. Bana uzay gemisinin Syridon’daki okyanusun dibinde olduğunu, gemi düşmeden önce kendini karaya ışınladığını söyledi.
Zilyka’nın varlığına artık tamamıyla alışmıştım. Yine her gün dünyadan getirdiğim kitapları okuyor, yazılarımı yazıyor, Syridon’daki Ulu Orman’dan topladığım bitkilerle ve avladığım hayvanlarla günlük besin ihtiyacımı temin ediyordum. Fakat artık varoluş kaygılarımdan tamamen kurtulmuş, gündelik yaşamın gailesi içerisine  karışmıştım. Akşamları da Zilyka’nın gezegenine ve yolculuk yaptığı öteki gezegenlere dair anlattıkları ile oyalanıyordum. O ise bana kendime dair tek bir soru sormuyor, sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi davranmaya devam ediyordu.
Zilyka ile Syridon’daki hayatımız ne kadar da yolundaydı. Ta ki bir öğleden sonra  ünlü uzay gezgini  Sepp’e ait   bir kitaptaki yazanları okuyuncaya dek. Sepp  kitapta “Atzan” isimli bir uzay ırkını şöyle tarif ediyordu:
 
“…Sarı tenli orta boylu bir ırk olan Atzanlar oldukça zekidir.  Bellek okuyabilme ve taklit yeteneğine sahip olan  bu canlılar diğer akıllı canlıların yaşam enerjisiyle beslenirler…”
Zilyka bir Atzan olmalıydı. Ve ne yazık ki onun yaşam enerjisinin kaynağı bendim. Bu keşfim kanımı dondurmuştu. Gece yarısına kadar kızgınlık içinde benim yaşam enerjimi sömüren bu yaratıktan nasıl kurtulabileceğimi düşündüm. Ona karşı olan  tuhaf ve soğuk tavırlarım Zilyka’yı şaşırtmışa benziyordu. Sonra ansızın onsuz bir Syridon’u hayal ettim. Açıkçası bu benim için ölümden daha korkunçtu. Ve böylece Zilykasız bir hayat yaşamaktansa olan bitenden habersiz gibi davranarak onun benim enerjimi parazit bir biçimde kullanmasına izin vermeye karar verdim.  
Ulu Orman’da çok çalışıp yorulduğum bir günün akşamı yatağıma uzandığımda kendimi halsiz hissettim. Sabah uyandığımda vücudumun kırgınlığı devam ediyordu.  O gün yataktan kalkamadım. Bana yemek hazırlayıp yediren Zilyka her zamanki köşesine kıvrılmıştı. Oldukça düşünceli görünüyordu. Ona bu düşünceli halinin nedenini sordum. Beni duymazdan gelerek odadan çıktı. Yarım saat kadar sonra içeri girdiğinde bu kez suratında kararlı bir ifade okunuyordu. Bana kendimi nasıl hissettiğimi sordu. Sabahki kadar kötü olmadığımı söyledim. Aslında takatim tamamen kesilmişti. Tüm gün yanımdan bir an bile ayrılmayan Zilyka’yı  şimdiye kadar hiç bu kadar endişeli görmemiştim. Akşama doğru daha da ağırlaşarak kendimden geçmişim. 
Ertesi gün uyandığımda vakit akşam olmak üzereydi. Çok uzun süre uyumuş olmalıydım. Zilyka başucuma yiyecek bir şeyler koymuştu. Yemeğimi yedikten sonra ona seslendim. Karşılık alamadım. Sağlığım ayağa kalkabilecek kadar düzeldiğinde kulübe civarında ve ormanda Zilyka’yı aradım. O gün ve sonraki günler haftalar boyunca süren aralıksız çabalarım sonuçsuz kalmıştı. Anlaşılan hastalandığımda yaşam enerjimin her ikimize birden yetmeyeceğini fark eden sevgili dostum ölümü göze alarak ardında tek bir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Hayatımdan çekip gidişinin üzerinden yıllar geçti ama galiba sevgili dostumu aklımdan geçirmediğim tek  bir gün bile olmadı.” 
“İşte” dedi Bay A. “İşte, şimdi Syridon’daki bütün hikayemi öğrendiniz.”
 
 

Hiç yorum yok: